Yatma kurban olayım

Yatma kurban olayım

6 Mart 2021 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Uğur Türe (ugurture@gmail.com) 

Sanırım, Bülent Akyürek bir kitabında “yatay olan dikey olana muhaliftir” gibi bir metafor kullanmıştı. Ve yatanın “ayaktayken bana bir su getir” diyerek ayakta olana emretmesi üzerinden hareketle, ülkemizde ayakta olanların yatanlara hizmet ettiğine dair bir benzetme yapmıştı. Öyle hatırlıyorum ama geçmiş zaman, değilse bile öyle kodlamış hafızam.  

Bu "yatma" meselesi/sevgisi adeta toplumsal varoluşumuzla ilişkilidir. Mesela, askerde bir hemşehrisi subay sayesinde “paso yattığını” anlatıp övünen onlarca insan gördüm. Yaptığı “işten” bahsederken “akşama kadar yatış abi” diyen ve bunu bir sevinç kaynağı olarak gören adamlara çok rastladım. Eğer kendisinden daha çok yatanlar varsa veya “iş” yerinde öyle bir birim varsa “yatmak” için kendisini o birime attırana kadar öpmediği el, çalmadığı kapı bırakmayan tiplere çok rastladım.

“İşi bileceksin işe gitmeyeceksin”, “uyanık olacaksın her şeye atlamayacaksın” gibi bilgece tavsiyeleri bolca duyarsınız. “İş olunca sıvışıp yemek bulunca girişeceksin”, yemeği kim hazırladı filan gibi şeyleri de dert etmeyeceksin, hazırlayanlar yine muhtemelen masada yer bulamamış “ayakta” kalmışlardır.  

Yatmayıp ayakta olanlarsa sadece “çıkmaz bir iş olunca” riskli ve angarya bir konu gündeme gelmişse hatırlanır. Böyle durumlarda bütün gözler onlara bakar, bütün diller onun ismini söyler. Belki ortamlarda onlardan bahsederken “çok özverili, çalışkan, üretken bir arkadaş” denir ama bunu diyenlerin yani yatanların zihin dünyasında onlar/ayaktakiler esasen “keriz” veya “salak” olarak işaretlenmişlerdir. Kurumlar, şirketler ve hatta büsbütün bir kamu yönetimi aygıtı çökmüyorsa bu “salaklar” sayesindedir.  

Ayaktakiler, yatanların da işlerini gördüklerinden eyyama, goygoya, el etek öpüp kırk takla atarak “daha iyi yatacakları” bir makama mabatlarını yerleştirmekle ilgilenmezler. Zaten o işlere harcayacak ne enerjileri ne zamanları ne de buna niyetleri vardır. Bu yüzden kariyerleri boyunca hep ayakta olmalarına rağmen çoğunlukla dikey yönde değil oldukları yerde dairesel hareket ederler.   

Yatanların gözü sürekli çevresini tarar. “Acaba benden daha çok yatan var mı?” ya da yere karşı aldıkları paralel pozisyonları fark edilmesin diye. Sürekli birilerini işaret ederler. “Adamlar yatışta abi” diye başlarlar söze. “İtfaiyeciler mesela abi. Yatıyorlar, bir yangın çıkacak da bunlar söndürecek”, "Öğretmenler yılın yarısında tatildeler, yatıyorlar abicim”, “Doktorlar rahat, yaz reçeteyi gönder sonra gelsin maaş, döner sermaye”, “KİT’ler de çalışan işçiler akşama kadar yatıyorlar. Özelleştireceksin, koyacaksın kapının önüne kardeşim.” Yatanların konusu hep yatmak ve yatanlar üzerinedir. Bitmek bilmez bir yatanlar listesi çıkartır ayak üstü sana. Bir çay ocağına otursa çay içmek için servis edilen çayları hesaplar, esnafın şak diye yıllık cirosunu, kârını bilançosunu çıkarırlar. 

Elbette algısı bu kadar çevresine yönelmiş biri ayakta değildir, meşgul olmayan biri olmalıdır yatan veya oturan biri olmalıdır. Aslında her yatan derin bir şüphe içindedir “Acaba şunlar benden daha çok mu yatıyor?” diye. O yüzden memleketimizde işler çok sayıda yatanın “potansiyel” enerjisi üzerinden dönmez. Aksine az sayıdaki ayaktakinin “yüzü suyu hürmetine” döner. Dönebildiği kadar. Yani “çalışanların” çoğunun en saygı gösterdiği kuvvet “yer çekimi kuvveti”, en saygı duyduğu ve uyum sağladığı kanun da “yer çekimi kanunudur.” 

Neyse, yazı uzadı sanki uzun yazdık diye ödül mü verecekler. Abi hazır ayaktayken şu yazıyı yazı işlerine Cenk Bey'in masasına bıraksana...