Yazmanın öteki yüzü

Yazmanın öteki yüzü

24 Şubat 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Bir çok kişi bana, "Neden bu kadar çok yazma gereği duyuyorsun? Çok mu karamsar mısın? Hayata karşı çok mu öfkeli misin? İnsanlara, sistemlere, devletlere, düzenlere karşı mısın" diye soruyor. 

İnanın kimse ile derdim yok, hele hele herhangi bir kimse beni üzecek kadar benden değerli değil. Unutmayın hiç kimse sizden daha değerli değildir. Bu hayatın başrol oyuncusu sizsiniz. Etrafınızdaki herkes hayat filminizde sizlerle birlikte sadece rol arkadaşı. Hiç kimse, hiçbir sistem, hiçbir şey sizden daha değerli değil. Siz varsanız etrafınızdaki her şey sizinle birlikte var oluyor. Sizin hiç olduğunuz yani öldüğünüz gün herkes ”Rahmetli oldu” dese de aslında sizin için de onlar ölüyor. Bir paradoks gibi; ölüm içinde hem varoluşu hem de hiçliği barındırıyor. 

Neden mi yazıyorum? 

Bizler çok konuşan, az okuyan bir toplum yapısının çekirdeğinden gelen konuşmayı, tartışmayı zamanı öldürmeyi çok iyi beceren bir toplum karakterine sahibiz. Araştırmalara göre, akıllı telefon dediğimiz cihaza günde yaklaşık 300 defa bakıyormuşuz. Düşünsenize bu telefona bakarken hem beynimizin hem de gözlerimizin yardımıyla sosyal medyayı, dizileri, filmleri çok iyi takip ediyoruz. Sorduğum, sohbet ettiğim herkes eskiden kitap okuduğunu fakat şimdi fırsatı olmadığını gözlerinin ağrıdığını, baş ağrısı çektiğini, çocuklardan, geçim sıkıntısından zaman bulamadığı için kitap okuyamadığını söylüyor. Kitap okumadığımız için kalabalıklar içerisinde psikolojik yalnızlığı yaşıyoruz. Hiç düşündünüz mü acaba, yalnızlık neden bir lükstür? İnsanın kendi isteği ile yalnız kalması, iç dünyasında seyahate çıkması kişinin durup kendisini dinlemesine, keşfetmesine yardımcı olur. Çoğu insan kendi iç dünyasında yaşanan üçüncü dünya savaşından habersiz. Bir film repliği ne diyor: "Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız.." Belki de iç dünyasına yolculuk yapmış olsaydı yanlış bir kalpte, yanlış insanlara aşık olup, yanlış insanları dost bilmeyecekti. 

Bence son günlerde herkesin yaşadığı postmodern adını verdiğimiz bu toplumda sıklıkla hissedilen güvensizlik, bağlanamama, inanamama duygusu, insanı hızla yalnızlık çıkmazına sürüklüyor. Bu durumdan olsa gerek kişi kendisini bu tür insanlara karşı izole ediyor, ilişkisini kesmese bile mesafe koyuyor. Doğru değil mi? Bazen insanın kendi kendine konuşması, bir insanla konuşmasından daha iyidir fikri hakim oluyor. Anlatmaktan çok, iyi bir dinleyici olan insanın kendisidir. Sorunlar, sıkıntılar her şeyden önce içinde yaşadığımız şeylerdir, üstünde sistemli olarak kafa yorduğumuz şeyler değildir. Yani düşünerek, çözüm önerileri getirilerek kolayca halledilebilir gibi görünen dertlerimiz aslında bizi var eden unsurlardır. Varoluşumuz üzerine kafa yorma zorunluluğu, çeşitli sebepler, problemler insanın varlığının delilidir. Burada dertler, sıkıntılar üzerine yaptığımız tecrübe varoluş yönünden kendi öz varlığımızı anlamamıza yarar.  

Neden mi yazıyorum? 

Belki de bunun için yazıyorum; insanın yalnızlığının, dertlerinin, ruhuna yansımasını en güzel şekilde anlatmak istiyorum. İnsan duygusal sarhoşluk içerisine girdiği, düşünmeden kendisiyle, dertleriyle boğuşuyor olması yüzünden sadece kendisiyle konuşup dertleşir. Melankolik kahkahalar ve gözyaşları, içindeki yalnızlık fırtınasının getirildiği endişelerini, geçmişte ve şimdi hissettiği dertleri ile baş başa kalma duygusu umutları alıp bilinmeyen diyarlara götürür. Duygusal yalnızlık sarhoşluğunun içine düşmüş, bunun bir sonucu olarak hayatımdaki nasıla yanıt vereceğimi bilemez hale gelmişim. Serin bir kafam, sıcak bir kalbim, ümitsiz acılarım, derin hislerim, ani duygularım ve dürtülerim. Zayıflığın korkusuydu benimkisi, içime çektiğim acılarım. Izdıraptan daha derin anlamlar bulabilen, dertler, hasret duyguları yoğunlaştıkça gece gelmek bilmeyen problemlerim. İçime attığım kederlerim, ağlamaktan yorgun düşüp kapanan gözlerim. Ve gecenin karanlığından, sevdiğimden, dostlarımdan ayrı kalmış, saf düşler, geride dertler ile bir de gelmeyen uykum. Gece ne kadar da acımasız, vurdumduymaz hain ve karanlık! Sanki yeniden bir tohum gibi toprağa, toprağın karnına düşer gibi, içimde ufak bir korku belirtisi gibi dertlerim aklımda. O yüzden yazıyorum. Telefondan veya aklınıza gelebilecek zamanımızı çalan her şeyden vazgeçin demiyorum ama bir denge kuralım. Elbette internet, sosyal medya yerinde kullanıldığı zaman çok güzel mecralar. Fakat biraz da kitap okuyalım. İnsanların televizyonlarda, haberlerde, tartışma programlarında söylenen aynı şeyleri dost muhabbetlerinde tekrarlamayalım. Bunu yapacaksak kendi duygu ve düşüncelerimizi ifade eden, bize ait olan düşünceleri kullanalım. Bunu da ancak kitap okuyarak kolayca yapabiliriz. İnsan gerçeği, hakikati, ancak kalabalıklardan kendini ayrı tutarak bulabilir. Yalnızlık, insan varoluşunun kalbidir… 

Kişi kendisiyle baş başa kalabildiği sürece yalnız olabilir. Yalnızlığı sevmeyen insan özgürlüğe kavuşamaz, iç dünyasıyla yüzleşemez. Varoluşun en temel taşıdır yalnız olabilmek. Yalnızlık, insan yaşamının en önemli ögesi, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. Yalnızlık duygusunun bilincinde olan, başkalarını arayan başkalarıyla iletişime geçen, kendi varlığının başkasında olduğunu bilir. Bir başkasını arayan, bu özlemi çeken yeğâne varlık insandır. Ben yalnız değilim çok mutluyum çünkü binlerce dost bildiğim kitabım var. Benim yazmamın nedeni, teşbihte hata olmaz misali, bir köpeğin ya da bir kedinin kendi yarasını iyileştirmek için yalaması gibi. Belki de ben iç dünyamda yaşadığım şoven baskıcı duygu düşüncelerimi iyileştirmek için yazıyorumdur, olamaz mı? Kitap okumak, insani ilişkilerin, saygının, sevginin, iç dünyamızdaki düşsel varlığı fark etmemize yarar. İşte bu yüzden yazıyorum; iç dünyamdaki  varlığımı bana kendimi yansıtan içsel bir aynadaki kişiyi yani beni anlamama yardımcı oluyor. İnanın ayna sizlere hayattaki en önemli varlığın sen olduğunu sessizce fısıldar. Siz, "Ayna ayna söyle var mı benden daha değerlisi" diye sorduğunda, "Sensin, sen değerlisin” olur cevabı.

Neden mi yazıyorum?

Hayatın anlamını, var oluşunun aslını anlamak için. Yazmak içindeki dünyanın dışa yansımasıdır. Yazmak, düşünülen, hissedilen, öğrenilen her şeyin zamana inat, evrende var oluşuna sonsuzlukla cevap vermektir. 

Yazarken düşüncelerimi, görüşlerimi kendimle konuşuyormuş gibi anlatmak istediklerimi dile getiriyorum.

Ve yazdıklarımı paylaştıkça mutlu oluyorum…