Zamana karşı insan

Zamana karşı insan

22 Ocak 2021 Cuma  |   Köşe Yazıları

Samih Güven

Varoluşumuzun ve tükenişimizin ifadesi zaman. Bir yerden bir yere ilerliyor her şey; canlı, cansız devinip duruyor nesneler. Ve biz bütün bunlara zaman diyoruz. Onu anlamaya uğraşırken dünyayı ve kendimizi de öğrenmeye çalışıyoruz.  

Neticede insanın takılıp kaldığı bir kavram. Bir tanıma göre varoluşun ve olayların geri döndürülemez bir ardıllık halinde ilerlemesi. Yine de olacaklar açısından bilinmezlikler söz konusu.  

Kritik bir kavram zaman. Çünkü Kant’ın dediği gibi insan zaman ve mekan (uzam) olmadan algılayamıyor.  

İnsanoğlu tarih boyunca zamanı anlamaya, onu yönetmeye kafa yorup durmuş. İlk başlarda, günü parçalara bölmeyi, böylece işlerini planlamayı ve diğerleriyle etkileşim kurmayı güneşin hareketlerine göre belirlemişler. Bin yıllar boyunca zamanı ölçmek ve onun izini sürmek için çeşitli aletler kullanılmış. 

Eski Mısırlılar günü 12 saate bölmüş ve güneşin hareketlerini izlemek için büyük dikilitaşlar kullanmış. Geliştirdikleri su saatleri Mısır dışında da kullanılmış. İnsanlığın zamanı ölçme çabası dünyanın çeşitli bölgelerinde mum saati, su saati, kum saati, zaman çizelgeleri ve çeşitli alet ve mekanizmaların geliştirilmesi ile sürmüş. Farklı özelliklerdeki saatlerin icadıyla günümüze kadar gelmiş. Yani insan zamana bağlı, onun parçası ve tutsağı bir bakıma. 

İnsanoğlu, evreni, yıldızları, gezegenleri daha iyi anlamak için uğraşıp durmuş, dev teleskoplar da kurmuş. Çünkü fizik bilimi için en önemli kavramlardan biri zaman. Hız gibi diğer nicelikleri tanımlamak için kullanılıyor.  

Örneğin Einstein’ın genel izafiyet teorisi çalışmaları sırasındaki olağanüstü gayreti ve teoriyi güneş tutulması sırasında gözlemlenen yıldız hareketleri ile ispatlama çabaları bir hayli ilginç. 

Filozoflar, sanatçılar, bilim adamları, edebiyatçılar farklı açılardan yaklaşmış konuya. Tabii felsefi tartışmalar işin daha komplike bir yönü ama bu konudaki görüşlerini çok beğendiğim ünlü Rus yönetmen Andrey Tarkovski şöyle diyor zaman hakkında: 

“Zaman bizim maddi dünyamız açısından hiçbir iz bırakmadan kaybolabilir. Çünkü o yalnızca öznel manevi bir kategoridir. Yaşadığımız zaman ruhlarımıza zaman içinde kazandığımız değişik deneyimler olarak yerleşir.” 

“Zaman yaşadığı sürece insana kendini algılama imkanı sunar. Tabii bu insana hem büyük keyif hem de acı veren bir bağıştır.” 

Edebiyatta da önemli zaman kavramı. Hikâye bir yere tutturulur ve buradan başlayarak takip eden olaylar zinciri açıklanır çünkü. Fiziksel zaman kadar geriye kırılmaların, hatırlamaların ve geçmişin anlatıldığı psikolojik zaman da önemlidir.  

İnsan hep geçmişe takılır aslında. Orada arar kendini. Olmadık bir ses, koku anıları canlandırır zihinlerde. Belleğimiz görüntüler sunar. Çoğu zaman acı çekmeden, iç geçirmeden geri dönemeyiz. 

Çünkü hayat yeniden yaşayamayacağın, geri döndürülemez anların toplamı gibidir. Fakat hiçbir şey toplanabilecek gibi de değildir. Her an, her hatıra bir parçanı alıkoymuş zaman tuzaklarıdır sanki. 

İnsanın gözlemleri ve olabileceklere ilişkin öngörüleri önemli işaretler verirken yine de geleceğin belirsizliği korkutucudur. Belki de Tolstoy’un söylediği doğrudur. Sadece an vardır, şimdi vardır. Şimdi geçmiş ile gelecek arasında bir köprüdür.   

Gelecek geçmişin bir fonksiyonudur aslında. Ne ekersen onu biçersin. Bu böyledir. Dün ve bugün içinde olduğun şey yarın içinde olacağın şeyi belirleyecektir. Bunu şimdi inşa ederek yaparsın. Yeterince adil değil mi? O zaman içinde olduğumuz her şeyi hak ediyor muyuz? Hem evet hem hayır aslında. Çünkü insanların konumları ve başladıkları yerler farklı. Bu yapabileceklerini farklılaştırıyor. Yine de mücadele hayatın temeli. 

Ama zamanla bu denli haşir neşir olan insan için en dramatik konu zamana yenik düşülmesi. Asıl sarsıcı olan bu. 

Marguerite Yourcenar’ın “Hadrianus’un Anıları” adlı romanında bir ölümün ardından yazılan şu satırlar hep anlamlı gelmiştir: 

"Onu orada yalnız bıraktık. Yanında her hayatın kısa kaldığı o havasız, ışıksız, mevsimsiz, sonsuz zaman dilimine ulaştı; dengeye ulaştı; belki de barışa, huzura ulaştı. Ona yeniden hayat vermeksizin ve yine ölümüne hiçbir şey eklemeksizin bir zamanlar var olduğu gerçeğini değiştirmeksizin, zamanın karanlık rahminde henüz doğmamış yüzyılların binlercesi gelip geçecekti mezarının üstünden."

Yazının orijinali ve Samih Güven'in diğer yazılarını okumak için tıklayın