Zamanınızın bir kahramanı-10

Zamanınızın bir kahramanı-10

24 Ekim 2021 Pazar  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Dima ile Minsk yönünden gelen ana yolun üstündeki kavşak noktasına vardık. Dümdüz devam edilirse eğer, şirin mi şirin bir kasabaya ulaşılırken; tabeladan, sağa doğru kıvrılan orman yolunun ise bir “balık kolhozu”na doğru gidiyor olduğunu fark ettim.

Kolektif ve işletme kelimelerinin kısaltması olan kolhoz, SSCB dönemindeki endüstriyel tarımsal kalkınmanın, “sovhozlar” ile birlikte iki stratejik kırsal kuruluş türünden birisiydi. Ukrayna ve Rusya’da epeydir tarihe karışmış olan kolhoz sisteminin, aradan otuz sene sonra Belarus’ta ismen dahi olsa yaşadığını görüyor olmak beni bir an olsun sevindirmişti. Kuvvetli olasılıkla bir devlet kurumu olarak faaliyetini sürdürmeye devam ediyor diye düşündüm çünkü Beyaz Rusya Cumhuriyeti’nde ekonominin ortalama yüzde yetmişi çeşitli şekillerde devletin kontrolünde. Dahası, büyük işletmelerin tamamına yakını kamu iktisadi teşebbüsü statüsünde halen bu ülkede. Özel girişimciliği ise ancak ufak ve orta ölçekli firmalarda görmek mümkün.

“İstersen buradan itibaren geri dönelim çünkü daha nehirde yüzeceğim…” demesiyle aynı asfalt yoldan gerisingeriye dönüşe geçtik. Kastettiği bizim sanatoryumun hemen ilerisinde bulunan ve gölet adını verdiğimiz bir birikinti yapan, kuruma da ismini veren minik akarsudan başkası değildi. Akdenizliler açısından yüzmek için nasıl ki temiz bir deniz gerekli ise, Ruslar için de herhangi bir su birikintisi olması yeterlidir çoğu zaman. Baraj göllerinden dere ve çaylara, gölcüklerden her türden havuza kadar aklınıza gelen gelmeyen her türlü su havzasında yüzmeye alışkındırlar ve kayda değer bir kısmı da bunu yadırgamaz. Bu konuda en ufak bir hijyen kriterlerinin olmamasından ziyade; suyla, su kültürüyle çok daha barışık olmaları, suyla bedenen haşır neşir olunan her çeşit aktivasyona çok daha yatkın ve eğilimli olmalarından ileri gelir bu durum. İki yüz bin küsur kilometrekarelik ülkenin denize kıyısı olmasa da, yirmi bin civarında rekor sayıda akarsu ve tatlı gölü barındırması onlar için elbette ki büyük bir nimet ve şans. Ve de onlar bunu açıkçası layıkıyla değerlendirebiliyorlar.  

Sabah koşumuzun dönüş etabında Dima yine kendince dini konulara girdi. Onu daha çok, sabırla dinlemekle yetiniyordum. Bu yeryüzünde neredeyse herkesin anlatacak bir şeyleri muhakkak vardı ve o da en nihayetinde kendi dünyasının bir kahramanıydı. Pek çok memleket ve toplum için son derece sıradan bir meslek ve sosyal statüye denk düşen bir işi olmasına karşın; kendisini geliştirmiş, okuyan ve de en önemlisi düşünen bir birey olmasından ötürü saygıyı ziyadesiyle hak ediyordu. 

“Günlük tutuyor musun?” “Uzun zamandır ve genel olarak evet, ancak şu sanatoryum günlerinde hayır.” “Acaba burada yaşadıklarımız, bu konuşmalarımız, şahit olduğumuz sayısız olay, olgu ve biriktirdiğimiz imgeler birilerince yazılır, bir şekilde kaleme dökülürler mi günü gelince dersin?...” “Bilmem, belki de… Neden olmasın…” 

Çocuk kampının önünden geçerek sanatoryumun ana giriş kapısına geldiğimizde, ırmakta yüzme davetini kibarca reddedip içeri daldım. Kahvaltı her zamanki rutininde geçtikten sonra sıra yüzme saatine, daha doğrusu seansına gelmişti. Üç kulvardan oluşan ve yirmi beş metre uzunluğundaki bu sade kapalı havuzda hiçbir zaman fazla bir yoğunluk olmuyordu, dolayısıyla buradaki kitleye fazlasıyla kâfi geliyordu burası. Stilli ve başım genelde suyun altında, uzun kulaçlar boyunca nefesimi tutarak yüzmem hemencecik bir sürü kişinin dikkatinden kaçmadı çünkü yarı profesyonel standartta bir havuzda dahi böyle yüzen veya yüzmeye çabalayan bir kişiye rastlanmıyordu. Birazdan havuzun yan kulvarından bana doğru yaklaşanın muzip gülümsemesi ve beyaz, çelimsiz vücuduyla Jenya olduğunu anladım.  

“Dün ve önceki gece iyi yağmur yağdı doğrusu. Mantarlar yavaştan olgunlaşmaya başlamış olabilir. Ormana doğru bir an önce bir keşif turunda bulunmak lazım. Gelmeyi düşünür müsün?... E tabii bu arada mantarla aranın nasıl olduğunu sormayı ihmal ettim. Anlar mısın, hatta toplamayı sever misin?..” “Maalesef hayır, hiç de denemedim esasen. Ne var ki bu işten anlıyor olmayı çok arzu ederdim. Bizim oralarda sizden farklı olarak genel itibariyle yaygın değildir, insanların özellikle de şehirlerde yaşayan nüfusun hiç mi hiç ilgisini çekmez. Üstüne üstlük, ekseriyeti doğadaki mantara potansiyel zehirli bir bitki muamelesi yapar.” “Yazık… Gene de bilhassa senin gibi birisine ilginç geleceğine bahse girerim…”

İlerleyen günlerde sanatoryumda tanışacağım birçok Belaruslunun hobilerinden birisi olduğunu öğrenecektim mantar toplama işinin. Toplama ile kalsa gene iyi; hemen hepsi de çok değişik konserve biçimlerinde ve pişirme yönteminde adeta bir mantar uzmanıydı. Bu; Beyaz’ından “karasına” Rusların hatırı sayılır bir oranı için geçerli bir nitelik, niteliğin de ötesinde, kolektif genlerine çoktan işlemiş sosyo-antropolojik bir özellikti bir nevi. Nerede ve ne şekilde yaşarlarsa yaşasınlar tabiatın lütuflarından bizzat onun içinde, onun bağrında yararlanmasını bilme istenci, onun sunduğu hiçbir ürünü, kabul etmemek bir tarafa, bir yolunu bulup kullanmasını bilen bir ulusal ve toplumsal, gelişmiş bir ortaklaşa bilinçti bu…  

Bugün dans dersinin ikinci günüydü ve koca salona girerken bekleyenler içerisinde yeni simaların da olduğunu gördüm. Karısıyla birlikte benim Dima’nın dışında, Vladimir adlı ileri yaşta bir adam ile Vera isminde bir kadın da kocasıyla beraber gelmişlerdi. Dışarı bakan tüm kapıların açılması ve dünkü aynı Meksika parçasının çalmasıyla, öğleden sonra vakitlerini abartılı bir sakinlikte geçirmeye alışık sanatoryumda gene baçata melodileri yankılanmaya başladı. Çoğunluk her seferindeki gibi kadındı. Almanya’dan Ukrayna’ya oradan Rusya’ya bu manzara pek değişmiyordu… Aslında kadınların dansa meyilli ve düşkünlüğü her daim bir başkadır. Dans etmese bile, etmek istemeyecek; en azından seyretmekten keyif almayan çok az sayıda kadın görmüş ve tanımıştım. Bugün de burada toplananlar arasında yetişkin kadın ve genç kızlardaki heyecan en üst seviyedeydi. Hele hele, bugün ilk olarak aralarına karışmak suretiyle ellerini tutarak başlangıç adım ve hareketlerini her birinde tek tek göstermeye başlamamla birlikte, duydukları haz sözcüğün tam anlamıyla tavan yaptı. Bizleri her defasında düzenli olarak bir dolu kişi de takip ediyor, üstelik içeriden dışarıya yayılan seslere merak kesilip aralarda gelip de kısaca bir göz atarak, ardından da yollarına devam edenler de oluyordu. Bazılarının çekindiklerinden olsa gerek bir türlü iştirak etmediklerini kestirmek güç değildi. Yine bir bölümü de kendileri yer almasalar da eşleri dolayısıyla izleyenler safındaydı.  

Tatil yerlerine tek başınıza gelmek, her an yalnız kalabilme riskini daha baştan kabullenmenizi kaçınılmaz kılar ve bu yalnızlık hali son ana değin sizin peşinizi bırakmaz. Bir yandan gelip gidenler, tanışıp ayrılanlar olmuştu ve oluyordu, fakat geneldeki tek başına olma konumu, sanki buradaki topluluğu ve onların ait olduğu toplumu ve ülkeyi derinlemesine gözlemlemem ve buradan çıkartacağım sonuçlar bakımından bana verilmiş özel bir fırsattı. Ve sanatoryum bu noktada koca Belarus’un bir laboratuvarı işlevi görüyordu. Tesisin müzmin yalnızı az sayıda kişisinden bir başkası da, danstaki öğrencilerimden Svetlana’ydı.

Dışarıdaki bank ve çardaklarda sürekli sohbet halindeki mini kadın gruplarının bünyesinde gözlediğim Svetlana, masmavi gözleriyle devamlı beni izlemekten kendini alamıyor, bir vesile olsa da bulunduğu yere yanaşsam, bir kıvılcım ikili bir diyaloğun fitilini ateşlesin beklentisi içinde görünüyordu. Bu izlenimlerden emin bir havada, yanındakilere aldırış etmeksizin, beraber oturmakta olduğu grubun uzun sırasına doğru yaklaştım…

Devam edecek...

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm

8. Bölüm

9. Bölüm