Uzun Beyaz Bulut Ülkesi (5)

Uzun Beyaz Bulut Ülkesi (5)

25 Ekim 2022 Salı  |   Serbest Kürsü

Alper Eliçin (noktakibris.com)

Geçen hafta Güney Adası’ndan Kuzey Adası’na Cook Boğazı’nı aşarak varışımızı anlatmış, ulaştığımız başkent Wellington’da Atatürk Parkı’na yaptığım gezinin daha önce yayınlanmış yazımın link’ini vermiştim. Bugün Kuzey Adası’ndan izlenimlerimi aktararak Yeni Zelanda gezimle ilgili anılarımı sonlandıracağım.

Wellington’da Atatürk Parkı’ndan otele geri döndüğümde epey geç olmuştu ve son derece yorgundum. Hemen uyumuşum.

Ertesi sabah Wellington’da kısa bir tur yaptık. Ancak ulusal müzelerindeki Gelibolu sergisine gitmem maalesef mümkün olmadı.

Wellington 1865’de başkent olmuş. Ülke 1947’de dominyon statüsünden çıkarak bağımsızlığını kazanmış. Kraliçe (şimdi kral oldu) adına bir genel vali temsili devlet başkanlığı yapıyor. Yeni Zelanda dünyada kadınlara ilk oy hakkı veren ülke. Ülkenin başbakanı da beş yıldır bir kadın; Jakinda Ardern. Ancak, yakında değişme olasılığı var.

Kuzey Adası’nda ilk gün 500 kilometre kadar yol gittik. Önce çok mümbit tarım arazilerinden geçtik. Hem tarım vardı hem de hayvancılık. Güney Adası'na oranla burada daha az koyun, ağırlıklı Angus olmak üzere daha çok sığır göze çarpıyordu. İlginç olan, ülkede suni tohumlama pek yapılmıyormuş. Her 30 ineğe bir boğa düşecek şekilde doğal çiftleşme tercih ediliyormuş.

Yine alpakalar gördük. Bir de atlar vardı. Güneşte deri kanseri olmamaları için atların üzerleri hep örtülüydü. Antarktika üzerindeki ozon deliği nedeniyle Avustralya ve Yeni Zelanda’da cilt kanseri insanlarda da çok yaygınmış.

Bir süre sonra doğa değişmeye başladı. 1074 metreye kadar tırmandık. Etraf stepe dönüştü. Uzakta bulutlar arasından bir yanardağ kendini gösterdi. Yanındaki iki dağ ise kendilerini sakladı. Bu görünen 2800 metre yüksekliğindeki dağ en son 1979’da patlamış.

Daha sonra, Taupo isimli oldukça büyük bir göl boyunca ilerledik ve kıyısındaki aynı adlı bir kasabada öğle molası verdik. Herkes bir Türk kebapçıya gitti. Çok da memnun kalmışlar. Sonra yola devam ettik. Yolda Huka şelalesine uğradık. Gölün suyunu boşalttığından çok güçlü debisi olan bir şelaleydi.

Akşamüstü, gece konaklayacağımız Rotaura kasabasına vardık. Maorilerin yoğun yaşadığı, kültürel merkezlerinin olduğu bir yerleşkeymiş. O akşam Maorilerin törenleri, meşhur haka dansı ve yemeklerini kapsayan bir organizasyonumuz vardı.

Maorilerin kendi dilleri var, fakat yazılı kültürleri yokmuş. Sonradan on üç harfli bir alfabe oluşturulmuş. Yazıldığı gibi okunuyormuş, ama yine de zor olduğu söyleniyor. Bir tek “Kio Ora”yı öğrendim. Hawaii’deki “aloha” gibi çok anlamı olan bir söz.

Maorilerin 54 ana klanı, 534 alt klanı varmış. Ülkede safkan Maori de pek kalmamış. Eskiden vitamin ve mineral eksikliğinden 30’lu yaşlara kadar yaşarlarmış. Artık yaşamları uzamış.

İri kıyım yapılı insanlar. Yemeklerinde tatlı patates (kumara deniyor) ve kök bitkiler, tabii deniz ürünleri önemli yer tutuyor. Tavuk, koyun eti ve domuz da yiyorlar. Yaşadıkları yerlerde topraktan sıcak sular çıktığından, hatta gayzerler olduğundan, “hangi” adı verilen yemeklerini de açtıkları kuyularda sıcak taşların üzerine koyarak pişiriyorlar. Önce et, balık vs, sonra sebzeler, üstüne otlar konuyor ve toprakla kapatılıyor. Yemek taşın ısısında 4-5 saatte pişiyor. Yağ kullanmıyorlar.

Sözde Hristiyanlar ama pek çok alt tanrıları daha varmış. Hiyerarşiye göre de dövmeleri var. Ne kadar çok dövme o kadar yüksek rütbe anlamına geliyormuş. Kadınlar ise sadece çene ve dudaklarına dövme yaparlarmış. Maoriler iyi avcı ve savaşçılarmış. Kırmızı–beyaz–siyah bayrakları var.

İngilizler 1827’de balina avcılığı için Yeni Zelanda’da istasyonlar kurmaya başlamış, ancak sarhoş mürettebat sürekli aralarında kavga edip huzuru bozmaya başlayınca, o zamana kadar iyi ilişkiler içerisinde bulundukları Maorilerin şefleri 1840’da İngilizlere gidip tedbir alınmasını istemiş.

Sonunda bir antlaşma yapılmış ve Maori dilindeki antlaşmaya göre, Maoriler Britanya halklarına, huzuru bozmamak kaydıyla, adada yaşama ve ticaret yapma hakkı vermişler. Bütün şefler de imzalamış. Ancak, İngilizce metinde, bütün arazilerini ve hükümranlık haklarını Britanya İmparatorluğuna devrettikleri yazıyormuş. Yani İngilizler Maorileri aldatmış. Durum ortaya çıkınca büyük çatışmalar olmuş. İlk iki savaşı Maoriler kazanmış. Ancak üçüncüsünü kaybetmişler ve kendi ülkelerinde topraksız kalmışlar.

Cumhuriyet kurulduktan bir süre sonra, 1960’larda Maorilere tazminat ödenmesine ve bazı toprakların iadesine başlanmış. Ancak, Maoriler büyük oranda aldıkları paraları alkol vb. harcamalarla çarçur etmişler. Para bittikçe sürekli yeni taleplerle gelmişler. Sonunda 2014 yılında tazminat işine son verilmiş. O nedenle beyazlarla Maoriler arasında halen bir miktar huzursuzluk varmış. Maoriler arasında alkoliklik, uyuşturucu alışkanlığı ve çete üyeliği çok yaygınmış.

Maorilerin gösterilerini izlemek için o akşam bir tesise gittik. Büyükçe bir park içerisindeydi. Parkta gayzerler varmış. Onları ertesi gün göreceğimiz söylendi. Önce o akşamki seremoniye katılacakmışız.

Bizi bir klan reisi karşıladı. Gruptan biri kendisine iyi niyet belirtisi olarak bir yaprak verecek, reis kabul ederse iki kez burunlarını sürteceklermiş. Bizden gönüllü olan Alman gözlüksüz olacak ve reisin gözünden gözlerini ayırmayacakmış. Gülmemesi de şartmış. Gülerse aşağılama kabul edilirmiş. Eskiden olsa pişirip yerlermiş. Bir an Alman’ın kumara ile birlikte yağ konmadan pişirildiğini hayal ettim.

Bizim Alman bu işleri çok iyi yaptı. Bir salona davet edildik ve dans gösterileri sunuldu. Sonuncusu meşhur haka dansıydı. Bu dans, savaşçıların kendilerini gaza getirmek için yaptıkları bir dansmış. Hem malum el kol hareketlerini yapıyorlar hem de yüzlerini dillerini de çıkararak korkutucu hale sokuyorlar. Şovun sonunda kısa bir eğitim vererek bizim Alman’a da dansı yaptırdılar. Onu da becerdi. Bu sayede yenmekten kurtulduğumuz gibi ziyafete davet edildik. Deniz ürünleri çorbası, yeşil istiridye, karides, tatlı patates, mısır, tavuk ve koyun eti, üzerine Pavlova denilen lokal tatlı ve dondurma. Bu seyahatte yediğim en güzel yemek oldu. Yediklerimi biraz olsun hazmedebilmek için otele yürüyerek döndüm.

Ertesi sabah, Maorilerin bir gece evvel şovlarını yaptığı parka geri döndük. Gece ufak tefek depremler olmuş ama ben hissetmedim. Bu sefer, önce parkın içerisinde bulunan bir gayzer gurubuna yöneldik. Buradaki gayzerlerin saatte ortalama bir veya iki defa fışkırdığı biliniyor ama tam saati belirsizmiş. Yani Yellowstone’daki gibi önceden belirlenebilen fışkırma zamanları yokmuş. 45 dakika bekleyip de bir şey olmayınca oradan ayrıldık.

Ardından, önce Maori kıyafetlerinin, daha sonra da ağaç oymacılığının yapıldığı iki imalathaneyi gezdik.

Maorilerle ilgili bilgilendirme sona erince, bir volkan kırığı üzerine kurulu, göl kenarındaki Rotaura’nın merkezine döndük. Ben her zaman yaptığım gibi şehrin sokaklarında dolandım. Öğlen saati olduğundan bir şeyler yemek niyetindeyim. Bir Türk kebapçı görünce, "hadi Yeni Zelanda etiyle bir döner yiyeyim" dedim.

İçeride yine başı bağlı bir kadın ve bir adam vardı. Türkçe olarak döner istedim. Ama anlamayıp İngilizce olarak ne istediğim sorulunca ben de talebimi İngilizce ilettim. Hesabı öderken yine Türkçe konuştum. Yanıt yine İngilizce. Baktım aralarında Türkçe konuşuyorlar. Benle niye Türkçe konuşmadıklarını sorunca duraladılar ve adam ‘ağabey sen Türk müsün?’ dedi. Meğer dükkana hiç Türk gelmediğinden Türkçe konuşulacağını hiç düşünmemişler, benim İngilizceyi garip bir aksanla konuştuğum zannına kapılmışlar. Tabii benim kılık kıyafet de onların hayalindeki Türk’e uymuyordu, o da başka. Çok sevindiler, ‘Trabzon’un Of ilçesindeniz’ dediklerinde içimden gülümsedim. Anlayacağınız Yeni Zelanda’da Türklerle Türkçe konuşmak pek kolay değil. Karadenizlilerle ise epey zor.

Öğleden sonra otobüsle kuzeye doğru yola devam ettik. Etraf yemyeşil, arada sırada ırmaklar akıyordu. Çiftlikler Jersey ve Anguslarla doluydu. Rehberimizin anlattığına göre bu ülkede süt işi Fonterra isimli bir şirketin monopolündeymiş. Fonterra ise dünyanın en büyük süt işleyen firmasıymış. Ürünlerinin %95’ini ihraç ediyormuş. İç piyasaya da sütü, yoğurdu vs. ihraç fiyatından sattığından bu ülkede süt ürünleri çok pahalı. Markette sütün litresi 2.60 NZD (1 dolar=1.77 NZD), tereyağının kilosu 12-16 NZD arasında. Tüm üreticiler Fonterra’nın ortağıymış. Her çiftliğin bir kodu varmış. Bir aplikasyon üzerinden kodlarını girdiklerinde o gün ne kadar para kazandıklarını anında görüyorlarmış.

Bu ülkede süt alımı litre üzerinden değil, sütteki yağ oranına göreymiş (İngilizce solids/ katı madde olarak söylenen kelimeyi rehber Almancada yağ/Milchfett diye kullandı). Fontera sütteki yağın kilosuna 5,20 NZD ödüyormuş. O nedenle, sütünde yağ oranı %6 olan Jersey inekleri ülkede çok yaygın. Anguslar ise et üretiminde tercih ediliyor. Her çiftçi sütünü, sağım ardından derhal 6 0C’ye soğutmakla yükümlüymüş.

O günün akşamı bir çiftlikte misafir edildik. Büyük grubumuz 4-5 kişilik alt gruplara ayrıldı. Ben, dermatolog bir bey, oftalmolog bir hanım, rehberimiz Yvonne ile birlikte, Kathy isimli bir hanımın misafiri oldum. Kadın bizi gelip buluşma noktasından cipiyle aldı. 300 metrekare büyüklüğünde, tek katlı bir eve ulaştık. Misafir odaları evin bir tarafında, ortada oturma, yemek odası, açık ve kapalı mutfak vardı. Sonra da kendi yaşam birimi ve garajı yer alıyordu.

Kadın eve girmeyen iki köpeği ile yaşıyordu. Ayrıca bir miktar ineği, boğası, bir de atı vardı. İkinci kocasını sekiz yıl önce kaybetmiş. Birlikte hayvancılık yaparken, yanı sıra geyiklerde, koyunlarda ve ineklerde yapay dölleme yapmışlar. Yapay döllemede, belli ışık dalgaları ile spermleri dişi ve erkek olarak ayırmanın, spermlere zarar verdiğini, o nedenle hızlı (erkek) ve yavaş (dişi) spermleri santrifüj vb. başka yöntemlerle ayırmaya çalıştıklarını anlattı. Yeni Zelanda’da oldukça yenilikçi bir uygulamaymış.

Kathy Danimarka ve İskoç kökenliymiş. Her işini kendi yapıyormuş. Bölgede herkes birbirini tanıyıp kolladığı için evin kapısını kilitlemeye gerek duymuyormuş. İlk eşi ve ikinci eşiyle eskiden hayvancılık yaptığından, kendi başına yaşamayı ve doğa ile mücadele etmeyi öğrenmiş.

Araziyi dolaşmaya çıktığımızda iki köpeği bize refakat etti. Belçika Alman kurdu karışımı çok vahşi görünen ama oyuncu bir köpeği vardı. Hoşlanmadığı kişilere karşı çok yırtıcıymış. Bizle top at tut oynadı. Diğeri Labrador–Colly karışımıydı. Dokuz yaşındaymış. Şimdi emekli olmuş. Bir zamanlar kadının 5000 koyunu varken, dört başka köpeğe liderlik edermiş. Bunun görevi köpek sürüsünü yönetmek ve koyunların araziye yayılmasını sağlamakmış. Bir de sürüyü toplama uzmanlığı olan köpekler varmış. Bu onları da yönetir ama bizzat toplama yapmazmış. Kendini sevdirmek için sürekli geliyor ve sevmeyi unutursan sol ön partisiyle ayağına basarak hatırlatıyordu. Gezi esnasında Kathy’nin komşusu Linda’ya gittik. Orada Kathy Linda’nın atına aşı yaptı. Tetanoz ve shigella aşısıymış.

Arazide pek çok meyve ağacı vardı. Çoğu Türkiye’de de yetişen meyvelerdi. Elma, armut, Trabzon hurması, greyfurt, ayva vs. Ayvayı çiğ yediğimi duyunca çok şaşırdılar. Acaba aynı ayva mı diye şüphe ettim. Nashi isimli bir meyve ile de tanıştım. Elma ile armut karışımı bir meyve. Tadı daha çok armuda benziyordu.

Bu arada hayvancılığın ne kadar zor olduğunu, o nedenle intihar olaylarının çok yaygın olduğunu öğrendik. Son 10 yılda yakın çevrede altı intihar olayı gerçekleşmiş.

Koyun yetiştiriciliğine ilk olarak kırkıcı olarak başlanırmış. Kırkıcı gelirin %22’sini, koyun sahibi %35’ini alırmış. Arazi sahibi de bakiyesini. Kırkıcı, zamanla koyun sahibi, sonra arazi sahibi olurmuş. Yirmili yaşlarda başlayan zorlu bir süreçmiş.

Eve geri döndüğümüzde Linda da geldi. Eşi balıktaymış. Değişik şaraplar, somon füme ve peynirler refakatinde bahçede sohbet ettik. Sonra yedi çeşit antre ve ana yemeğin olduğu masaya geçtik ve yine beyaz şarap eşliğinde güzel bir akşam yemeği yedik. Ben de Kathy’e bir şişe Fransız şarabı hediye getirmiştim. Sonra Linda’nın hazırlayıp getirdiği Pavlova’dan yiyip, çay içtik. Sohbette konu açılınca Kathy bana evin planının bir kopyasını verdi. Belki bir gün Kıbrıs’ta benzerini yaparız diye.

Bu arada bir arkadaşının Kapadokya’da bir mağara otel satın aldığını, yılın yarısını orada geçirdiğini anlattı.

Saat 22:00’de izin isteyerek odamıza çekildik. Hava bu saatte bile 31 derece ve son derece nemliydi. Kuzeye çıktıkça ve ekvatora yaklaştıkça iklim tropik hale gelmeye başlamıştı. Yatak odasında siyah çekirgeler zıplıyordu. Işığı kapattıktan sonra da uzun süre sesleri devam etti.

Ertesi sabah Auckland’a doğru yola çıktık. Artık seyahatin son tam gününe gelmiştik. Bu arada bir tayfunun/siklonun yaklaştığı bilgisi de gelmişti. Bir an evvel Yeni Zelanda’dan ayrılmamız gerekiyordu Seyahat yorgunluğu da başlamıştı.

Hava kapalı, çok nemliydi, zaman zaman yağmur yağıyordu. Isı bayağı yükselmişti.

Yolda ilk durduğumuz yer Waitomo isimli bir köy oldu. Köy yakınında üç tane kireç taşından mağara varmış. Bunların tavanında, ışık saçarak avını kendine çeken larvaları olankurtlar/ateşböcekleri yaşıyormuş. Gerçekten çok ilginç bir görüntü oluşturuyorlardı.

Girdiğimiz mağara en kolay erişilebileniymiş. Son derece az bir aydınlatma yapılmıştı. Zaman zaman tünel gibi daralan mağaranın 16 metreye yükselen geniş açıklıkları da varmış. Sık sık merdivenlerle daha aşağı katlara iniliyordu. Son kısımda kayıklara binildi ve bir nehir üzerinde yola devam edildi. En etkileyici kısım da bu bölümdü. Tüm tavan adeta kurtlar tarafından kaplanmış gibiydi.

Daha sonra nehir yeryüzüne ulaşıyordu. Mağaranın içi 17 0C ve son derece nemliydi. Üstümüze devamlı su damlıyordu. Mağara turu 45 dakika sürdü.

Mağaradan sonra Otorohanga isimli bir kasabada yemek için durduk. Bu kasabanın bir özelliği varmış. Geçmişte kasabadan savaşa gitmek için ayrılan askerler sürekli çizmelerini parlatmaları gerektiğini düşünerek yanlarına ayakkabı cilası da alırlarmış. Bu cila zamanla Kivi boyası ve cilası olarak tüm dünyada Kivi markasıyla meşhur olmuş.

Ülkenin ticari başkenti Auckland’a vardığımızda hafif yağmur çiseliyordu. Kentin 1.3 milyon nüfusu varmış. Doğa ve denizin iç içe olduğu bir şehir.

Yeni Zelanda gezimizin sona erdiği bu kente kadar toplamda otobüsle 3448 kilometre yol gitmiştik. Gemi ile adalar arası geçiş de üstüne 93 kilometre!

Akşam sahil boyu bir yürüyüş yaptım. Bir restoranda son defa yeşil midye, üstüne de bir Angus biftek yedim. Yanında da bu sefer yerel bir bira içtim. Sonra kentin ana caddesi olan Queen’s Street’te dolandım. Gece valizimi düzenledim ve 36 saat sürecek Auckland-Singapur-Frankfurt uçuşu için hazır hale geldim. Yaşamda bir kez yapılabilecek bir seyahatin sonuna gelmiştim.

Etiketler:  Alper Eliçin