Yaşamak aşktır...

Yaşamak aşktır...

8 Eylül 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Yaşam, insan tarafından ilk çağlardan günümüze en çok sorgulanan, anlamlandırılmaya çalışılan olgulardan birisi. Birçok filozof yaşamın gerçekten yaşanmaya değip değmediğini düşünmüş. 

Felsefe dışında psikoloji gibi birçok bilim dalının yaşam ile ilgili fikirleri, tartışmaları günümüzde halen güncelliğini korumakta. Yaşamın anlamı insanın çevresini, kendisini sorgulaması, toplumsal yaşama, öznel inançlara, maneviyata, mesleğine, eğitimine toplumsal ve cinsiyet bakış açılarına göre şekillendirmektedir. Günümüzde kapitalist, neoliberal politikalar, yeni teknolojik olanaklar sayesinde kitle iletişim araçları yaşamın içindeki anlamı zayıflatmış, cılız hale getirmiştir. 

Nietzsche’nin diliyle, düşünceleri ile söylemek gerekirse, yaşama sanatı insanca varoluş, iyinin, kötünün dışında, ötesinde aranmalıdır. Lawrence yaşama sanatını “Yaşam ve aşk, yaşam ve aşktır” diyerek açıklamaya çalışmış.  

Bana göre insan yaşamı, içinde bulunduğu toplumu değiştiremiyorsa sıkıntı vardır. Kişide insanlara yönelik sevgi ve yakınlık duyguları zayıflar. Bu durum kişide insanlara karşı, güven eksikliği ve kırılganlığın belirtisidir. Bu kişi hayatta asla mutlu olamaz. Hayatı sorgulayarak yaşamak gerekiyor. Sokrates`in dediği gibi, "Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez." Bu hayata anlam yükleyen ise yaşamın nitelikli olmasıdır. Tabii ki insan, yaşadığı hayatı ve bu hayatın temel değerlerini sorgulamalıdır. Hayatı bütün özellikleriyle düşünen, onu sorgulayan mutlu olur. Yaşamla ilgili görünen görünmeyenleri sorgulayan insan erdemlidir. Yaşam her şeyi içine alır ama yaşam da zamana sığar. 

Yaşam insanın kendisiyle ilgili olumlu fikirlere sahip olmasıdır. Yani psikolojik, biyolojik, fiziksel, bilişsel, zihinsel, toplumsal, kişiler arası ilişkilerde, sosyal, kültürel, ekonomik olarak kişinin kendini iyi hissetmesi durumudur. İnsanın yaşamın anlamını sorgulaması ve yaşadığı süreyi anlamlı hale getirebilmesi, verdiği yaşam mücadelesi, yaşamını anlamlandırma çabası onu diğer canlılardan da ayıran bir özelliktir. Kısacık bir hayatta çok zor olsa gerek. 

Yaşamın anlamı bilhassa, insanların arkasından gidebileceği idealleri, değerleri, tutkuları, hedefleridir. Bu hedef, tutku ve idealleri meydana getirerek bu değerlere sahip çıkmakla oluşur. Yaşamına anlam kazandırmak isteyen birey hayatında ya bir hedef ortaya koymalı ya da olumlu bir ruhsal durum meydana getirmelidir. Yaşamın anlamını, varoluşun özünü oluşturan değerlerin yok edildiği, kutsal olan her şeyin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Yaşam özünü var oluşun bilişsel, zihinsel, ruhsal, yönünü kaybediyoruz. Farkında mısınız; bu içinden çıkamadığımız gelip geçici hayat bize verdiği maddi, manevi her şeyi mutlaka geri almak için veriyor. Bunun bilincinde olan düşünürler hayatın anlamını kendi bakış açıları ile sorgulamış. 

Hayat, iyi şeyler değerini iyi ideasından alır. Benim anladığım bilgiye iyi bir yaşamla, yaşama da iyi bir bilgi ile ulaşabiliriz. Bu hayatta tüm sorgulamaları doğru yaptığımız sürece hedefe ulaşır mutlu oluruz. Kiniklere (Kinizm) göre doğayla uyum içinde erdemli bir yaşam sürmek yaşamın anlamıdır. Kesinlikle insan doğaya uygun olduğu sürece mutlu olur, huzuru yakalar. Diğer canlı türleri doğaya uygun yaşadığı için yaşamla ilgili herhangi bir anlam arayışı içerisinde değiller.  

Nietzsche hayatın objektif  bir anlamının olmadığını söyler, "Yaşam sonsuz tekrar edilen bir hiçliktir" der. Arthur Schopenhauer için de hayat boş bir şeydir: “Hayat ciddi değildir, insan yaşamı abartıyor.” Buda’ya göre "Hayat acılara göğüs germe, bir katlanmadır. Hayat acılarla doludur ve mümkün olduğu kadar doğal, sade yaşanmalıdır." Ludwig Wittgenstein, "Doğal olarak yaşanan hayatta yaşama herhangi bir anlam yüklenemez’’ der. Hayata dualist açılardan bakarak acı ve hazzı görerek insan mutluluğu böyle yakalayabilir. Hayatın kendisi en büyük mutluluk prensibi olarak karşımıza çıkar. 

Viktor Frankl “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabında, “İnsan yaşamı, yaşama anlam vermektedir. Yaşamı anlamlı, uyumlu hale getirmek, hayatın içini belli amaçlarla doldurmak için insanın yaşama karşı motivasyonunu arttırır" der.

Demek istediğim, hayat insana acılar verirken bile bir anlamı, önemi vardır. Zaten amaç yaşam içerisinde mutlu huzurlu olma çabasıdır. Yaşamla ilgili evrensel, global diyebileceğimiz bir anlam yoktur.

Alfred Adler’e göre yaşam bütününe hizmet etmektir. Yaşama anlam veren toplum içinde yaşayan birey toplumun bir parçasıdır. Yaşam sadece tek bir insan için önem arz etmez, toplumun tamamına yönelik olduğu sürece mutluluk verir. İnsan sadece kendisine yönelik değil, topluma yönelik bir şeyler yaptığı sürece hayatı anlam kazanır. 

Albert Camus, “Hayatın anlamı en önemli meseledir.” der. Camus'ye göre hayata verdiği değer süresince yaşam değerini korur. Hayata katlanamama sorunu en büyük sorundur. Yaşam amacı olduğu sürece değerlidir. Yaşamın amaçsızlığı onu değersiz hale getirir. 

Yaşamın değeri, önemi, insanın amaçlarından beslenir. Bu duygu düşüncelerle hayata karşı insanın amaçlarına ulaşma isteği hayata karşı motivasyonunu artırır. Eğer insan hedefe ulaşırsa hayata bağlayan yollar, amaçlar biterse ulaşılacak yol biter. Bu yolda hayatın anlam arayışının bitmesi yaşamı bitirir. Benim için, inanın bu dünyanın kendisinin bilinen anlamı bana hiçbir şey ifade etmediği gibi benim dışımda yaşayan herkes için ben de bir anlam yüklüyorum. Evrenin ontolojik varlığı, var oluş anlamı, bilmediğimi öğrenmek bana yaşamın anlamını öğretiyor. 

Son olarak şunu ifade etmek isterim: Hayat insanoğluna verilmiş, kendi isteğimiz dışında bir dünyaya gelmişiz. Ama bu yaşam içerisinde dünyaya gelişimizi, annemizi, babımızı, ırkımızı, cinsiyetimizi seçme şansımızın olmadığı, başlangıç ve bitiş çizgilerini kendisi belirleyemediği bir süreç. İşte bu süreçte insanoğlunun, evreni, yaşamı kavraması zor olsa gerek.