Yeryüzü ve yaşam

Yeryüzü ve yaşam

21 Kasım 2021 Pazar  |   Serbest Kürsü

Yasemin Özben

Yıllar önce, sanırım 20 yılı geçmiştir, bir gazete haberinde İsrail’in Ay'da arsa sattığını okumuştum. Öncelikle Ay’ı nasıl sahiplenmişlerdi de oradan arsa satabiliyorlardı? Çok merak etmiştim. Ve Ay’dan arsa alanları tabii… Neden yaşam olmayan bir yerden arsa almak istiyorlardı acaba?  

Uzay çağı teknolojisinin yarattığı muazzam etki ve hızla artık Dünya üzerindeki kıtalar, okyanuslar, buzullar, uzay boşluğundaki gezegenler, uydular, yıldızlarda birçok şey keşfediliyor. İnternet ağının yarattığı mucizevi güçle oturduğumuz yerden olayları izlerken bile çoğunu kaçırdığımız, hızına yetişemediğimiz, “Yeni” denilenler, aslında o keşfedilenler zaten oldukları yerde hep vardı. Tıpkı Amerika kıtasını keşfedip “Yeni Dünya” dedikleri gibi… Esasen o kıta da diğer kıtalar gibi dünyanın bir parçasıydı. Bir nevi sanki karanlıkta olanı gün ışığına çıkarmanın adına “yeni ”denilerek algı oluşturuldu. Şimdilerde de siyasilerin yaptıkları, daha önce olanların başına yeni kelimesini getirerek sanki yeni bir şeyler yapıyorlarmışçasına kendilerini kandırmaları… Oysa "yeni"yi icatlar için kullanmaları gerekmez mi?  

Son 60 yıldır uzaya fırlatılan uydular sayesinde çok yol kat edildi. Hatırlarsak,1957 yılında Ruslar tarafından uzaya fırlatılan ilk Sputnik uydusu Uzay Çağı başlangıcına dönüm noktası olmuştu ve yine Rus kozmonot Gagarin, Vostok uzay aracı ile 1961 yılında uzaya çıkan ilk insandı. Ay’a ilk ayak basan insan ise 1969 yılında Amerikalı Armstrong olarak tarihe geçmişti…  En son 2021 yani bu yıl Jüpiter’in 4 uydusundan en küçüğü olan Europa’nın daha önce görülmemiş kısımları görüntülendi. Bizlere haberler ile sunulan genellikle “Uzayda yaşam var mı?” ya da “Yaşam umudu var mı?” tarzında cümleler oluyor. Oysa dünyaya hükmedenlerin gerçek bilgiyi paylaşmadıklarını bilerek, varsayımda bulunarak şöyle sorsak… “Yoktan yaşam mı yaratılmak isteniyor? Aslında Tanrıcılık mı oynanıyor?”   

Şimdi en başa dönelim, ta milyarlarca yıl öncesine…  

Bilim insanlarının buluş ve hesaplamalarına göre dünyamız 4,6 milyar yıl önce güneş sisteminin oluşumu sırasında ortaya çıktı. Başlangıçta ateşten bir kütle halindeyken zamanla yerkabuğu gittikçe soğudu. O zamanlar atmosferde oksijen yoktu. Bu çok önemli aslında çünkü oksijen bildiğimiz üzere ancak bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez süreciyle ortaya çıkar. Fosil örnekleri sayesinde yapılan araştırmalar sonucuna göre yeryüzünde yaşamın ise en az 3,5 milyar yıl önce olduğunu gösteriyor. Peki, oksijenin olmadığı dünyamızda yaşam nasıl başlayabildi? Oksijensiz bir ortamda hayatta kalmamız mümkün değilken…  

Yerküredeki her türlü yaşam, bitkiler, hayvanlar hepsi aynı maddeden oluşmuş. Yaşamın en basit tanımına baktığımızda; her canlının maddeleri işleyip, kullandığını ve kendi kendine çoğalabildiğini vurgular. Her türlü yaşamın bu şekilde işlenmesini sağlayan yani yaşamın yapı taşını oluşturan Deoksiribo Nükleik Asit yani kısaca DNA’dır. Tüm canlı organizma hücrelerinde bulunan kromozomlar yani kalıtım yoluyla geçen madde DNA’dan oluşur. Yapısında ikili sarmal şeklinde beş tane karbon içeren şeker, fosfat ve azotlu organik birimler vardır. DNA canlının bütün genetik özelliklerini taşıyan çok karmaşık bir makromoleküldür diyebiliriz. Bu canlıları oluşturan DNA oksijen olan bir ortamda asla ortaya çıkamaz. Çünkü oksijen çok reaktif bir maddedir. Yeryüzünde milyarlar yıl öncesi oksijen olsaydı eğer yaşamın yapı taşı DNA gibi karmaşık moleküller oluşamadan çok öncesi oksitlenirdi. Oksitlenme nedir? Kısaca açıklaması, herhangi bir maddenin bünyesine oksijen alarak kimyasal özelliklerini kaybetmesi demek. 

Peki, o zaman esas soru, ilk DNA molekülü nasıl meydana geldi? 

Dünyadaki tüm hayatı meydana getiren karmaşık moleküllerin ortaya çıkabilmesi için en az iki koşulun yerine gelmesi gerektiği biliniyor: Birincisi atmosferde oksijen bulunmamalı, ikincisi uzaydan gelen ışınlar yeryüzüne ulaşabilmeli. 

Milyarlarca yıl önce atmosferde oksijen bulunmadığı sıralar, yeryüzünü saran koruyucu ozon tabakası da yoktu. Bu durumda uzaydan gelen ışınlar hiçbir engelle karşılaşmadan yerküreye ulaşabiliyordu. Böylece muhtemelen bu kozmik ışınlar sayesinde ilk karmaşık moleküllerin oluşması gerçekleşmiş oldu. Sonunda  "küçük, sıcak su birikintisi"nde ya da bilimin bugün kullandığı terimle “ilk karışım” da muazzam karmaşık bir makromolekül oluştu.  

Kendi kendine bölünebilen ilginç bir özelliğe sahipti. İşte canlıların evrim süreci böyle başlamış oldu. Hücre bölündü durdu ama daha baştan itibaren mutasyonlar da olmaktaydı. Çok uzun bir zaman sonra tek hücreli organizmalar birleşip çok hücreli karmaşık organizmalar haline geldi. Bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez de başlamış oldu ve oksijen barındıran bir atmosfer ortaya çıktı. İki açıdan önemliydi bu atmosfer. Birincisi, ciğerleriyle nefes alıp veren hayvanların gelişmesine olanak sağlıyordu. İkincisi, yeryüzündeki yaşamı uzaydan gelen zararlı ışınlardan koruyordu. 

Peki, ilk canlılar uzaydan gelen zararlı ışınlarla dolu atmosferde nasıl hayatta kaldı? 

Yaşam ilk denizde ortaya çıktı, yani “ilk karışım” denilen sıvının içinde. Böylelikle orada zararlı ışınlardan korunmuş olabildi canlılar. Hatta ortaya atılan farklı hipotezlerde öne çıkan yerler arasında, okyanus diplerindeki hidrotermal bacaların çevreleri ya da volkanların çevrelerindeki ufak su birikintileri bulunuyor. Lakin en yaygın olarak kabul edilen fikir denizlerde ortaya çıktığıdır. 

Aradan çok zaman geçip denizdeki yaşam bir atmosfer oluşturduktan sonra ilk amfibiler  (insan balığı) sürüne sürüne karaya çıkmaya başladı. Bu canlılar hem suda hem karada yaşayabiliyor.  

İnsan varlığının dünyadaki süresi ise 2,8 milyon yılı aşkın bir zaman… (Hatırlatma: Yeryüzü 4,6 milyar yıl. İnsanlar 2,8 milyon yıl.) Ve bu sürenin neredeyse tamamında mağarada yaşam sürdürmüş insanlar. Yeryüzünde iklim koşulları ve coğrafi yapılar hayat koşullarına uygun hale gelince M.Ö. 12.000’li yıllarda mağaradan çıkarak günümüze ‘höyük’ olarak gelen köyler kurmaya başlamışlar.

 

"Eller Mağarası"

 

Eski Taş Devrinden kalma mağaralar bulunduğunda ise özellikle dikkati çeken duvar ve tavanlara çizilmiş mamut, bizon, ren geyiği, at, boğa gibi av hayvanlarının resimleri olmuş. Gün ışığı ile aydınlanan bölümlerde hiçbir resim yokken genel olarak mağaraların girişlerinden 90 metre kadar içeride bulunmuşlar. Mağara insanları bu resimleri kömür benzeri iz bırakan bir maddeyle çizerek veya kazıyarak ya da boyayarak yapmışlar. Hatta tahtadan bir tükenmez kalem düşünün onun içine boyayı doldurup ağızlarıyla üfleyip püskürterek boyamışlar resimlerini… Bu insanlar bu resimleri mağara duvarlarını, tavanlarını süslemek için mi yaptılar? Bununla ilgili de farklı hipotezler var. Mesela; Arjantin’de bulunan ve ”Eller Mağarası” adı verilen mağaradaki el izleri ile Endonezya’da bulunan Sulawesi Adasında bir mağarada yine el izi resimlerine rastlanması çok ilginç olduğu kadar ayrıca bu el izleri insanlığın en temel hislerinden olan kalıcı olma arzusundan bırakılmış olarak düşünenler var. 

Başka fikirlere göre geleceğe gördükleri, yaşadıkları dönemleri aktarabilmek için resim yaptılar. Yapılan resimlerde el izleri incelendiğinde ise bu resimleri yapanların yüzde 75’inin kadın olduğu söylenmiş. Sanat aslında insanlar kendilerini rahat huzurlu hissettiklerinde daha çok ortaya çıkar. Ama o zamanları düşünecek olursak tüm dünyaya karşı korku ve sadece yaşam mücadelesi veren o insanların her biri bu sanat eseri kalitesinde çizim yapabilmiş olmaları şu varsayımı da ortaya koyabiliyor. Birçok durumda mağara resimleri üst üste çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası, sonra onun da üzerine bir başkası yapılmış olduğundan “Av büyüsü” için yapıldığı da sanılmakta. Bu resimlerin büyüsel etkisi kalmamışsa üstüne yenisi yapılarak daha büyük bereketli ava hazırlanılıyordu büyük ihtimalle… Yalnız bazı mağara duvarlarında bulunan sembol resimlerin neler olduğu, neden çizildiğinin açıklaması halen günümüzde çözülmüş değil.  

İnsanlığın geçirdiği 2,8 milyon yılı aşan kültürel evriminde en hızlı ve önemli değişim ise Taş Çağı’nın sonunda olmuş. İnsan toplulukları toplayıcılık ve avcılıktan ilk kez tarım yapmaya başlayarak, hayvanları evcilleştirerek yerleşik düzene geçmişler. Ve bu da toplumların sosyoekonomik yapılarında devrimsel dönüşümler yaratmış. Neolitik Çağ adı verilen bu dönem dünya genelinde altı farklı bölgede, birbirinden etkilenmeksizin bağımsız olarak, 10 bin ile 7 bin yıl öncesinde gelişme göstermiş. Bu bölgeler ise; Güneybatı Asya, Güney Asya, Kuzey ve Orta Afrika, Orta Amerika’nın tropik ve subtropikal kuşakları…  

Şimdi konudan çok uzaklaşmadan yukarıdaki bilgilerin ışığında 1954 yılında İsviçre ile Fransa sınırı arasında 12 Avrupa ülkesi tarafından kurulan İsviçre’deki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nden (CERN) kısaca bahsetmek istiyorum.   

CERN neden kuruldu?  

Enerjiyi ve maddenin formlarını inceleyerek evrenin nasıl çalıştığı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmayı öğrenmek amacıyla… Ve Mart 2013'te uzmanlar, evrenin oluşumu hakkındaki en büyük sırlardan biri olduğu kabul edilen atom altı parçacık 'Higgs Bozonu'nu bulduklarını açıklamıştı. Ünlü bilim adamı Stephen Hawking CERN için ne demişti? “CERN tarafından bulunan Tanrı parçacığı evreni tahrip edebilir. Bu parçacığa yüksek bir enerji yüklenmesi durumunda zaman ve uzayın birden bire çökeceğini, bunun da evrenin yok olması anlamına geleceğini belirtmişti. 

Peki, Higgs Bozonu yani Tanrı parçacığı nedir? 

Adına 'Tanrı parçacığı' denilen, CERN laboratuvarında yapılan deneylerle varlığı kanıtlanan Higgs Bozonu, kütleleri olmayan atomlara kütle kazandıran mekanizmadır, yani hiçliğe kütle vermektedir. 

Tekrar Jüpiter uydusu Europa ile ilgili en son NASA açıklamasına geri dönüyorum. “NASA'nın Juno isimli uzay aracı, Europa uydusunun daha önce görülmemiş tarafını görüntülemeyi başardı. İlk olarak 2013 yılında su buharı tespit edilen Europa uydusunda, buzlu yüzeyinin altında yaşam için elverişli koşullar sunabilecek potansiyele sahip bir okyanus bulunuyor.”  

Hımmm! Demek ki dünyada oluşan yaşam başka gezegenlerde de oluşabilir? Sonsuz denilen uzayın derinliklerinde belki de oluşanlar vardır ne dersiniz? 

Not: Dünyanın 172 ülkesinde 2.5 milyondan fazla kişi Ay’dan arsa satın aldı. Şimdilerde ise Mars ve Venüs’te arsa satışlarının reklamları var. 

Kaynaklar:  

Prof. Dr. Meral Suna Doğaner-Kültürel Miras  

Jostein Gaarder- Sofie’nin dünyası 

Erich von Daniken- Tanrıların Arabaları 

Olgun Duran-Matematiksel.org 

Uğur Erözkan-Bilim ve Gelecek-Dünyada yaşam ne zaman ve nerede başladı? 

Tarihlisanat.com-Mağara resimleri-İlk insanlar ve büyülü eller 

Cumhuriyet Gazetesi-“Tanrı Parçacığı” evreni yok edebilir.