Zamanınızın bir kahramanı–13

Zamanınızın bir kahramanı–13

31 Ekim 2021 Pazar  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Sanatoryumdaki her yeni gün bir evvelki güne kıyasla spor yelpazemizde yeni bir daha sayfa açıyorduk. Artık sabah koşularını hem Dima hem de Jenya ile düzenlileştirmiştik.

Ortalama bir hızda yaklaşık yarım saatlik bir koşunun karşılığı beş kilometre kadar bir parkuru kat etmek demekti. Bugünkü ufak maratondaki partnerim Jenya’ydı. En üst katta buluştuğumuz ve dışarı çıktığımız andan itibaren civarda, her defasında olduğu gibi, bizim dışımızda, tek tük çalışanı saymaz isek kimseler gözükmüyordu. Nitekim az sonra başlayacak sabah jimnastiğinde de baştan beri aynı birkaç kişi haricinde hemen hemen hiçbir katılımcı bulunmuyordu. Çoktan belli olmuştu ki, insanlar buraya gerçek anlamda aktif sporla uğraşmak maksadıyla gelmiyorlardı. Dinlenme elbette ki çoğunluk için temel gayeydi, fakat bunun yanı sıra zaman ve enerjilerini esas olarak sabahın erken saatlerinden ikindi vakitlerine değin önleyici tedavi kapsamındaki terapi ve buradaki tabirle “prosedürlerde” geçirmeyi yeğliyorlardı. Jenya’da da bu durum analojikti çünkü o dâhil ekseriyeti toplu taşım sürücüsü olduğundan, mesai saatleri nispeten uzun ve çalışma tempoları da ağır ve zordu.  

Ağustos sabahının yakıcı ve kızgın güneşi, ormanlık yolun bitmesiyle birlikte doğudan, tarlaların ufuk istikametinde uzandığı doğrultudan bize doğru yüzünü göstermekte gecikmedi ve peşi sıra ikimizin de ter damlalarıyla çevrili gözleri kamaşmaya başladı. Jenya çoktandır kan ter içinde kalmıştı bile. Nefes alış verişlerini tam anlamıyla ayarlayamamasına ek olarak, kondisyonunun da yeterli gelmemesi, dalağının er ya geç şişeceğini haber veriyordu zaten. “İstersen durup biraz dinlenelim, en azından adımlarımızı yürüyüş temposuna uyduralım… Hem bu vesileyle sen de bana Minsk’te sıradan bir gününün nasıl geçtiğini anlatırsın belki kısaca.” “Nasıl geçsin ki, her gün aynı biçimde. İşe yürüyerek gidip geliyorum sıklıkla…” Arabası olmasına karşın ve de evi ve işyeri arasındaki mesafeyi bildiğimden buna şaşırmadan edememiştim: “Kışları da deme bari…” “Yok yok, doğru tahmin ettin, yaz kış!..” Minsk’in soğuk mu soğuk kış günlerini, yağ donduran sabah ayazlarını bilmemden dolayı “Rusya akılla anlaşılmaz” lafının bu topraklar için de aynen geçerli olduğuna ikna oldum bir kez daha. Üstelik Jenya’nın bir tarafı tamamen Rus’tu, Rusya’dan gelmelerdi bana anlattığı kadarıyla… 

Sabah kahvaltısı için gene aynı bilindik masanın değişmez numaralı sandalyesinde yerimi aldım. Tipik bir Belarus kahvaltısının olmazsa olmazlarının başında Rusçada “kaşa” adı verilen yulaf ezmesi veya lapası gelir. Bazen farklı pirinç, greçka, mısır, buğday veya arpa türevlerinden de yapılan kaşa süt, ancak Rus dilinin konuşulduğu dünyada çoğu zaman kaynatılmış su ile karıştırılmak suretiyle hazırlanır. Pişmesinin akabinde de; kuru üzüm başta olmak üzere bir takım yaş veya kuru meyve çeşitlerinin minik minik dilimleri üstüne serpilip karıştırılarak arzu edilen kıvama getirilir. Rusların pek çoğu eskiden bu yana sağlıklarını ve dayanıklılıklarını kaşaya borçlu olduğunu düşünegelirler ki, bir yere kadar haksız da sayılmazlar bunda çünkü içine konulanlarla beraber kaşanın sıhhat açısından faydaları hakikaten de saymakla bitmez. Bunun ardından sıra omlet, yağda veya rafadan yumurtaya gelse de, bu tarz yerlerdeki kahvaltıların bir başka öncelikli demirbaşı farklı farklı türlerde salatalardır açıkçası. Sanatoryumun sabah öğünlerinin en sıra dışı yönü ise, normalde öğle ve akşam yemeklerinde yenilen ve tercih edilecek pilav ve püre gibi garnitürler ve değişik sulu veya köfte kıvamındaki etlerin de pekâlâ sunulmasıydı. Bunu her şeye rağmen, tarihsel bakımdan fazlaca zengin olmayan kahvaltı kültürlerine yormak gerekir muhtemelen.   

Sanatoryumda spor ve rekreasyonel aktivitelerde ebeveynlerinden gereğince ilgi göremeyen çocuklar, bu konularda günlerdir peşime takılmışlardı bile. Futboldan voleybola, masa tenisinden kimi zaman bilardoya kadar; irili ufaklı gruplarıyla dolaşırken bana denk geldikleri her an, ya da uzaktan beni fark eder etmez arkamdan topluca seslenerekten beni aralarına katılmaya ikna etmeye çalışıyorlar veya sıfırdan bir oyun veya turnuva düzenlemeyi teklif ediyorlardı. Yaşına nazaran bir hayli uzunca boylu ve olgun tavırlı olduğunu gözlemlemekte olduğum İlya adlı bir delikanlıyı çevirip bir gün, “İlya söylesene kaç yaşındasın tam olarak?” dedim. Demeye kalmadan karşı-suali ile karşılaştım: “On beş. Peki ya siz?!..” Epeydir her nedense adet edindiğim stilde karşılık verdim: “Peki ya sence kaç yaşlarında görünüyorum genel olarak İlya; yalnız sadece samimi ve objektif bir cevap bekliyorum senden!..” “Hımmm… Bana kalırsa yirmilerin ortalarındasınız....” Gerçekten mi, öyle mi?!.. İnan bu yanıt benim için fazlasıyla kâfidir, iltifatından ötürü de ayrıca çok çok teşekkür ediyorum sevgili İlya!!..” diyerekten yanından hızlıca uzaklaştım. İşin asıl enteresan tarafı burada, oldukça benzer bir kestirimi bir başkasından daha işitmiştim önceki günlerde.  

İnessa’nın izinli olmasıyla ilintili olarak dans derslerinin yokluğundan mıdır bilinmez, tesisin öylesine ölü toprağı serpilmiş bir hâli vardı ki; çok kuvvetli bir fırtına öncesi gökyüzünün son derece süt liman bir durgunlukta olmasını andıran bir görünüm arz ediyordu adeta. Olağan şartlarda çocuklara yönelik diskonun olması gereken saatlerde alandaki hoparlörlerden duyulan müzik sesleri hesaba katılmazsa şayet, en ufak bir gürültü kulağa gelmiyordu. Epey gönülsüz de olsa ayaklarım ilk kez bu denli erken vakitte bloktaki daireme doğru sürüklüyordu beni.

Hâlihazırda merdivenlerin başlangıcına gelmiştim ki; hemen sol cephemde ileriden bugün henüz tanıştığım birisinin gelmekte olduğunu gördüm. Havuz seansında tanıdığım Andrey’den başkası değildi bu. Kısa boylu ve şişman bir fiziğe sahip, seyrek top sakallı, küçük ve narin suratlı, gözleri çok az çekik, açık kumral kısa ve ince telli saçlı, hafif buğday tenli, bu coğrafyaya göre ziyadesiyle standart denebilecek yüz hatları olan birisiydi. Beni görmesiyle tam önümde durdu ve havadan sudan konularda sohbet etmeye giriştik. Derken baçata dans kursundan Vladimir de bize katıldı. Ayaküstü muhabbet sürerken Andrey keskin bir şekilde duraksayıp yavaştan sırıtarak, “Neyse onu bunu bırakalım da, votka içiyor musun sen onu söyle!..” deyiverdi.

Bu bölgeler için çok çok alışılmış ve beklenir soruların ilklerinden olsa da, bunu hem genele dair hem de biraz sonra yapacağı bir önerinin arifesinde bir sual olarak algılamıştım. Ne evet ne de hayır manasına gelen bir diplomatik üslupta yanıtlasam da, kurduğum cümlenin daha çok pozitif içerikte yorumlanabileceğini anlamasıyla, “E hadi o zaman katılsana bize, biz aşağıda çoktan başladık bile!..” demesi bir oldu. Beyaz Rus ülkesinde tanışmaların çok hızlı gelişebildiğini yeterince tecrübe etmiştim etmesine, lakin alelade bir tanışıklığın hemen üzerine böylesi bir teklife muhatap olmak doğrusu ilk defa gerçekleşiyordu ve birazdan beni karşılayacak manzarayı görmek için sabırsızlanmaya başlamıştım.

Yokuş aşağı süzülüp, mangal yapılan açıklığa indik. Birbirlerinden uzak iki büyük ahşap masanın birisinin etrafında yetişkin bir topluluk bir araya gelmiş oturuyorlardı. Bizlerin yaklaşmasıyla çoğu, yerlerinden kalktı ve sözü Andrey’e verdiler: “Arkadaşlar, lütfen tanıştırmama müsaade ediniz:… Kendisi bu akşam soframızın onur konuğu olacak. Bir ihtimal biliyorsunuzdur, sanatoryumdaki yegâne yabancı kendileri!..” Neredeyse hepsi de ayağa kalktı ve kadınlı erkekli çiftler sırayla el sıkışarak selamladılar beni. Sağ koldaki tahta sıranın en sonunda oturan ve çehresindeki ifadeden, gelişimden çok da memnun olmadığı anlaşılan sarışın sempatik bir genç kadın hariç...

Devam edecek

1. Bölüm 

2. Bölüm 

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm

8. Bölüm

9. Bölüm

10. Bölüm

11. Bölüm

12. Bölüm