Zamanınızın bir kahramanı–12

Zamanınızın bir kahramanı–12

29 Ekim 2021 Cuma  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Kuzey yarım kürenin upuzun yaz geceleri, Baltık ülkelerinin bir alt kotunda yer alan Belarus için de geçerliydi. Sanatoryumda erken saatlerde ve oldukça kısıtlı bir zaman diliminde yenilen akşam yemeklerinin ardından gecenin yegâne resmi ve kolektif aktivitesi olan diskotek başlayana kadar akşamüzeri aydınlığı daha uzunca bir süre devam ediyordu.

Güneşin batışını takiben ortaya çıkan ve sarımtıraktan kızıla varıncaya dek envai çeşit tonu barındıran gökyüzünün renk skalası; farklı türdeki çamların, huş, ıhlamur ve meşe ağaçlarının yükseldiği sahnenin arka fonunda, nice ressamın asla kaçırmak istemeyeceği bir ilham pınarına dönüşüyordu. İşte bu tatlı alacakaranlık saatleri, Lermontov’un malum eserinde Pyatigorsk’un sokaklarında bitmek bilmeyen çapkınlık turlarının benzerlerine sahne olmaktan ziyade, yetişkin ve evli çiftlerin hayata dair derin ve alçak sesli sohbetlerine tanık oluyordu. Yaşamın sakin ve dingin aktığı mekân ve zamanlara tutkun Beyaz Ruslar da bu eşsiz romantik saatleri ıskalamamaya özen gösteriyor; sohbetlikleri, çardak ve bankları erkenden kapıyor, grup grup buraları doldurup ontolojik içerikli söyleşilerine yenilerini ekliyorlardı…  

Bugün nihayet; İnessa (İna) ile uzun süredir fırsat kolladığım baş başa sohbet etme ortamını denk getirmeye, bir punduna getirip bu imkânı bizzat kendim yaratmaya kararlıydım. Diskonun dışarıda olması da iyi bir vesileydi doğrusu çünkü içeride olduğu vakitler, çalan popüler şarkıların desibellerine kulaklarımın kolay kolay dayanması buna alışkın olmadığımdan dolayı güçtü. Son tahlilde bir kadın toplumu olan Beyaz Rusya’da, güneyin erkek toplumlarına tezat, diskjokeylerin de kadınlardan çıkması hiç tesadüf olmadığı gibi, aykırı da karşılanmıyordu. Sanatoryumda bu görevi icra eden yegâne kişi pozisyonundaki İna, dans edilen zeminin bir metre kadar yukarısında bir platformdaki ahşap sıraya oturarak, önündeki ufak masa üzerindeki mini bilgisayarına bağlı elektronik aletler vasıtasıyla parçaların akışını belirliyor, kimi zaman da onların ses frekansları ile ritimlerini aranje ediyordu. Karanlığın içinden süzülen beni fark etmesiyle eliyle gel gel işareti yaparak yanına çağırdı. Esasında bu andan itibaren, program sonlana dek anlatacak çok da özel bir şey yoktu, ta ki saat gece on biri bulana ve de şimdi ‘son single’ımız diye anons ettiği yankılanana kadar... Akabinde eğlence bıçakla kesilir gibi sona erdi. Alandaki etkinliğin bu kadar erken bitirilmesinin sebebi, hemen yanımızdaki kampta çocukların bu saatlerde yatıyor oluşuydu.   

Birkaç dakika geçmeden ortalarda neredeyse kimseler kalmamıştı. Ekolayzır aracını taşımaya yardımcı olma teklifimi İna’nın memnuniyetle kabul etmesiyle, çok amaçlı binada bulunan odasına geçtik beraber. “Bu denli neşeli, hareketli ve dinamik bir işe sahip olduğun için şanslı olduğunu kabul etmelisin. Ben de gerçi dansla haşır neşir olmama karşın temel olarak eğitmenlik değil işim…” “Biliyorsun hayat hiçbir zaman gözüktüğü gibi değildir… Bu görünür konuma, tüm bu faaliyetleri tek başıma çekip çevirmeme rağmen buradan aldığım aylığı bilseydin, küçük dilini yutardın herhalde…”

Belarus’ta ücretlerin genel anlamıyla yüksek olmaması gerçeği bir tarafa, sayısız az veya orta kalifiye işe çok çok düşük maaşların ödendiğini bilmiyor değildim. Üstüne üstlük resmi asgari ücretin iki yüz doların dahi epey aşağısında olduğunu öğrenmek, beni olumsuz manada bir hayli şaşırtmıştı. Bir keresinde bir üniversite çalışanı ile Minsk’in merkezinde oturduğumuz bir kafede kendisinin “Biliyor musun, burada nüfusun topu topu yüzde on beş–yirmi oranındaki bir kısmı gerçekten iyi yaşar” cümlesine “Peki ya geri kalanları” dememe kalmadan cevaben, “Onlar da işte ya idare ederler ya da hayatta kalmak üzere ekmek parasına talim ederler” deyişini hatırlayıvermiştim. “Çay veya kahve ister misin, dur sana bizim “Kammunarka” markalı lezzetli mi lezzetli konfetilerimizden ikram edeyim!..” (Post-Sovyet dünyasında tek tek paketler içerisinde, içlerinde genelde değişik aromalarda akışkan tatlıların olduğu çikolata kaplamalı şekerlemeler). “Kommunarka bilinmez mi Tanrı aşkına, Bağımsızlık Caddesi’ndeki tarihi kafesinde çok hoş, hatta unutulmaz bir buluşmam bile olmuştu bir seferinde!..”  

Türkçede anlamı “Paris Komünü”ne atıfla “komüncü” olan“Kommunarka” ta 1905 Devrimi’ne kadar dayanan tarihçesi ile, Minsk’in benim bildiğim en eski ve tarihi endüstriyel çikolata–şekerleme imalatçısıydı. Uzaktan soğuk, sönük ve ufak tipik bir kuzey ülkesi gibi algılansa da, Belarus’un fazlasıyla ciddiye alınacak ve adeta şapka çıkartılacak çeşitlilikte ve lezzetler yelpazesinde bir hafif tatlı kültürüne malik olduğunu belirtmekte yarar var. İna, sıra dışı esprili mizacı ve ansızın kahkahayı koyuveren şen şakrak yapısına tutarlı şekilde gülerek: “Demek Minsk’te de dokunaklı bir takım randevulara imza attın ha, sen esas sanatoryumdan haber ver, burada peki nasıl gidiyor?!..” “….Hımmm, aslında şey..” diyerek ağzımda birkaç söz gevelememe mahal bırakmadan: ”Sana çok samimi söyleyeyim mi, bana her gün bir sürü hanım ve genç kız gelip durmadan seni soruyor”… “Tam olarak ne soruyorlar sana benimle ilgili peki?.. “Senin aslen kim olduğunu, nereden geldiğini, tabii ki evli olup olmadığını, vs. vs…” “E peki niçin gelip benimle tanışmak suretiyle bu sualleri doğrudan bana yöneltip meraklarını gidermiyorlar?..” “İşte asıl mesele de bu ya, bizde mentalite biraz bu yöndedir. Çoğu kişide hele hele pek çok kadında bu çekingenlik, tutukluk hali, medeni cesaret eksikliği vardır. Bilhassa şahıs gerçek anlamda esrarengiz bir yabancıysa, işte o zaman uzaktan gözleyip başkaları, özellikle de tanıdıkları üzerinden evvelden onun hakkında azami bilgi toplamaya bakarlar, yani kendilerini olabildiğince garantiye almaya çabalarlar bir yerde…”  

Vakit artık gece yarısını çoktan geçmiş, hararetli ve renkli konuşmamıza bir nokta koymanın sırası gelmişti. Çıkışta onu kapıya kadar bırakma önerime: “Zaten arazinin dışına çıkmayacağım, haftanın çoğu günü şu az ilerideki lojmanda kalıyorum, üstelik annem de benimle birlikte. Rahatsızlığı nedeniyle daçadan buraya yanıma aldım onu bir süre önce.” “Muhtemelen lojman da ücretsizdir size” der demez: “Yooo ne gezer, düşünebiliyor musun az da olsa bizden de belirli bir meblağ alıyorlar. Dahası yemekler de bedava değildir bize” sözünü yapıştırdı. Minsk’in bir fabrikasında işçi statüsünde çalışan Natalia’nın da yemekhaneden ücretli yemek yediklerini anlatışını hatırlayıverdim o an. Nitekim şehirde bu durumu öncesi ve sonrasında, az sayıda yaşayandan işitmemiştim açıkçası. Bu başat nedenden ötürü bir dolu insan ya sürekli olarak ya da ara ara evden getiriyordu yiyeceğini. Bunun Sovyetler Birliği döneminde de epeyce bir işletme açısından benzer olduğunu öğrenecektim çok sonraları. Sübvanse edilmiş fiyatlardan olsa dahi, “sosyalizmin” hüküm sürdüğü devirde dahi, ne kadar hesaplı olsa da emekçiler iş yerlerindeki öğle yemeklerine para ödüyorlardı.

Ortalığın zifire kesmiş karanlığında heybetli çamların arasından ilerlerken, aklıma burada şu ana kadar tanıştığım kişilerin birbirlerinden bütünüyle farklı sesleri geldi. Değil sadece onların, ömrümdeki hemen herkesin bambaşka, tamamen kendilerine has sesleri… Şu ana değin yerkürede yaşamış milyarlarca insanın her birinde de apayrı olacak biçimde… Ve onların ölmesiyle o sesler de sonsuza kadar susuyor, aynıları bir daha asla yeryüzüne gelmiyor, duyulmuyordu. Tıpkı çok hoşunuza giden bir kadının gülüşünün, onun ölümüyle bir daha katiyen ve hiç kimsede vücuda gelmeyecek olması misali…

Devam edecek

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm

8. Bölüm

9. Bölüm

10. Bölüm

11. Bölüm