Yakın tarihin ışığında Afgan manevraları

Yakın tarihin ışığında Afgan manevraları

22 Ağustos 2021 Pazar  |   MG Özel

Hazal Yalın

İlkin, Rusya’nın Afganistan siyaseti ve olası eğilimler ile ilgili bir yazı yazmayı planlamıştım; bu yazıda dışişleri ve savunma bakanlığının sergilediği farklı eğilimler üzerinde durmayı da amaçlıyordum. Yazının çerçevesi şöyle olacaktı:  

ABD ve NATO’nun görülmemiş bir rezalete dönüşen çekilmesi, stratejik değil taktik bir yenilgi; bu rezalet, bölgede kalıcı bir istikrarsızlık odağı bırakmak, Güneydoğu Asya’da İran, Rusya ve Çin’i çevreleme çabasını artırmak, böylece Orta Asya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerini nüfuzu altına almak, giderek de sömürgeleştirmek amacını güdüyor.  

Gelişmelere Rusya’da yapılan yorumlarda bana kalırsa genellikle iki farklı eğilim dikkat çekiyor. Rusya Dışişleri, özellikle Putin’in Afganistan özel temsilcisi Zamir Kabulov’un açıklamalarında görüldüğü gibi, bu durumdan azami menfaat elde etmeyi, bu amaçla Taliban’la uzlaşma dahil bütün vasıtaları kullanmayı amaçlarken, Savunma Bakanlığına yakın kaynaklarda ise, Şoygu’nun geçen 28 Temmuz’da Tacikistan’da yaptığı açıklamalarda görüldüğü gibi, mevcut durumun Rusya için apaçık bir tehdit olduğu vurgulanıyor.  

Keza, bu tehdit algısı, çoğunlukla iktidar partisinin yerel organlarında yönetici pozisyondaki emekli askerlerde de yaygın bir şekilde görülüyor.  

Gelinen noktada, tehdidin esas hedefi olan İran, Rusya ve Çin’in, Taliban ile ABD arasında 2018’de Doha’da yapılan ve Birleşmiş Milletler (BM) belgelerine de giren görüşmeleri uluslararası hukuk açısından temel alarak Taliban devletini ve hükümetini tanımakta diğerlerinden geri kalmayacakları anlaşılıyor. İran açısından bu tahmin edilebilir bir sonuç. Çin açısından, daha 1980’li yıllarda Sovyetler Birliği’ne ve Necibullah hükümetine karşı mücahitleri silahlandırdığı düşünülürse, normal bir sonuç. İdeolojisizleştiğini ve dış siyasette pragmatizmi esas aldığını vurgulamaktan çekinmeyen Rusya açısından ise, Sovyetler Birliği ile siyasi açıdan da devamlılık göstermesine rağmen, utandırıcı bir sonuç.  

Bunda, Rusya’nın, tıpkı Sovyetler Birliği’nin ikinci devresinde olduğu gibi, ilişki kurduğu ülkelerde muhalefete uzak, sadece iktidarı meşru kabul eden diplomatik tarzı da rol oynuyor. 

Bununla birlikte, hiç değilse Putin’in Merkel ile son görüşmesindeki sözlerine kulak verilirse, Kremlin’in bu şekilsiz pragmatist tutumu görece makul bir yere çekmeye çalıştığı anlaşılıyor. Putin, Afganistan’ın dağılmayacağını “umduğunu” ve ülkede istikrar istediklerini söylüyor; bununla birlikte “militanların çevre ülkelere mülteci kılığında sızmalarından” endişeli olduklarını da vurguluyor. 

Kuşkusuz, bu üç ülkenin de kucaklarına bırakılan bomba karşısında başka türlü davranamayacaklarını ileri sürmek mümkündür ve doğrudur; gerçekten de bu terör çiftliğini yok etmeyi başaramadıkları ve başaramayacakları, üstelik de zaten zayıf bir ulusal birliğin kırılgan çekirdeğinin de emperyalizm tarafından elli senedir bütünüyle parçalandığı, dolayısıyla bu haydut çetesinin görünür hiçbir alternatifinin bulunmadığı şartlarda tehdidi mümkün olduğunca uzak tutmak için diplomatik ilişki kurmak da dahil her şeyi yaparlar. Ancak ABD’nin eseri olan bu çiftlik, kim ne yaparsa yapsın, ABD’nin aracı olarak kalacaktır; son yarım yüzyılın bütün renkleriyle Sünni İslamcı gericiliğinin Afganistan’ı odağına koyan tecrübesi, “acaba” diye sormaya gerek bırakmayacak kadar açıktır. Ne var ki bu ilişkiyi kurmakta gösterilen iştah, eğer hâlâ kaldıysa, yerkürenin şurasında yahut burasında bu üç ülkeye duyulan güveni de kökten sarsacaktır.  

Emperyalizm işbirlikçiliğiyle yükselmiş bir gericiliğin iktidarını kaçınılmazlık karşısında kabul etmekle, bu gericiliği meşrulaştırmak, birbirinden kökten farklı şeylerdir. 

Diğer ülkeleri tartışmaya hiç gerek yok; her şey bir yana yarım asırlık Afgan tecrübesinden sonra bu felaketin başlıca faillerine güven duyan kaldıysa, onlara söylenecek bir şey de yok.  

* * * 

Ancak bütün bunları ayrıntılandırmak yerine, trajedinin kökenine, Afganistan’ın Sovyet birlikleri çıktıktan sonraki yakın tarihine bakmak daha önemli olabilir. Böyle bir analiz (ne tuhaftır ki) neredeyse hiç yapılmadı; oysa bu, Afganistan’da ve bölgede mevcut dinamikleri kavramak için çok gerekliydi. 

Bu nedenle, V. M. Toporkov’un “Afganistan: Krizin Kaynaklarında Sovyet Faktörü” adını taşıyan önemli çalışmasının son bölümünü (dipnotlardaki kaynakçalar hariç) eksiksiz çeviriyorum. [1] 

Toporkov’un çalışması 2014 tarihli. Kendisi 1985-1988 arasında Afganistan’da bulunmuş, tümgeneral, hukuk doktoru ve FSB Akademisi’nde profesör. 

Dikkatli okur, bu çeviriden, Sovyetlerin ve bugünkü Rusya’da askeri çevrelerin Afgan meselesine yaklaşımı hakkında açık bir fikir edinecektir; bununla birlikte Toporkov’un çalışmasının, Necibullah rejiminin yıkılmasının başlıca sorumlusu olarak Gorbaçov ve Yeltsin siyasetlerini gördüğünün altını bir kez daha çizmeye değer.  

* * * 

Afganistan’da iç çatışmanın devamında ve Başkan Necibullah hükümetinin siyasi arenanın dışına çıkmasında dış faktörlerin rolü 

1. Afganistan Cumhuriyeti hükümetinin varlığı için Sovyetlerin askeri-teknik ve diğer yardımlarının önemi 

Sovyet kıtalarının bulunmadığı şartlarda Afganistan’da siyasi-askeri durum bir iç savaşın bütün işaretlerini taşıyordu. Savaşan taraflara dış güçler tarafından desteğin devam etmesi de bunlar tarafından kendi pozisyonlarını korumak ve tahkim etmek için kullanılıyordu. Mücahit grupları, Sovyet kıtaları olmaksızın ayakta kalan Necibullah hükümetini devirmek ümidiyle ülkenin başlıca şehirlerini kontrol altına almak için askeri operasyonlarını sıklaştırmışlardı.  

Sovyet kıtalarının çıkışının arifesinde, askeri personel ve silah kapasitesi bakımından, Afganistan’da, pek çok Orta ve Yakın Doğu devletinin ordularından üstün bir silahlı kuvvetler yaratılmış bulunuyordu. SSCB’nin yaptığı her tür yardım sayesinde iktidardaki Afganistan Demokratik Halk Partisi (ADHP) 329 bin mevcutlu bir silahlı kuvvetlere sahip bulunuyordu; bunun 165 bini ordu, 97 bini İçişleri Bakanlığı [polis-H.Y.], 57 bini de Devlet Güvenlik Bakanlığı [iç güvenlik ve istihbarat-H.Y.] idi. Bunların bünyesinde 1568 tank, 828 askeri personel taşıyıcı, 4880 top ve havan, 140 savaş uçağı ve helikopter vardı. 

Bununla birlikte ülkede devam etmekte olan savaş Afganistan Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerinin eksilen kaynaklarını devamlı olarak tamamlamayı gerektiriyordu. Afganistan bu kaynaklara sahip olmadığından, Başkan Necibullah Sovyet temsilcilerine düzenli olarak ordu, İçişleri Bakanlığı ve Devlet Güvenlik Bakanlığı tarafından somut olarak ihtiyaç duyulan yakıt, silah, cephane ve erzak listeleri sunuyordu. Bu başvuruları SBKP MK Politbüro’da özel bir komisyon tarafından inceleniyor ve genel olarak da eksiksiz karşılanıyordu.  

Sovyet kıtalarının ayrılmasından sonra bir ay bile geçmeden Afgan mücahitlerine yardımın kesilmediği ve Pakistan, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerin Cenevre Mutabakatını yerine getirmedikleri açıkça ortaya çıkmıştı. SSCB yönetimi bu şartlarda, Afganistan Cumhuriyeti’ne tekrar silah sevkiyatına başlamaya karar verdi. SBKP MK’nin 12 Mart 1989 tarihli kararnamesiyle, Kabil’e yoğun bir “hava köprüsü” kuruldu. Ağır nakliye uçakları Afganistan’a silah ve diğer yükleri taşıyorlardı. Sevkiyatın boyutunu şu sayılar verecektir: mart ayında 2150 Şmel alev makinesi, 24 savaş uçağı, yakıt eklentileriyle birlikte 44 roket, 600 ton uçak yakıtı, 2 bin ton un ve diğer şeyler gönderilmişti. SSCB Savunma Bakanlığı Birinci Yardımcısı M. Moiseyev, SBKP MK’ye sunduğu raporlarında, 1989’da sadece SSCB Savunma Bakanlığı kaynaklarından Afganistan Cumhuriyeti’ne toplam 2,5 milyar ruble tutarında askeri yardım gönderildiğini yazıyordu. 1990’da da 1,4 milyar ruble tutarında sevkiyat planlanıyordu. 

Afgan yöneticilerinin talepleri arasında ülkeye Sovyet askeri personel ve uzmanlarının gönderilmesi de vardı. Bu talepler de inceleniyor ve mümkün olduğunca karşılanıyordu. Sovyet kıtalarının ayrılmasından sonra bile Sovyet-Afgan araç kollarında gönüllü Sovyet sürücüleri, Kabil’e ve Afganistan’ın diğer şehirlerine yük taşımaya devam ediyorlardı. Sovyet kıtalarının çıkmasıyla birlikte sayıları azaltılan askeri danışman ve uzmanların sayısı, 1989 martında üç katına çıkmış ve 110’u bulmuştu. SSCB bu sırada Afgan tarafına R-17 taktik füze kompleksleri de vermişti; aynı yılın kasım ayında ise bunlara Luna-M taktik füze kompleksleriyle 100 füze daha eklendi. Türkistan Askeri Bölgesi 720. tatbikat merkezinde de 400’den fazla Afgan askeri personel, yeni gereçlerin kullanımını öğrenmek üzere hazırlanmıştı.  

Şu sayılar, Sovyetler Birliği’nden yapılan sevkiyatın rejim için taşıdığı önemi göstermektedir: 1989’da Afganistan’ın 5,5 milyar dolarlık dış borcunun yüzde 89’u SSCB’ye idi. Aynı yıl bütçenin gelir kaleminin yüzde 47’si de dış finansman kaynaklarından hesap ediliyordu. Mücahitlerin askeri faaliyetlere giriştiği günlerde hükümet acil yardıma ihtiyaç duyduğunda, sadece 1989’da 6 gün boyunca Kabil’e karayoluyla nakliye kollarından başka 159 Sovyet nakliye uçağı seferi de gerçekleştirilmişti. 16 Mart 1989’dan 11 Haziran’a kadar düşman gücünün yoğunlaşması üzerine bunların üslerine 400 R-300 taktik füze fırlatılmıştı. Afganistan Cumhuriyeti ordusu, İçişleri Bakanlığı kuvvetleri ve Devlet Güvenlik Bakanlığı birlikleri tamamen Sovyet silahlarıyla donatılmışlardı; bunlar arasında nakliye ve avcı uçakları, orta sınıf da dahil füzeler, nakliye araçları, toplar, hafif piyade silahları ve cephane de bulunuyordu. Özellikle füzelerin kullanımı büyük etki yaratıyordu. Bunlar, hükümet kuvvetleri üzerinde derin psikolojik destek uyandırıyordu. Füze sevkiyatı daha sonra da sürdü. 1990’da Afganistan Cumhuriyeti ordusu 500 adet R-17 füzesi daha aldı. 

Necibullah hükümetinin milli uzlaşmanın gerçekleştirilmesine yönelik siyasi tedbirlerine askeri nitelikli tedbirler de eşlik ediyordu. Rejim bu suretle hasımlarını kısa bir sürede, iktidarı gerçek anlamda paylaşmaktan ziyade barışa zorlamaya çalışıyordu. Necibullah, SSCB’den askeri ve teknik yardım almaya devam ederken, mücahitleri askeri anlamda yenilgiye uğratma ümitlerini de kaybetmemişti; ne var ki hasımları da Sovyet kıtalarının ülkeden çıkmasından sonra başarı kazanacaklarını umuyorlardı. Mücahitler, Necibullah hükümetiyle mücadele yollarından biri olarak, ülkenin şehirlerini ve başlıca arterlerini ablukaya almayı seçmişti; böylelikle erzak ve yakıt problemi ve bu suretle halkta hoşnutsuzluk yaratmayı amaçlıyorlardı. Ordu ve devlet işletmelerinde firarların, rejimle işbirliği içindeki kişilere yönelik terörist eylemlerin sayısı artmıştı. Afganistan Cumhuriyeti silahlı kuvvetleri bünyesinde de muhalefetin propagandası yoğunlaşmış, bu da kimi zaman hükümet birliklerinin ve kıtalarının firarlarına ve mücahitlerin tarafına geçişlerine yol açıyordu.  

Sovyet askeri uzmanlarının değerlendirmelerine göre Afganistan Cumhuriyeti silahlı kuvvetleri, Sovyet kıtalarının çıkışından sonraki bir yıl boyunca “muhalefetin silahlı birliklerine esas itibariyle başarılı bir şekilde karşı koydu ve ... aslında bahar ve yaz seferlerini de kazandı ... elindeki toprakları tuttu ve bir dizi bölgede de pozisyonunu ve devlet iktidarının etkisini genişletti.” 

Afganistan Cumhuriyeti silahlı kuvvetler komutanlığının mücahitlerin geri püskürtülmesine yönelik seferberliğinde başlıca rolü Sovyet askeri danışmanları oynamıştı. Bunların dolaysız katılımlarıyla 1990 nisan-haziran ayları arasında “Pagman Vadisi” denen bölgede durumu tesis etmek için büyük bir operasyon örgütlendi, yürütüldü ve başarıyla tamamlandı. Kabil’in 8-10 km yakınındaki tepeler, mücahitler tarafından daha 1985’te ele geçirilmişti. Mühendislik itibariyle iyi düzenlenmiş olan mevziler burada taarruz için köprü başı meydana getirmeye imkân veriyordu. Başkente yapılan atışların yüzde 60’ı bu bölgeden gerçekleştiriliyordu, bu durum da halk arasında güvensizlik atmosferi yaratıyordu. Mücahitlerin mevcudu 3500 kişi, 170 ağır silah ve havan, 80 füze bataryası, 150 hava savunma bataryası olarak hesap ediliyordu. Keza geri tepmesiz toplar, güdümlü Milan tanksavar füzeleri vb. de vardı. Mağaralarda ve yeraltı sığınaklarında gizlenmiş 45 depoda birkaç ay boyunca yoğun çatışmalar sürdürmeye yetecek kadar cephane ve erzak saklanıyordu. Bölgede savunmanın örgütlenme ve idaresini Pakistanlı ve Arap danışmanlar yürütüyorlardı.  

2. Silahlı muhalefete dış desteğin devamı ve Afganistan Cumhuriyeti’ne karşı askeri faaliyetlerin artırılması 

Afganistan uzmanlarının, ABD ve müttefiklerinin Cenevre mutabakatını yerine getirmedikleri şeklindeki değerlendirmeleri daha 1988 mayıs ayında, yani Sovyet kıtaları çıkmaya başlar başlamaz teyit edilmişti. ABD’nin İslamabad’da bulunan dışişleri bakanı G. Schultz, Afganistan İslam Partisi lideri G. Hikmetyar ile görüşmesinde, Necibullah hükümetinin bu en uzlaşmaz düşmanını açıkça desteklemişti: “Yaptıklarınızı takdir ediyoruz. ABD ve Başkan Reagan, size yardımda bulunmaya devam edecek.” Afgan “direnişine” ABD’den gönderilen sevkiyatları, Pakistan’ın arabuluculuğuna başvurmaksızın yapmaya başlamışlardı. Silahların sayısı artıyordu, buna da Pakistan-Afganistan sınırındaki ana arterlerden artık fiilen serbestçe geçen araç konvoyları tanıklık ediyordu. Örneğin 24 Mayıs’ta sayıları 200’ü bulan ve mücahitlere giden silah ve cephaneyle yüklü kamyon konvoyu, Pakistan’da Kurram bölgesinde iki sınır noktasından geçmişti. Muhalefetin 1988 mayıs ve haziran aylarında Celalabad’daki başarısızlığı, muhalefet liderlerinin uluslararası desteklerini artırma arzularını azaltmamıştı. O yılın eylül ayında mücahitlerin “geçici geçiş hükümeti” Afganistan’ın meşru hükümeti olarak kabul edilmesi talebiyle BM’ye başvurdu. ABD ve Pakistan bu başvuruyu destekliyorlardı, üstelik Amerikan yönetimi Amerikalı diplomat P. Thomsen’i Afgan muhalefetiyle ilişkilerde ABD’yi temsil etmesi için Peşaver’e göndermişti. Thomsen şöyle demişti: “Bizim siyasetimiz değişmedi. Sovyet kıtalarının çıkmasından sonra da, çıkmadan olduğu gibi kaldı.” Thomsen’in dediğine göre Necibullah Afgan meselesinin çözümü yolunda bir engeldi, bu yüzden mücahitlere yardım bundan sonra da devam edecekti. 

Sovyet kıtalarının Afganistan’dan çıkmasından sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde Necibullah hükümetinin düşmesinin yakın olduğu inancı güçlendi. Bu inanç, dışişleri bakanının Afgan işleri sorumlusu G. Schaefer’in açıklamasında yeterince güçlü bir şekilde ifade edilmişti. Schaefer, 11 Nisan 1989’da Temsilciler Meclisi Tahsisat Komisyonu oturumunda, Kabil rejiminin değişmesinin kaçınılmaz olduğunu, ama bunun ne zaman gerçekleşeceğine dair tahminde bulunmaktan kaçındığını söylemişti. Afganistan’da mücahitlerin kontrol altında tuttuğu bölgelere dair şahsi bilgisi, ABD milletvekillerinin, muhalefetin cumhuriyet hükümetine karşı koyacak gücü bulunduğu inancını sağlamlaştırdı, bunlardan bazılarını da Afgan direnişine aktif destek kampanyaları başlatmalarına yol açtı. Bu inanç, mücahitlerin 1989’daki ağır başarısızlıklarına rağmen yönetimdeki pek çok kişide azalmamıştı. ABD istihbaratı da, Afganistan Cumhuriyeti’ni askeri olarak yenme girişimlerinde ısrar ediyordu. 

Amerikalı siyasetçilerin, diplomatların ve askerlerin ziyaretleri, Afgan muhalefeti için zorlu 1989 yılında sıklaştı. Temmuz ayında General Schwarzkopf mücahit yöneticileriyle bizzat görüştü, onları bütün askeri birliklerini Kabil rejimine karşı daha başarılı bir mücadele için “Afgan ortak komutanlığı” altında birleştirmeye çağırdı. ABD’nin İslamabad’daki büyükelçisi R. Oakley, sık sık mücahitlerin gayrı resmi başkenti Peşaver’e gidiyor ve Afgan muhaliflerini destekliyordu. 

1989 yaz aylarında Stokholm’de yapılan Afganistan konulu Sovyet-Amerikan görüşmeleri, silahlı muhalefeti bir uzlaşma arayışı için Necibullah hükümetiyle görüşmelere zorlamak için şans olabilirdi. Ancak ABD bu konuda gerçek bir ilerleme olmasını, Afganistan konusunda SSCB- ABD görüşmelerine kesin olarak karşı çıkan Pakistan’ı bahane ederek bilinçli şekilde engelledi. 

ABD’nin Afgan muhalefetine yardımının boyutuna mücahitlerin kendileri de tanıklık ederler. Sovyet kıtalarının Afganistan’dan çıkmasının üzerinden 9 ay geçtikten sonra mücahit saflarında zafer kazanmanın mümkün olup olmadığı hususunda endişeler seslendirilmeye başlanmıştı. Mücahitler, Kabil’in Cenevre mutabakatına rağmen SSCB yardımıyla ayakta kaldığını düşünüyorlardı. Bu görüşe göre Amerikalıların tutumu Afgan direnişinin siyasetiyle örtüşmüyordu ve gerekli askeri yardımda bulunmayacaklardı. “Bu yardım, Mücahitlerin Necibullah’ı yenmek için biricik şansıdır.” Ama, Afganistan’ın iç meselelerine büyük devletlerin karışmasını durdurma yönünde ihtiyatlı sesler de vardı. 1989’da İran’da yapılan seminerin katılımcılarından birinin sözleriyle, Cenevre mutabakatı ve Sovyet kıtalarının çıkması, Afganistan meselesini çözmeyecekti. “Moskova, Necibullah’ı her açıdan desteklemeye devam ediyor. ABD şimdilik mücahitleri destekliyor. Bu dolaysız savaş senaryosu, oyunun sonunu öngörmüyor, çünkü yeni ve büyük bir oyun başladı.

Bunun önünde tarafsız Afganistan duruyor. ... Afganistan’daki taraflar (İslamcılar, komünistler) iç meselelerin çözümünü bu yoldan bulmalı, yabancı güçler karışmadan birleşmelidirler.” 

Afganistan Cumhuriyeti hükümetinin gösterdiği, silahlı muhalefete karşı koyma gücü, ABD yönetiminin gözünde Necibullah’ın ülkenin geleceğindeki rolüne dair, devlet başkanlığı seçimlerine katılma olanağına varıncaya kadar bir takım değişikliklere yol açtı, ama ancak Sovyet yanlısı rejimin devrilmesinden sonra şartı düşülmüştü. Bu şart, ABD’nin 1989-1992 arasındaki bütün Afgan siyasetini tayin etti. 

ABD’nin Afgan meselesindeki tutumunu Pakistan’ın yeni yetkilileri tamamen destekliyorlardı. Bu, Cumhurbaşkanı Gulyam İshak Han’ın 1989 şubat ayındaki beyanında açıkça ifade edilmişti; burada bir Afgan-Pakistan konfederasyonu fikrini dile getirmişti. 

Muhalefetin S. Mocaddedi ve A. R. Sayaf başkanlığındaki yeni “geçiş hükümeti”, ABD ve Pakistan’ın baskısıyla, Celalabad’ı ele geçirmek v kendisini Afganistan’da yeni iktidar olarak duyurmak hedefini önüne koydu. Şehrin etrafındaki mücahit birliklerinin sayısı 35 bin kişiyi buluyordu, bunlar arasında Arap ülkelerinden paralı askerler de vardı; ayrıca ellerinde 260 ağır silah ve 500 kadar havanla yüzlerce topçu füzesi bulunuyordu. Afganistan topraklarına Pakistan silahlı kuvvetlerinin düzenli ağır silahlarla donanmış birlikleri ve aşiret birlikleri de girmişti. Pakistan ordusun topçusu Celalabad’ı ağır bir ateş altına almıştı. Şehre her gün 5 bin top mermisi düşüyordu. Operasyonun başarılı olması halinde, muhalefet kendisini 13 Mart 1989’da yapılması beklenen İslam Konferansı Örgütü toplantısında Afganistan’ın resmi temsilcisi sayacaktı. ABD ve Pakistan’ın, mücahit hükümetinin olası “başkentini” ele geçirme operasyonuna ne yatırıp yaptığını, başarısızlığın ardından operasyonun organizatörlerine ve uygulayıcılarına yönelik yaptırımlar gösterir. Pakistan askeri (bakanlıklar arası) istihbarat idaresi şefi Korgeneral Hamid Gul ve altındaki 80 kişi daha görevden alındı. 

Ancak Afgan muhalefetinin sponsorlarının bu siyaseti de muhalefet liderlerini tatmin etmiyordu. Bunlar, çok daha kararlı eylem çağrıları yapıyorlardı; mücahitlerin geçici hükümetinin sadece Suudi Arabistan, Sudan ve Malezya değil, Pakistan, İran ve diğer islam ülkeleri tarafından da tanınmasını istiyorlardı. 

Mücahitlerin Celalabad’a taarruzunu Host, Kandahar, Kabil ve Salanga’ya da operasyonlar takip etti. Hükümet kuvvetleri bu saldırıları geri püskürttü, hatta bir dizi yerde kendi pozisyonlarını sağlamlaştırdı. Ama muhalefet beş bölgeyi (Kunar, Paktika, Bamian, Tahar, Kalisa) ele geçirerek kontrolü altında tuttuğu alanı genişletmeyi başarmıştı.  

3. SSCB’deki iç siyasi gelişmelerin Sovyet yönetiminin Afgan siyasetiyle karşılıklı ilişkisi

Necibullah’ın yeni siyasi çizgisi, onun, geleceğin devletinin siyasi sisteminde kalmaya, onda kendi tecrübesine uygun bir rol oynamaya ülkede barışın tesisine katkıda bulunmaya yönelik doğal arzusundan kaynaklanıyordu. Bunun imkânının olduğunu ise BM Genel Sekreteri’nın özel temsilcisi B. Sevan’ın faaliyetleri göstermektedir. Sevan, 1992 nisan ayında Avusturya’nın başkentinde Necibullah hükümeti de dahil olmak üzere Afganistan’daki bütün tarafların ve güçlerin katılımıyla ve bir “milli mutabakat” geçiş hükümeti kurmak hedefiyle konferans hazırlıyordu. B. Sevan bu çerçevede köktencileri konferans çalışmalarının dışında tutmanın yolunu da arıyordu. Böyle bir seçenek, SSCB-Rusya’nın Necibullah’a desteğinin devam etmesiyle birlikte, bölgede Rusya dış siyaseti için avantajlı askeri-siyasi şartların gelişmesine bir şans verebilirdi.  

Pek çok Afganistan uzmanının değerlendirmeleri de, bu sırada Necibullah hükümetinin muhalefetle mücadelede ayakta kalabilecek durumda olduğuna işaret eder. Tek bir şart gerekliydi: müttefiki SSCB’den (Rusya Federasyonu’ndan) desteğin devamı. Ancak Sovyetler Birliği’ndeki iç siyasi gelişmelerin istikameti, Afganistan Cumhuriyeti’ndeki rejim için hiç de iç açıcı beklentilere tanıklık etmiyordu. SSCB’de iktidarın en yüksek kademelerindeki durum hızla Necibullah’ın aleyhine değişiyordu. 1990’da SBKP MK Politbüro tarafından alınan karara uygun olarak Afganistan’a 1,5 milyar ruble tutarında askeri araç gereç, silah ve diğer şeylerin sevkiyatı planlanmıştı. Bu karar bütünüyle hayata geçmedi, zira SSCB Halk Temsilcileri Kongresi’ndeki malûm tartışmalar ve ülkedeki durumun ağırlaşması, bizatihi Sovyet devletinin varlığını tartışmalı hale getiriyordu.  

Sovyet yöneticilerinin 1985-1992 arasındaki siyasi beyanatlarının analizi, Sovyet toplumunun, dış siyasetin yeniden yapılandırılmasına yönelik stratejik bir anlayış var idiyse bile, bunun hayata geçirilmediğini gösterir. İç ve dış unsurların meydana getirdiği karmaşık bir kompleksin etkisiyle SSCB yönetimi, gelişen süreçleri doğru bir şekilde değerlendirmeyi ve devlet idaresinde düzeltmeleri zamanında yapmayı yetiştiremedi veya bunu yapacak kabiliyeti yoktu. Üç yıldan az bir sürede (1989-1991) Afgan siyaseti, Necibullah hükümetinin desteklenmesi teminatından bunun tamamen reddedilmesine varmıştı. 1989 ekim ayında SSCB Dışişleri Bakanı E. A. Şevardnadze, SSCB Yüksek Sovyet’inde şöyle diyordu: “Bizim için ne kadar ağır olursa olsun, Afgan halkına destekten vazgeçmeye ahlaken hakkımız yok. Bunu yapmış olsaydık insanlarımızın yaptıkları fedakârlıkları değersizleştirmiş olurduk.”  Afgan siyasetinin gözden geçirilmesi yolunda Necibullah hükümetinin kaderi açısından önemli bir adım da 1990 ocak ayında atıldı. SBKP MK  Politbüro, Afganistan komisyonunun lağvedilmesinin şart olduğuna karar verdi, zira “Afgan meselesinin siyasi çözümü çalışmaları, diğer bölgesel çelişkilerin çözülmesi için de karakteristik olan biçimler almıştır. Özel bir mekanizmaya artık gerek kalmamıştır.” Afgan konusu da Politbüro Silahlanmanın Sınırlanması Komisyonu’na ve Sovyetler Birliği ve Afganistan Hükümetleri Arasında İktisadi İşbirliği Daimi Komisyonu’na verildi. Bu karar Sovyet yönetimini Afgan konusuna temel bir önem göstermek zorunluluğundan fiilen kurtarıyordu. Bunun arkasından Sovyet bakanlıklarının da müttefiklerinin kaderine olan ilgisi azaldı.  

1991 Ağustos olayları (Olağanüstü Durum Devlet Komitesi kurma ve M. Gorbaçov’u devirme girişimi) SSCB ve Rusya yöneticilerinin Sovyet-Afgan ilişkileri hususunda görüşlerinin evrilmesini hızlandırdı. “1991 eylül ayında ABD Dışişleri Bakanı John Baker ve SSCB Dışişleri Bakanı Boris Pankov, Afganistan’da savaşan tarafların silahlandırılmasına 1 Ocak 1992’den itibaren son verilmesi mutabakatını imzaladılar.” [V. S. Hristoforov’tan iktibas.] Bu bağlamda, Suudi Arabistan, Pakistan ve diğer İslam ülkelerinden ve Çin’den mücahitlere yapılan desteğin devam etmekte olduğu göz ardı edilmişti. Necibullah’ı artık Sovyetler Birliği’nden başka hiç kimse destekleyemezdi. 

1991 güzünde bir Afgan mücahit heyeti, başlarında silahlı muhalefetin “uzlaşmaz kanadının” en tanınmış liderlerinden biri, B. Rabbani olduğu halde Moskova’yı ziyaret etti. Yapılan görüşmelerin niteliği, Afganistan’da savaşan güçler arasında bir uzlaşma arayışına değil, Sovyet-Rusya yönetiminin Necibullah’ı desteklemekten vazgeçme istikametine doğru ciddi bir şekilde meylettiğine tanıklık ediyordu. Rusya Başkan Yardımcısı A. Rutskoy, “Rusya’nın şimdiki yönetiminin Afganistan’daki Sovyet müdahalesinin sorumluluğunu üstlenmediğini” açıkladı. Keza, SSCB hükümetine Afganistan’ın iç işlerine her tür müdahalenin ve Necibullah’ın kukla yönetimine desteğin kesilmesi için baskı yapacağını” da söyledi. Afgan silahlı muhalefetinin SSCB’de kabulü, Afganistan Cumhuriyeti yöneticileri üzerinde son derece olumsuz bir etkide bulundu. 1992 ocak ayında Rusya Dışişleri Bakanı A. Kozırev, Başkan Necibullah hükümeti hususundaki tutumlarına kesin bir açıklık getirdi ve onu “aşırılıkçı” ve Afganistan iç çatışmasının barışçıl çözümü yolunda başlıca engel olarak andı.  

Necibullah’ın siyaseti elbette, “Sovyet faktörünün” etkisini hissediyordu, ta ki SSCB (Rusya) tarafından yapılan her tür desteğe son verildiği ve SSCB’nin dağıldığı bilgilerinin alınmasına varıncaya kadar. İktidardaki rejim kararlarını alırken Sovyetler Birliği’nin bir devlet ve müttefik olarak dünya arenasından kaybolmayacağı kanaatinden yola çıkıyordu. Bu düşünce, Sovyet parti ve devlet memurlarının çoğunluğunun, askeri uzmanların da aklına gelmiyordu. Tam da bu durum, Afgan yetkililerin belli bir bölümünün destek ve yardımın devam edeceği ümitlerini besliyor, ülkede barış  yolunda gerçekçi adımları atmaktan sakındırıyordu. Öte yandan Necibullah Afganistan’daki Sovyet kurumlarında görevlerin yerine getirilmesine yönelik tek bir yaklaşım da hissetmiyor, keza bunların, ADHP’nin iktidarda kalabileceğinden kuşkularını da görüyordu. SBKP MK, Dışişleri Bakanlığı, KGB, Savunma Bakanlığı da Afganistan Cumhuriyeti yönetimiyle tek, kesin bir çalışma çizgisi konusunda anlaşamıyorlardı; bu, Necibullah’ın yeni hatalar yapmasına yol açıyordu. 

Sovyet yöneticilerinin Necibullah hükümetinin hayatta kalabileceğinden duyduğu kuşkular daha Sovyet kıtaları Afganistan’dan ayrılmadan önce ortaya çıkmıştı: “20 Ocak 1989’da SSCB Yüksek Sovyet Prezidyum başkanının danışmanı V. V. Zagladin, SBKP MK Politbüro’ya bir mektubunda, Sovyet kıtalarının çıkmasından sonra Necibullah rejiminin tutunamayacağına dikkat çekiyordu. Afganistan’ın iyi komşuluk ilişkileri yürütülen bir devlet olarak kalmasını sağlamak için de birkaç yıl sonra bile olsa yeni rejimle normal ilişkiler kurulmasını öneriyordu.” [V. S. Hristoforov’tan iktibas.]  

Bu duyguları, Necibullah’ın baş askeri danışmanlığı görevinde bulunan V. Varennikov’un yerini almaya hazırlanan General M. Gareyev de gayet iyi hissediyordu. M. Gareyev’in her yurtdışına, bilhassa da Afganistan’a çıkışında Sovyet bakanlıklarında yaptığı çok sayıda buluşma ve görüşmeler, onda, “yürüttüğü misyonun kaçınılmaz bir çöküşe yazgılı olduğu” duygusunu şekillendirmişti. SSCB Savunma Bakanı D. Yazov bile general şöyle demişti: “2-3 ay çalış, sonrasına bakarız.” D. Yazov’un değerlendirmelerine göre Afganistan Cumhuriyeti’ndeki şartlar, Afgan yöneticilerinin kendi güçlerinden emin olmadığını gösteriyordu, zira Necibullah Sovyet kıtalarının bir kısmının ülkede bırakılması için ısrarla talepte bulunuyordu. Savunma Bakanı, Kabil’deki Sovyet temsilcilerinin yetkililere yardım etmekten ziyade eleştirdiklerini de vurgulamıştı. D. Yazov’un başlıca kaygılarından birisi de kimi askeri danışmanların Başkan Necibullah’a yönelik gizlemedikleri nefretten kaynaklanıyordu. 

Bu değerlendirme, Sovyet tarafının, kendi danışman ve diplomatlarının “halkçılarla” “parçamcıların” birbirlerine karşı muhalefetlerini fiilen cesaretlendirmek suretiyle, ve  iktidar partisinde ve Afgan devletindeki iç problemlerin devamına katkıda bulunduğunu teyit etmektedir.  

4. Sovyet kıtalarının çekildiği ve dış yardımın kesildiği şartlarda Başkan Necibullah’ın siyasetinde dönüşümler

Afganistan Cumhuriyeti hükümetinin mevzilerini tutmaktaki başarısına, SSCB’den yapılan silah sevkiyatından başka, Necibullah’ın Sovyet kıtalarının çıkışıyla birlikte otoritesindeki belirgin yükseliş de katkıda bulunmuştu. Ama Necibullah’ın adı, pek çok Afgan’ın gözünde, onun güvenlik organlarının yönetiminde bulunduğu 1980-1986 yıllarındaki baskıda oynadığı rol, Sovyet kıtalarının varlığı ve savaşın da devam ediyor olmasıyla birlikte anılıyordu. Bunlar, mücahit propagandalarında vurgulandığı gibi, Necibullah’ın gelecekteki devlet organlarına ve muhalefetle olası görüşmelere katılmasına engeldi. 1989 sonunda Milli Selamet Cephesi lideri S. Mocaddedi, özel bir görüşmede şöyle demişti: “Afganların milli gelenekleri … akraba ve yakınlarını öldürenlerle barışmasını imkânsız kılıyor … benim kabilemden 108 kişi öldü veya habersiz kayboldu, bundan da şahsen Necibullah ve onun adamları sorumludur. Onun partisiyle bir koalisyon olamaz…” Ülke halkının çok-etnisiteli ve çok-dinli yapısı, bütün siyasi güçler tarafından kabul edilebilir olan, sesine halk kitlelerinin kulak verebileceği bir aday arayışına yardımcı olmuyordu. Böyle bir adayın silahlı muhalefet liderleri arasından çıkması da başka bir problematikti. Bunların her biri, belli dini, milli ve sosyal sınırlarla kesin olarak tespit edilmiş kendi alanları üzerinde nüfuz sahibiydiler. Geylani, Macaddedi ve Nabi’nin “ılımlılarının” eski monark Zahir Şah’ın ulusal liderliğine yönelik önerilerde bulunma girişimleri de G. Hikmetyar ve onun taraftarları tarafından sertçe geri çevriliyordu. Durumunun zorluğunu bilen eski kral, Afgan meselesinin çözümü sürecine katılmasına yönelik kimisi ABD’den gelen tekliflere uzak duruyordu.   

Necibullah kamuya açık beyanatlarında, silahlı muhalefetle işbirliğine hazır olduğunu göstermeye devam ediyor, bu yolda yeni inisiyatifler de dile getiriyordu. Bunlardan birisi, bir “Afgan Barış Konferansı” toplayıp orada “Yönetici Konseyi” kurulması önerisiydi. Bu konseyin görevi, Afganlar için geleneksel en yüksek devlet organı olan “Loya Cirga”nın (kabile ve toplulukların en yüksek konseyi) toplanması çağrısı olacaktı.  Loya Cirga da anayasa, genel seçimler ve hükümet oluşturulması meselelerini çözecekti. Bu sürece BM temsilcilerinin Afganistan meselesiyle ilgili uluslararası bir konferans yoluyla katılımının temin edilmesine hazır olunduğu da ifade ediliyordu.  

Bu inisiyatifler esasen yapıcı bir amaç ihtiva ediyordu, ama ancak, çatışmanın bütün taraflarının, ABD, Pakistan ve bunların müttefikleri dahil olmak üzere samimi ilgisi şartıyla. Bu, tayin edici şarttı. 

Milli uzlaşma siyasetinin hayata geçirilmesi, durumun iyileşmesi istikametine doğru belli bir motivasyon sağlıyordu ama bu da ancak yerel seviyedeydi. Bilhassa da 1988-1989’da Herat vilayetinde. Buradaki başarılar, durumun belirgin şekilde iyileşmesine, İran’la iktisadi ilişkilerin canlanmasına, ülkedeki yönetimin otoritesinin pekişmesine yol açmıştı. 1990 temmuz ayında hükümet güçleri Celalabad önlerinde G. Hikmetyar’ın Afganistan İslam Partisi’ni bozguna uğrattılar, güzün de ülkenin güneyindeki, muhalefet birliklerinin kuşattığı Host şehrindeki ablukayı kaldırmayı başardılar. 

Ancak başkanın muhalefete ülkede barışın tesisi için işbirliğine yönelik kamuya açık beyanatlarına rağmen, bu beyanat ve devletin acil problemlerini çözmek için bütün kuvvetlerin katılımı yönündeki teminatlar, resmiyette kalıyordu. Ülkenin savunmasının örgütlenmesi meseleleriyle gene Afganistan Cumhuriyeti yüksek siyasi yönetimi ilgileniyordu. Bu olaylarda rol oynayan Sovyet yurttaşlarının en çok bilgi alanlarından biri olan General M. Gareyev, şöyle yazar: “Aslında kararlar, ADHP MK Siyasi Büro’sunda ve ADHP MK oturumlarında alınıyordu; savunma işlerinin idaresiyle ilgili günlük meseleler Silahlı Kuvvetler Komuta Heyeti Başkanlığı tarafından kararlaştırılıyordu. Komuta Heyeti Başkanı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanı, Necibullah’tı. Komuta heyeti bünyesinde şunlar vardı: Savunma Bakanı Tanay, İçişleri Bakanı Vatancar, Devlet Güvenlik bakanı Yakubi, ADHP MK sekreteri ve devlet sekreteri Karval, Genelkurmay Başkanı Delavar, Kabil Savunma Komutanı A. Ludin (1990’da General Azimi atandı), Hava Kuvvetleri Komutanı ve Hava Savunma Generali Kadır, ADHP MK Askeri Daire Başkanı Olyumi. Sovyet tarafından da genel olarak başkanın askeri işler danışmanı, Savunma Bakanlığı nezdinde baş askeri danışman, Devlet Güvenliği ve İçişleri Bakanlıkları danışmanları da hazır bulunuyordu.”

M. Gareyev, kararların alınma sürecinin sorumlu mevkilerdeki, her somut durumda kendi fraksiyon, kabile ve diğer hedeflerini güden, cumhuriyetin menfaatleriyle kopmuş kişilerin açık ve gizli direnişlerinin üstesinden gelme zorunluluğuyla ilişkili olduğunu belirtir. Öte yandan, karşılıklı anlayış yokluğu kısmen Sovyet temsilcileri arasında da kendine yer buluyordu; bakanlıklar arası sürtüşmeler ve çatışmalar bu en basit şartlarda bile ortaya çıkıyordu. Bütün bunlar, M. Gareyev’in sözleriyle, rejimin korunması davasında düzeltilmez yaralar açıyordu. Onun, böyle bir durumda danışmanların faaliyetlerine dair görüşüne dikkat çekmeye değer: “Bütün faaliyet alanlarında en feci olay, büyük bir yöneticinin etrafında bir dizi bakanlıkların temsilcilerinin olması ve bunların sadece kendi katkılarıyla ilgilenmeleridir. Ama savaş zamanında herkes cephenin gereklerine, askeri görevlerin yerine getirilmesi hedefine tabi olmalıdır, zira devletin kaderi buna bağlıdır.” 

Afganistan Cumhuriyeti’ndeki askeri-siyasi durumda ortaya çıkan önemli pozitif gelişmeler, değindiğimiz gibi, ancak dış faktörlerin müdahale biçiminde değişiklik olması durumunda ortaya çıkabiliyordu. Gerçekten de, rejim, SSCB’nin çağdaş silahlarla (bilhassa da taktik R-300 füzelerinin sevkiyatıyla) bulunacağı yardım sayesinde iktidarı koruma olanağını hissettiği anda, yeni tutulan yolun erişilmiş bulunan kimi sonuçları derhal tasfiye edilmişti. Bunlar arasında Başbakan M. H. Şark’ın devrilmesi, kimi sol ve demokratik örgütlerin temsilcilerinin yönetici görevlerden uzaklaştırılmaları da vardı. ADHP’nin bu eylemleri dışarıdan bakıldığında açıklanabilir türden şeylerdi, zira silahlı muhalefetin “uzlaşmaz” kanadı çatışmayı askeri yoldan çözmekten vazgeçmemişti, Sovyet kıtalarının çıkmasıyla birlikte ortaya çıkan olumlu durumdan yararlanmamıştı. Bu anda, iktidarı bütünüyle kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan ADHP, onu diğer güçlerle paylaşmaya da hazırdı. Ancak “direniş hareketi”, Sovyet kıtaları çıkmışken rejimi mücahit birliklerinin başkente ve diğer büyük şehirlere toplu bir taarruzuyla tasfiye edeceklerine güveniyordu. Ne var ki rejim ayakta kalmıştı ve yeni şartlarda düşmana karşı daha sert bir tutum takınmıştı.  

M. H. Şark, 20 Şubat 1989’da görevden alındı; ama ülkede, Sovyet kıtalarının çıkmasından neredeyse hemen sonra, olağanüstü hal ilan edilmişti. Necibullah’ın iktidarı “paylaşma” yönündeki bir sonraki girişimi, ancak bir yıl sonra, 1990 nisan ayında gerçekleşti. Şartlar, Necibullah’ı bir kez daha, partisizlerin çok daha geniş bir katılımıyla yeni bir hükümet kurmaya itmişti. F. H. Halekyar’ın kabinesindeki 28 bakandan sadece 6’sı ADHP üyesiydi. Ancak durumu da aslında bunlar kontrol ediyorlardı, zira silahlı bakanlıkların başındaydılar. 

Ülkenin siyasi hayatındaki önemli bir olay da, 1990 haziran ayı sonunda ADHP’nin ikinci kongresinin (veya “Parti Milli Konferansı”) yapılmasıydı. Necibullah, komünist ideallerden vazgeçtiğini bir kez daha göstermek amacıyla, ADHP temelinde yeni bir siyasi parti, “Vatan” partısı kurmayı önerdi; bu, hedeflerini, görevlerini ve sosyal bünyesini değiştirdiğini gösterecekti. Tüzüğün girişinde şöyle deniyordu: “Parti, halkın menfaatlerinin tutarlı bir kalkanıdır ve barışsever, yurtsever, milli, demokratik ve ilerici unsurları saflarında birleştirir.” Tüzükte, “partinin ‘yönetici rolünden’, Marksizm-Leninizm'den  ve sosyalizmden İslam, demokrasi ve pazar ekonomisi istikametinde vazgeçtiğini” de dile getiriyordu. 

Bu kongre, ülkedeki durum açısından, SSCB’de güç toplayan gelişmeleri neredeyse ayna gibi yansıtmış olmasıyla da ilgi çekicidir. Necibullah’ın raporunda ADHP’nin hataları olarak “belli bir ideolojiyle” silahlanmış olunması, ülkedeki diğer etkili sosyal ve siyasi güçlerin ihmal edilmesi, iktidarın tek bir parti tarafından gasp edilmesi sayılıyordu. Nisan devrimini de bir askeri darbe olarak görmeyi öneriyordu. Necibullah’ın sözleriyle, ülkedeki gelişmelerde Sovyet faktörü olumsuz bir rol oynamıştı ve “Afganistan’ın milli menfaatlerine cevap değildi”. Keza daha ileri giderek, “SSCB’nin müdahalesinden sonraki ilk aşamada Afganistan’ın zararına olarak kendi hedeflerini güttüğünü ve SSCB’nin askeri varlığının partinin tarihinde üzücü bir bölüm teşkil ettiğini” söylüyordu. 

Danışmanlar Afganistan Cumhuriyeti’nden ayrıldıkça bunların faaliyetlerine giderek daha sert bir eleştiri yöneltiyor, ehliyetsizlik ve sorumlu mevkilerdeki Afganların sorumluluklarını üzerlerine almakla suçluyordu.  

Afganistan Cumhuriyeti devlet başkanı tarafından 1970-1980 arasındaki olaylarda SSCB’nin rolünün abartılması, onun ideolojik dejenerasyonundan kaynaklanmıyordu. ADHP’nın kısa tarihinin gösterdiği gibi, komünistler, onun lider ve sorumlu mevkilerdeki fonksiyonerlerinin çoğunluğunu teşkil etmiyorlardı. Bunlar, Sovyetler Birliği’ne, iktidarda tutunmanın bir aracı olarak bakıyorlardı. Necibullah’ın Afganistan’daki Sovyet kıtalarını “düşman” olarak değerlendirmesi de bunu teyit eder. Ama bu açıklama, 1992 ocak ayında, SSCB (Rusya Federasyonu) Afganistan Cumhuriyeti hükümetini desteklemeyi bütünüyle bıraktıktan ve Necibullah hükümetinin siyasi arenadan pek yakında çıkacağının apaçık olduğu bir sırada yapılmıştı. Rusya’nın erzak ikmalinden vazgeçmesiyle birlikte Kabil’de insanların memnuniyetsizliği büyümüştü. Necibullah, 1992 nisan ayı ortalarında onun isteğiyle Rusya’ya dönen Tümgeneral V. V. Lagoşin’le görüşmesinde, eski müttefiklerini açıkça ihanetle suçlamıştı.  

Bununla birlikte, Afganistan’daki çatışmanın taraflarının tutumları ve askeri güçlerine etki eden dış faktörler, iktidardaki rejim için tayin edici olmuş ve kendi içinden herhangi bir iktidar için yıkıcı olacak süreçler doğurmuş gibi görünmemektedir. 

Hiç tartışmasız, Afgan krizi şartlarında çatışan güçlere yapılan dış desteğin rolü çok önemli olmasına rağmen, iktidarın bütün kademelerinde birlik ve kenetlenmişliğin olmayışı (toplumda da bir bütün olarak bölünme) yüzünden, sadece ADHP’nin değil, iç savaştaki silahlı muhalefetin de tam ve nihai zaferi söz konusu değildi. Yukarıda, Afganistan uzmanlarının bir bölümünün Necibullah hükümetinin ancak SSCB’den (Rusya’dan) destek sürdüğü takdirde hayatta kalmaya devam edeceğini düşündüklerini söylemiştik. Rejimin örnek askeri başarıları, keza Afgan silahlı muhalefeti kampında meydana gelen değişiklikler, bu görüşü teyit etmektedir. Buradaki tartışmanın konusu, Afganistan Cumhuriyeti’nin Sovyet kıtalarının çekildiği şartlarda da ayakta kalma kabiliyetidir.  Sovyet kıtalarının çekilmesinden altı ay sonra yapılan bir seminerde İranlı ve Afgan gözlemciler, mücahit saflarında birliğin bulunmayışından endişelerini ve mücahitlerin bu şartlarda Necibullah’ı devirebileceklerinden kuşkularını ifade ediyorlardı. Konuşmacılardan biri, bunun başarılamamış olmasının sebebi olarak Afgan toplumunun milli, kabile ve kültürel hususiyetlerini, birbirleriyle boğazlaşmaktan vazgeçmeyen sahadaki komutanları gösteriyordu. Onun görüşüne göre bu boğazlaşmalar devam ederken Afganistan’ın milli ödevleri çözülemezdi. Diğer Afganistan uzmanları da aynı şeyden söz ederler. 

Afganistan Cumhuriyeti, “Sovyet sonrası tarihinin” kimi anlarında istikrar emareleri de göstermiştir. Ama Afganistan Cumhuriyeti gibi un ufak olmuş bir devlet teşkilatında Necibullah merkezkaç güçleri zapt etmeyi başaramadı. Ülkenin uzun yıllara varan bölünmesi neticesinde sosyal çekirdeklerin deformasyonu, halkın seferberliği, ADHP’nin siyasi strateji ve taktiğindeki değişiklikler, bir kampın taraftarlarının diğer kampa geçişi gibi görüngüler de doğuruyordu. Yönetici elit, SSCB’de ve kendi ülkesinde problemlerin derinleştiğini hissediyordu. Bunların önemli bir kısmı meydana gelen şartlarda mümkün olan hayatta kalma yollarını bulmaya girişmişti. Yakın akrabalar ve aile üyeleri yurtdışına gönderiliyor, yabancı bankalarda hesaplar açılıyor devletin mali kaynakları buralara akıyor, rejimle mücadelelerinde yardımda bulunmak için muhalif birliklerle temaslar kuruluyordu. 

1978-1979’da iktidar partisindeki bölünmenin bu partiyi yenilginin önüne diktiği olaylar, ADHP’deki, onun 1992 nisan ayında siyasi arenadan tamamen çekilmesiyle sonuçlanan parti içi mücadele, ona içkin problemleri de gösterir. Mücahit liderleri ADHP içindeki bi çelişkileri çok iyi biliyorlardı ve bunları şiddetlendirip yenilerini meydana getirmeyi, propagandalarında kullanmayı amaçlıyorlardı. Gayet haklı olarak, Sovyet kıtalarının ve danışmanlarının çekilmesinden sonra merkezi rejimdeki iktidar mücadelesinin olumsuz bir rol oynayacağını değerlendiriyorlardı. Bu hesapları, Afganistan Cumhuriyeti Savunma Bakanı Ş. N. Tanay’ın bir kenara çekilmesi de doğrulamıştı. Tanay’ın arkasında duran “Halk” hizbi, Sovyet kıtaları çekildikten fiilen hemen sonra, kendi mevzilerini güçlendirmek için aktif tedbirler almaya girişmişti. En ciddi eylemleri, “Parçam” hizbinin iktidardan uzaklaştırılmasıydı; bunu da 1990 mart ayında gerçekleştirmişlerdi. Komploya, ADHP MK Politbüro’nun iki üyesi ve yurtdışında diplomatik faaliyette bulunanlar da dahil rejimin yüksek mevkilerdeki bir dizi fonksiyoneri katılmışlardı. [2] 

M. F. Slinkin’in görüşüne göre Necibullah Devlet Güvenlik Bakanlığı aracılığıyla komplonun hazırlandığını öğrenmiş ve “Halk” hizbine tayin edici darbeyi indirmek için olayların gelişmesini beklemişti. Ayaklanmanın ezilmesindeki sürati de bu durum kısmen açıklar. Bu suretle, Sovyet temsilcilerinin ADHP içindeki fraksiyon kavgasını önlemek için gösterdikleri muazzam çabanın (bütün gelişmelere bakıldığında kesinlikle muazzam bir çabadır) başarısızlığa mahkûm olduğu bir kez daha ortaya çıkar. Afganistan’daki milliyetler arası ilişkilerin karmaşık tarihi yapısını, hâkim Peştun etnisitesinin mantalitesini nötralize etmek mümkün olmamış ve öngörülebilir bir gelecekte de olmayacaktır. 

Silahlı darbe girişimi, ülkede olağanüstü durumun uzamasına neden oldu ve parlamentonun çalışmasının kısıtlanmasına, siyasi partilerin faaliyetlerinin sınırlanmasına yol açmıştı. Bu da Afganistan’da ulusal uzlaşma düşüncesine yeni bir darbe teşkil etmişti. 

SBKP ve ADHP’nin yeni bir siyaset hesaplarının karşılığı yoktu. Bunda suçun belli bir bölümü, hem Sovyet danışmanlarının hem de Afgan devleti liderliğinin omuzlarındadır. Devlet başkanı ve ekibi, ADHP’nin iktidar tekelinin ellerinden kaymakta olduğu bariyerin üstesinden gelememiştir (daha doğrusu gelmek istememiştir). Muhalefetin taleplerinin karşılanmasına yönelik adımlar atmak için uygun anlar harcanıyor, durum kötüleşiyor ve “köşeye sıkışılıyor”, rejimin siyasi manevralar için alanı daralıyordu.  

Afganistan Cumhuriyeti hükümet organları, SSCB’den yardımların kesilmesinin kendileri için ne anlama geldiğini kendi gözleriyle görüp hissettikleri 1992 başında, rejim mevzilerini birbiri ardınca kaybetmeye başladı. Necibullah’ın, kendisine sadık Peştun subayları ve devlet memurlarını ülkenin kuzeyindeki yönetici makamlara atayarak durumu takviye etme girişimi, bu bölgenin de merkezi iktidarın elinden çıkmasına neden oldu. Yerel idarelerin başları ve askerler, mücahitlere direnişi bıraktılar ve mücahitler de Mezar-ı Şerif ve diğer şehirlerin kontrolünü özel bir çaba göstermeksizin kazandılar. Afganistan Cumhuriyeti’nin önemli askerlerinden Özbek asıllı A. R. Dostum, sahadaki önemli komutanlardan Tacik A. Ş. Mesud ile koalisyona girdi. Bunlar, Afganistan’ın kuzeyinde bağımsız bir hükümet kurdular.  

Kolluk kuvvetleri dağılırken muhalefet de etkisini her yerde genişletiyordu. Necibullah’ın yakın çevresi, durumu kurtarmak ümidiyle, onu ülkedeki problemlerin baş suçlusu ilan ettiler ve fiilen de iktidardan uzaklaştırdılar. Dışişleri Bakanı A Vakil’in başkanlığında “Geçici Askeri Konsey” kuruldu. 13 Nisan 1992’de başkan iktidarı geçiş hükümetine devretmeyi kabul etti, bu da parti ve devlet aparatı çalışanlarının ve silahlı kuvvetler komutasının bağımsız kararlar almasının önündeki engeli kaldırdı, resmi olarak “bileklerini çözdü”. [3] 

Necibullah’ın eski silah arkadaşları başkanlığın yetkileri ellerine geçirdikten sonra on gün boyunca başkent ve banliyölerindeki durumu kontrol altına almaya çalıştılar. Eş zamanlı olarak silahlı muhalefetin Peşaver’deki literleri de yeni bir “geçiş hükümeti” kurulduğunu açıkladılar; 25 Nisan’da ise mücahitler direnişle karşılaşmadan Kabil’e girdiler. 28 Nisan’da “geçici hükümet” başkanı sıfatıyla S. Mocaddedi Kabil’e geldi. İktidarı A. Vakil’in “Geçici Askeri Konsey”inden Mocaddedi’ye resmi devir prosedürlerinin örgütlenmesi başarıldı. Gene burada “Afganistan İslam Devleti” kurulduğu ilan edildi. ADHP – Vatan Partisi’nin dönemi ve onun Afganistan’ı radikal reformlar yoluyla iktisadi geri kalmışlıktan çıkarmak yönündeki dramatik tecrübesi de o gün son buldu. 

Ülkenin tarihinde yeni bir aşamanın başlamasındaki özgül nitelik, Afganistan’ın iç çatışmasının çok-etnisiteli ve çok-dinli bir zeminde monoton bir iktidar mücadelesi halini almasıydı. 1992 haziran ayı sonunda başkentte iktidarın bölüşülmesine dair mutabakata varamayan mücahit grupları arasında silahlı çatışmalar başladı. Kabil, topçu ve füze ateşleri sonucu ağır bir tahribata uğradı, halkın büyük çoğunluğu şehri terk etti. 

Ülkenin devam eden bir savaşla dini ve etnik ceplere dağılması, Afgan halkının eski mücahitlere olumsuz yaklaşımına neden oldu. Bu ortamda, 1994’te kabileler içinde doğan Taliban Hareketi kısa bir zaman aralığında etrafına yaklaşık 15 bin kişiyi çekmeyi, nitelikli askeri birlikler oluşturmayı ve Afganistan’ın önemli bir bölümünde kontrol tesis etmeyi başardı. Taliban’ın dayattığı amansız düzenlemelere rağmen halkın büyük bölümü bunları sadece, iç savaşı durdurmayı ve ülkedeki şartları stabilize etmeyi başardıkları için kolayca kabul ediyordu.  

Afganistan’da Sovyet kıtalarının çekildiği şartlarda askeri ve siyasi durumun analizini tamamlamak için şunu da ifade etmek gereklidir. Cenevre mutabakatının imzalanmasıyla, Sovyet kıtalarının çıkışıyla güdülen siyasi hedeflere, dış güçler de dahil olmak üzere Afgan çatışmasına katılan taraflardan hiçbiri erişemedi. Afganistan’daki savaştan bir süre Pakistan menfaat sağladı, zira komşu ülkede güçlü merkezi bir iktidarın olmayışı devletler arası meselelerin çözümü zaruretinden uzak tutuyordu. Ancak neticede, daha sonra ortaya çıkan Taliban Hareketi’nin terörist faaliyetlerini doğrudan doğruya Pakistan’da da artırmasına, koalisyon güçlerinin askeri antiterör operasyonlarının başlamasına, Pakistan’daki yerleşim yerlerinde bulunan bunlara ait hava kuvvetleri hedeflerine saldırılara yol açtı. Bu gelişmeler, Pakistan-ABD ilişkilerini belirgin şekilde karmaşıklaştırdı. Eğer yayınlanan verileri esas almak gerekirse, ABD, Afgan çatışması şartlarında ortaya çıkan kuvvetlerin terörist saldırılarına da hedef oldu. Bölgedeki istikrarsızlık, Merkezi Asya devletlerinin durumunda son derece olumsuz şekilde yansıdı. SSCB (Rusya) Orta Doğu’dan çekildi, buradaki nüfuzunu uzun süreliğine kaybetti ve milli güvenliğine bu istikametten gelecek yeni tehditler ortaya çıktı. En çok da, Muhammed Davud hükümeti (1973-1978) döneminden günümüze kadar muhtelif yoğunluk dereceleriyle bir savaşın devam ettiği Afganistan ıstırap çekti. 

Afgan meselesiyle ilgili en çok tartışılar konulardan biri, “Afganistan’da barışa ulaşmanın imkânı var mıydı?”, “SSCB’nin (Rusya’nın) rolü ne olabilirdi?” tartışmasıdır. Yukarıda, Sovyetler Birliği’nin varlığını koruması şartıyla Necibullah hükümetinin bir devlet olarak uzlaşma ödevlerini büyük ihtimal yerine getirebileceği düşüncesi ileri sürülmüştü. Bu süreçte Rusya da pozitif bir etkide bulunabilirdi, ama ancak, ekonomisine darbe indiren ve askeri potansiyelini ciddi bir şekilde zayıflatan iktisadi krizin olmaması şartıyla.  

Uzman siyaset bilimci, tarihçi ve gözlemcilerin bir kısmı, Necibullah veya onun hükümetinin “Moskova’nın iktisadi ve siyasi yardımı olsaydı” tutunabileceğini düşünüyorlar. “Öyle olabilirdi. Ancak 1992’de Rusya’nın Necibullah rejimine olan yardımı sıfıra düşmüştü; bu da nihayetinde Kabil’deki son Moskova yanlısı hükümetin düşmesinin nedeni oldu.” [Omar Nassar’dan iktibas.] M. Gorbaçov, ADHP rejiminin düşmesine kendi katkısını kabul etmez, bu suçu yeni Rusya, ABD ve Pakistan yöneticilerinin üzerine atar: “Afganistan’ın o zamanki yönetimi … uzlaşmaya hazır olduğunu göstermiş, barış yolunda kendisine düşenden fazlasını yapmıştı. Ülkenin bir dizi bölgesinde de bu süreç başlamıştı. Ama Pakistan, bilhassa da onun askeri eliti, ve ABD, barışa giden bütün yolları bloke ediyorlardı. İlgilendikleri tek bir şey vardı: Sovyet kıtalarının çıkması; bunun arkasından kendilerini ortamın efendisi olarak görüyorlardı. Necibullah hükümeti en ufak bir destekten bile yoksun kalınca Boris Yeltsin onunla avucunda oynadı.” 

Necibullah hükümetine yönelik ekonomik ambargo konusunda, Rusya Federasyonu’nun Afganistan Büyükelçisi A. Avetisyan şöyle diyordu: “Necibullah hükümetin iktidarda bulunduğu son aylarda … onun bütün çaresiz ama beyhude ricaları cevapsız bırakıldı … Moskova’nın Kabil’e yardımı kesildi. … Aynı dönemde yurtdışından muhalefete yapılan çeşitli yardımlar ise kesilmemiş, azalmamıştı. Bu suretle, mevcut rejimin kaderi tayin edilmişti.” 

İran’da yayınlanan Abrar gazetesinin 5 Eylül 2011 tarihli sayısında, Başkan Necibullah hükümetinin yenilgisinin nedenlerinden söz ediliyordu. Yazarın görüşüne göre SSCB’nin dağılması, Afgan solunun rejiminin düşüşünde önemli bir rol oynamıştı. Ancak Necibullah’ın iktidardan düşmesinin baş nedeni, Özbek Dostum ve diğerlerinin de olduğu eski silah arkadaşlarının ondan ayrılmasıydı. Ne var ki bu iddiayı kabul etmek güçtür, zira Dostum, Necibullah’tan zaten, SSCB’den (Rusya’dan) yapılan sevkiyatların kesilmesi yüzünden ayrılmıştı. Necibullah kampındaki bütün diğer gelişmeler de, Sovyet (Rusya) yönetiminin eski müttefikini destekten vazgeçmesinin sonucuydu. 

Necibullah hükümetinin düşme nedenlerini değerlendirirken rejimin varlığını borçlu olduğu bütün faktörler de hesaba katılmalıdır. Bütün bunlar, elinizdeki incelemede şu yahut bu ölçüde incelenmiştir. Yalnız bir kez daha altını çizmek mümkündür ki, dış siyasi, iktisadi ve askeri faktörlerin toplamı, ülkedeki iç gelişmelerin katalizatörü olmuştu; ancak Afganistan’da ortaya çıkan askeri ve siyasi durum da dış güçlerin Afgan siyasetine etkide bulunan bir faktördü. 

Sovyet kıtalarının çıkmasından sonra Afganistan’da durumun dramatik gelişmesi, birçok açıdan (ama temel değil), bu sırada Sovyet-Afgan ilişkilerinde meydana gelen hususiyetlerle ilişkilidir. SSCB’nin iç ve dış siyasetinin değişmesi, onun Afganistan da dahil bir dizi uluslararası meseleye yaklaşımda ABD ile yakınlaşması, Afganistan’daki iktidar içinde krizin artmasına, silahlı muhalefetin Necibullah hükümetine nihai darbeyi indirmek için eylemlerini artırmasına katkıda bulundu.  

Sovyet yanlısı rejimin düşmesi, ülkede iç savaşı durdurmadı. Muhtelif siyasi güçler arasındaki aktif silahlı eylemlerin eşlik ettiği iktidar mücadelesi sertleşti. Pakistan’ın, İran’ın ve bölgede nüfuzlarını artırmayı hedefleyen kimi dış güçlerin müdahalesinin devamı, ülkedeki durumun istikrara kavuşmasını, ekonominin düzeltilmesine başlanmasını ve bu bağlamda Rusya ile Afganistan arasındaki iktisadi bağların yeniden kurulmasına yönelik olası bir talebi uzun süreliğine öteledi.  

Necibullah hükümetinin ayakta kalabileceğini kabul etmek için nedenler vardır. Bunun için rejime mali, maddi-teknolojik ve siyasi desteğin devam etmesi gerekti. Afganistan’da merkezi iktidarın bütün ülkeyi kontrol altına alması, hiçbir zaman vaki olmamıştı. Mücahitler darmadağınıktı ve muhtelif siyasi güçler bugüne varıncaya kadar aralarında mutabakata varamadılar. Muhalefetin, ülkenin yüzde 80’ini kontrol altına almış olduğundan söz edildiğinde, bunların dini ve etnik cepler olduğunu akılda tutmak gerekir; buralarda iktidar, geleneksel otoritelere ve savaşta öne çıkmış komutanlara aitti. Bu cepler, Afganistan’ın başka etnisitelerinden kaynaklanacak başka bir iktidarı hiçbir şart altında kabul etmezlerdi. Bu ancak, uzlaşma ve karşılıklı mutabakat temelinde mümkündür. Necibullah’ın silahı, parası, yakıtı varken pek çokları onunla uzlaşmış ve anlaşmıştı. Eğer mücahitlere dışarıdan gelen yardım azalsaydı, “komünizm”den vazgeçmiş bulunan Necibullah ile uzlaşma süreci de gerçekleşebilirdi. Dahası bu, Afganistan’daki iç savaşın bitmesinin yahut yoğunluğunun ağır ağır azalmasının da biricik olası yoluydu.

Dipnotlar:

[1] Топорков В.М. Афганистан: советский фактор в истоках кризиса. Чебоксары: ЦНС «Интерактив плюс», 2014. С. 173-193.

[2] Ş. N. Tanay’ın Kabil’deki sivil halk arasında kayıplara yol açan silahlı ayaklanması aynı gün bastırıldı. Liderleri Pakistan’a kaçtılar ve hizmetlerini muhalefetin en uzlaşmaz kesiminin, G. Hikmetyar’ın AİP’nin hizmetine sundular. Aralarında ADHP’nin önde gelen üyelerinden G. D. Pancşeri, S. M. Zeray ve diğerlerinin de olduğu 623 kişi tutuklandı. ADHP MK Politbüro’dan da yedi üye atıldı.

[3] Necibullah, 16 Nisan’da BM temsilcisi B. Sevan’ın ucağında Hindistan’a kaçmaya çalıştı. A. R. Dostum’un askerleri onu havaalanında yakaladılar. Eski başkan ve yanındaki bir grup, BM’nin Kabil misyonunda sığınma hakkı aldılar. [Necibullah, 1996’ya kadar burada kaldı. 1996 eylül ayında Taliban’ın Kabil’e saldırısı sırasında kaçmayı reddetti. 26 Eylül’de BM binalarına giren Taliban tarafından yakalandı. Ağır işkence gördükten sonra (cinsel organının kesildiği de söylenir) kendisi gibi öldürülen kardeşiyle birlikte Kabil sokaklarında bir kamyonun arkasına bağlanarak sürüklendi, arkasından bir trafik direğine asıldılar. Taliban, parçaladığı cesetleri daha sonra Uluslararası Kızıl Haç Örgütü’ne verdi. H.Y.]

Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. “1945. SSCB-Türkiye İlişkileri” ve "Rusya: Çöküş, Yükseliş ve Dinamikler”in yazarı. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor. @Hazal_Yalin

Etiketler:  Hazal Yalın