Zamanınızın bir kahramanı–11

Zamanınızın bir kahramanı–11

26 Ekim 2021 Salı  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

“Ooo kimleri görüyoruz, sayın dans eğitmenimiz gelmişler. Yoksa bize ayaküstü yeni bir takım figürler mi göstereceksiniz baçatada?” “Gerçi buradaki herkesi günlük derslerden hatırlamıyorum, ancak neden olmasın, hatta salsaya dair bile ilk giriş adımlarını deneyebiliriz sizlerle birlikte!...” 

Çok geçmeden Svetlana’nın, ormanda nefes açmak istediği gerekçesi ile gruptan ayrılmak isteği benimle turlamak arzusu ile birleşmiş oldu. Daha evvel farklı kişilerle de yaptığım gibi onunla da, aynı bulvardan yürüyüp gene aynı kapıdan çıkarak bir kez daha aynı yöne girdik. Yalnız bu defa bambaşka bir güzergâhta bulunan ve bahçeli evlerden teşekkül bir muhiti tanıtmak istediğini söyledi bana. Yola koyulmamızla gökyüzünün irili ufaklı külrengi bulutları da üst üste dizilmeye başlamış; tonları giderek koyulaşarak iç içe sokulmaya, kıyasıya bir devinim içinde birbirlerine karışmaya, karıştıkça da çok daha büyük bulut yığınları meydana getirmeye girişmişlerdi. Aradaki bariz yaş farkı bende, ikinci çoğul şahıs zamiri ve ilgili son ekleri kullanma hususunda bir ikircik yaratmamıştı: “Ne dersiniz, yağmur sessiz sedasız geliyor gibi, şemsiyelerimiz bir tarafa, kafalarımızda şapka dahi yok…” “Ben doğanın her türden tezahürünü severim, bana kalırsa kötü veya iyi hava olmaz; hepsinin tadı, manası ve esprisi değişik. Her birinin ayrı ayrı keyif duyulası özelliği fazlasıyla var, yeter ki onları görmesini, hissetmesini bilelim…” 

Svetlana, İnessa’nın kuşağındandı, hatta biraz daha “kıdemli” gözüküyordu. Diğer bir deyişle, son Sovyet jenerasyonunun hemen bir öncekindendi. Sanatoryumdaki en güzel mavi gözlere sahip olması haricinde; açık renkli buğday teninin parlaklığı senelere meydan okumaya devam ediyor, beyaza vuran sapsarı saçları, yaş almanın doğal getirisi kıllar ile kaynaşıp onlara yenilmek bir yana, gene onlara apayrı bir açıklık katıyordu. Son derece tipik Slav simetrik yüz hatları suratındaki orantılı ve dengeli yuvarlak çizgilerle anlamlanıyor; bu da onda adeta bir yaşsızlık hali oluşturuyor, yaşının çok ötesinde bir alım ve kadınsı bir albeni hediye ediyordu ona… Yine de Sveta’daki (kısaltması) çekici gizem, fiziksel görünümünün çok dışındaki etkenlerden kaynaklanıyordu. Ondaki muazzam tabii naiflik ve saflıkla tamamlanan yarı heyecanlı konuşma biçimi; yapmacıksız, gereğinden fazla çocuksu ve içten mimikleri ile bütünleşerek sizi çoğu durumda ağzından çıkan sözlere kulak kesilmek yerine; değişim hızlarına ayak uydurmanın zor olduğu bu mimikleri seyretmeye sevk ediyordu.      

“Pardon sormayı unutmuş olabilirim, siz ne ile meşguldünüz genel olarak?.. Tahmin ettiğim üzere şoför değilsiniz büyük ihtimalle. Dahası, söz konusu işletmenin çalışanı olmadığınızı bile düşündüm doğruyu söylemek gerekirse.” “Evet sezgileriniz sizi yanıltmadı. Benim de, aynen sizin gibi, sanatoryumun ait olduğu firma ile bir ilgim yok. Bendeniz cerrahi dalında uzman tıp doktoruyum. Minsk Devlet Tıp Üniversitesi’nde de hoca olarak görev yapıyorum eş zamanlı olarak.” Bu asil kişisel aurasının, onun mesleki formasyonu ve eğitim düzeyinden bağımsız olması hakikaten de öngörülemezdi. Fakat sanatoryumdaki en aristokrat kadın olduğunu kanıtlayan yumuşak ve dokunaklı hitap tarzı, bana dönük gizli hayranlığını açık etmeme çabasıyla at başı gidiyor bir havadaydı. Ahmakıslatan yağmurun ince damlaları saçlarımızın diplerine çoktan erişirken, beni getirmek istediği noktaya varmıştık bile. Birbirini kesen bir dizi yarı asfalt yol üstünde olağanüstü muntazamlıkta sıralanan iki-üç katlı ve ziyadesiyle dik çatılı evlerin uyumlu renkleri, armonik mimarileri Belarus’un kırsalında yaşayanların bile ortalama zevk ve beğeni seviyeleri hakkında bir fikir vermeye yetiyordu…  

Akşam yemeğine her zamanki saatte oturduğumda gene önden sofraya konulmuş tencereleri fark ettim. Ukrayna ve Rus mutfaklarına benzer şekilde, Beyaz Rusya’da da çorbalar yemeklerin baş tacı denilse yeridir. Kırmızı pancar ve lahanadan yapılan meşhur Borş Çorbası burada da epey yaygın, öyle ki soğuk tüketilenini ilk kez burada tatmış oldum. Onun yanı sıra; sebze çorbası, balık çorbası, kremalı ve kremasız pişirilen mantar çorbası, Fransızca aslından alınma “bülyon” dedikleri tavuk çorbaları da öğünlerin vazgeçilmeziydi. Ülkede domates yetişmediğinden, abartısız her yemekte boy gösteren ve de oldukça doyurucu ve yoğun türdeki rengârenk salatalar bu sebze olmaksızın, ancak geride kalan ve Beyaz Rus toprağına has ürünlerle hazırlanarak, ufak kaplarda servis ediliyordu. Keza nam-ı değer “Rus Sofrası”ndan bildiğimiz; yiyeceklerin daima minik minik tabaklarda sofraya konulmaları geleneği tartışmasız burası için de tam anlamıyla geçerliydi. Beyaz ekmeğin yanında kuzeyin geleneksel kara ekmeği de istisnasız öğünlerin tümüne eşlik ederken; tercihe bağlı olarak siyah veya yeşil çaylardan birisi ya da klasik kahve de ilginç bir biçimde bütün yemeklerdeki sıcak içeceğin yegâne adresiydi. Bunlarla beraber, “kompot” ismi verilen hoşaflar da, sadece tek fincana doldurulmuş olarak bırakılmak koşuluyla her birkaç yemekte bir masaların baş köşesindeydi. Ama Beyaz Rusya’daki nispi meyve kıtlığından ve ithal olanların da epeyce pahalı olmasından ötürü; elma, armut ve erik gibi genelde aynı üç-beş meyveden yapılıyordu. 

Masası küçük salonda yer alan Jenya, yemekten hemen sonra kolumu yakalayıp beni biraz da kendisine doğru çekerek şu cümleyi kurdu: “Gel, barda bir yüz gramlık daha atalım seninle!..” Yüz gramdan kastettiği, Belarus’un da milli içkisi konumundaki votkadan başkası değildi. Nitekim tıpatıp aynı teklifini yemekten az önce de yapmış, o an onu kıramayıp kabul edivermiştim. Aç karnına damağımda mayhoş bir tat bırakan sade votka eşliğinde bugünkü akşam yemeğine girişecektim. Ancak bu sefer, alkol karşıtı kampanyanın ünlü Sovyet afişinde, karşısındaki adamın votka kadehi tokuşturma önerisine elini yukarı kaldırarak hayır cevabı veren kişinin tasvir edildiği bir tonda reddettim. Her şeye rağmen Jenya beni, farkında olsun olmasın, geçmişteki bir başka zamana ışınlamış oldu ansızın. Alkolün değil su gibi, ondan da seri ve bol aktığı son Sovyet yılları ve hemen akabinde gelen 1990’lara… İnsanların, özellikle de erkeklerin birbirlerine en ufak bir vesilede, üstelik çoğu zaman bir bahane dahi aramaksızın 50’li, 100’lü ispirto kıvamındaki “gramları” teklif ettikleri; bundan dolayı gün içinde sayısız mekân ve ortamda kafalarının hafiften de olsa iyi olduğu yıllara… Ne var ki benim açımdan esas enteresan olanı; yıllardır Ukrayna ve Rusya’da böyle bir görüntüyle karşılaşmamış oluşumdu. Belarus’un, birçok bakımdan olduğu gibi, bu yönden de en “Sovyetik” eski Sovyet cumhuriyeti olduğu kanısı bende iyiden iyide kuvvetleniyordu…       

Jenya bundan yine de herhangi bir alınganlık açığa vurmayarak, dışarı çıkmamızla beni sanatoryumun geniş arazisinin bir başka ucunda bir noktaya sürükledi. Burada bizi, çimenlerin orta yerinde üzerinde bir dolu yazı yazan bir kaideyi taşıyan diklemesine, uzunca bir granit anıt karşılayıverdi.

“Bak seni nasıl bir yere getirdim, dikkat et bakalım üzerinde ne yazıyor… Gerçi Belarus dilinde ancak….” “Tanınmış Polonyalı besteci Stanislav Moniuszko’nun 1819 yılında bu civarda doğduğu yazılı. Eğer hafızam beni yanıltmıyor ise, kendisi ve ailesinin sonradan oturacakları ev Minsk’in tam merkezinde Enternasyonal ve Engels sokaklarının kesiştikleri noktada.” “Vallahi bravo, sendeki bu ne ilgi ve bellek, şaşırtmaya devam ediyorsun gene… Neyse geç geç hadi, birkaç fotoğrafını alayım senin bunun tam önünde.”

Devam edecek...

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm

8. Bölüm

9. Bölüm

10. Bölüm