Uzun Beyaz Bulut Ülkesi (3)

Uzun Beyaz Bulut Ülkesi (3)

11 Ekim 2022 Salı  |   Serbest Kürsü

Alper Eliçin (noktakibris.com)

Beş bölümden oluşan Yeni Zelanda hatıralarıma geçen hafta Wanaka kasabasında ara vermiştim. Bıraktığım yerden anlatımıma devam ediyorum.

Yeni Zelanda’nın Güney Adası’nın güneybatısında olan Wanaka’da 05:45’de uyandırıldık. Kahvaltıdan sonra da hemen yola çıktık. Yolumuzun on iki saat kadar süreceği söylendi. Akşam konaklayacağımız yerin adı, programa göre Greymouth kasabasıydı. Zorlu bir gün! Sabah iyi bir haber de aldık. Seller nedeniyle bir gün önce kapanan sahil yolu tekrar ulaşıma açılmış.

Biraz sonra iki şeritli ve oldukça dar bir yola girdik, Yolda banket bile yoktu. Neyse ki bakımlı bir asfalt kaplaması vardı. Solda Tasman Denizi, sağda Güney Alpleri... Artık kuzeye yönelmiş olduk.

Yolda, ek olarak satın aldığım bir jetboat turuna da katılacaktım. Bir de buzul göreceğimiz söylenmişti. Grupta bazı kişiler buzulun üzerinde helikopter ile uçmaya da kaydolmuştu. Yol boyu manzara çok etkileyiciydi. Bir tarafta dalgaları kabaran bir deniz, diğer tarafta zirveleri karla kaplı ara sıra beyaz bulutların arkasına kısmen veya tamamen saklanan dağlar…

Hem Tasman Denizi’nin çok sert tabiatlı olması hem de güneybatıdan gelen ve hızı 100 kilometreyi aşabilen Antarktika kökenli rüzgarlardan dolayı, bu bölgenin doğası Yeni Zelanda’nın diğer bölgelerinden çok farklı imiş.

Bu arada tatarcığa karşı da uyarıldık. Neyse ki yanımda böcek kaçırıcı losyon, antihistaminik olarak Zyrtec ve böcek sokmasına karşı Fenistil vardı.

Dünya Bankası’nın tüm kıtalarda görev yapmış uzmanlarıyla çalıştığım 80’li yıllarda, kendilerinden öğrendiklerimden biri de, uzun seyahatlerde temel sağlık ihtiyaçlarının ne olduğunu belirlemek ve gerekli ilaçları her seyahat öncesi bavuluma yerleştirmektir. Kanatlı ve kanatsız her türlü haşarata karşı tedbirli olmak da bu açıdan son derece önemlidir.

Güney Adası’nın batı sahil yolunun yapımına 1929’da başlanmış, ancak 1965’te bitirilebilmiş. 800 kilometrelik zorlu bir parkur... Yol dağlardan, dik kıyılardan ve yağmur ormanlarından geçiyor. Deli dolu akan pek çok ırmaktan dageçiliyor. Yeni Zelandalılar bu ırmakları aşan köprüleri tasarruf olsun diye, tek şerit yapmışlar. Hatta bazılarına, maden nakliyatında kullanılan trenlerin geçmesi için demiryolu bile döşemişler.

Biz de sık sık aştığımız bu ırmaklardan birinde, Haast Irmağı’nın kıyısında durduk. Buradan bir ‘jetboat‘a binip 60 dakika nehirden yol aldık.

Bu tekneler Yeni Zelanda’da icat edilmiş. Motoru yukarıda. Çok sığ akarsular için tasarlanmış. Gövdenin altı tamamen düz ve darbelere karşı son derece dayanıklı. Bu hızlı ve yüksek manevra kabiliyetine sahip tekneler zaman zaman ırmak zeminine sürtünüyor ama bir şey olmuyor.

Teknenin kaptanı aynı zamanda gezinin bu bölümünün de rehberiydi ve son derece konuşkandı. Yeni Zelanda’nın “Kivi İngilizcesi” diye tanımlanan aksanıyla konuşuyordu. Doğa ile haşır neşir olduğu, kılık kıyafeti, hareketleri ve konuşmasından belliydi. İşini severek ve neşe ile yapıyordu. Bize “şansınız varsa bu ırmakta ham zümrüt bulabilirsiniz” dedi ve tanıyabilmemiz için bize yanındaki 400-500 gram ağırlığındaki ham zümrüdü gösterdi.

Nehirde bir iki yerde durduk. Hepimiz manzarayı filan bırakmış, yerde çakıltaşı büyüklüğünde de olsa bir zümrüt bulmaya çalışıyor, şüphelendiğimiz taşları kaptana gösteriyorduk. Ama sonuçlar hep olumsuzdu.

Derken bir Alman kadın yerden 1 kilogram civarında ağırlığı olan bir taş parçasını kaldırıp kaptana gösterdi. Evet, çok iri bir zümrüt bulmuştu... Bir gün önce yağan şiddetli yağışta dağlardan akan çavlanlarla ırmağa kadar yuvarlanmış olmalıydı. Kaptan, “senin ve eşinin Almanya’dan başlayan bu turunuz şimdi bedavaya gelecek” dedi. Zümrüt bavula konup Almanya’ya götürülecekti.

 

Tekne yolculuğundan sonra bir somon çiftliğinde durduk. Benim yanımda bir gün önceden aldığım ülkeye özgü ilginç meyveler vardı. O nedenle somon yemedim ve öğleni hafif geçirmeyi tercih ettim.

Yola tekrar koyulduğumuzda şiddetli bir yağış başlamıştı. Daha sonra üzerinde uçulması planlanan Franz Josef Buzulu’na ulaştık ama göz gözü görmüyordu. Helikopter uçuşları iptal olduğundan uçmak isteyenler uçamadı. Buzul 1865 yılında Alman kâşif Julius von Haast tarafından Avusturya İmparatoru I. Franz Josef’in adı ile kayda geçirilmiş.

40 dakika ötedeki Fox Buzulu’na doğru devam ettik. Puslu bir havada on dakika sonra buzul göründü. Uzaklarda ufacık bir buz kütlesi, o da flu gözüküyordu. Belki bir saat daha dere yatağında ileriye doğru yürüsek biraz daha netlik olacaktı ve buzul da daha görkemli görünecekti, ama ne vakit vardı, ne de hava uygundu. Ayrıca buzula doğru yürünecek dere yatağında ani sel gelmesi riski var diye uyarıldık. Hafiften yağış da devam ediyordu.

Arjantin El Calafate’de gördüğümüz Perito Moreno ve Upsalabuzullarından sonra bu buzul çok büyük bir hüsran olarak tanımlanabilir. Üstünden helikopterle uçulabilse belki biraz imajını kurtaracaktı ama şartlar buna elverişli değildi.

Bu duruşun ilginç yanı buraya özgü olan Kea kuşuyla karşılaşmamız oldu. Yeni Zelanda’nın kendine özgü pek çok kuşundan biri Kea. Bir çeşit papağan. Hem et hem bitki ile beslenebiliyormuş. Zaman zaman koyunlara dadanıp et parçaları kopardığı da oluyormuş.

Ancak, Yeni Zelanda’nın en tanınmış kuşu kivi. Uçma özelliği olmayan bu kuş, beyaz adamın buralara gelmesi sonucu doğada çok azalmış. Gece ortaya çıktığından doğada görmek olası değilmiş. Biz de daha sonra bir hayvanat bahçesinde kızıl bir ışıkla aydınlatılmış bir mekanda çok sessiz bir şekilde hareket ederek kivi ile müşerref olduk. Tavuk büyüklüğünde bir kuş. Kiviler koyu kırmızı renkleri algılayamıyormuş. Zaten keskin bir görme duyuları da yokmuş. Kivilerin beş alt grubu olup, tümü yok olma riski altındaymış.

Fox Buzulu’ndan ayrılıp kuzeye doğru devam ederken rehberimiz bir yandan da bize bölgenin ilginç ağaçları ve balıklarını anlatıyordu. Güney Adası’nın en meşhur ağacı artık koruma altında olan Kahikatea’ymış. 60-70 metre olabilen bu ağaçlardan 800 kilogram odun alınabilirmiş. İddiaya göre 1.5 milyon yıl önce oluşan bu ağaçlar dünyada tek bir kıta varken, yani Godvana kıtası zamanında da varmış. Kuzey Adası’nın önemli ağacı ise Kaori imiş. 50-60 metreye kadar çıkar, çeperi 15 metre civarında olurmuş. O da koruma altındaymış.

Aştığımız ırmaklarda ‘Whitebait’ adı verilen 1,5-2 santim uzunluğunda, yarı şeffaf beyaz balıklar yaşıyormuş. Bu balıklar nehirlerden denize açılıp, bir yıl sonra geri döndüklerinde ince ağlarla yakalanırmış. Kilosu 120-150 dolar olan whitebait omlette kullanılan bir meze çeşidiymiş.

Yolumuza devam ederken toprak kaymalarının gerçekleştiği yerlerden de geçtik. Buralarda ağaç çığı diye adlandırılan bir olay gerçekleşmiş. Tepelerdeki ağaçlardan biri zemin zayıflaması veya sert rüzgar nedeniyle devrilince aşağıdaki ağaçları da devirip adeta bir çığ oluştururmuş. Sık rastlanan bir olaymış.

Günün sonuna doğru Ross isimli küçük bir yerleşim merkezinden geçtik. Hemen yanında faal durumda bir altın madeni vardı. Kasabanın hikayesi ise ilginç; 1907 yılında adamın biri tarlasında 3 kg ağırlığında bir altın külçesi bulmuş. 300 nüfuslu ve dünyadan kopuk bu köyde altını ne yapacağını kimse bilememiş. Uzun süre barın kapısını açık tutmak için takoz olarak kullanmışlar. Sonunda bir gün köyü yöneten heyet, ‘sen bu altını bize 300 pounda sat’ demiş. O da eline para geçeceği ve para da işine yarayacağı için hemen kabul etmiş.

Bu sefer altın külçesi uzun bir süre köy yönetiminin toplandığı yerde işlevsiz kalmış. Sonunda köylüler “bunu hediye olarak krala yollayalım da kendisine ne kadar bağlı olduğumuzu, ne kadar sevdiğimizi anlasın” demişler. Ve altın külçesi Londra’ya saraya yollanmış, Edward VII’nin eşi Danimarka prensesi Alexandria’nın talimatıyla da eritilip çatal bıçak takımına dönüştürülmüş. Günün birinde Kral III. Charles sizi Buckingham Sarayı’na yemeğe davet ederse aklınızda olsun!

19:00 civarı Greymouth’a vardık. Burası kömür çıkarıp, Hindistan ve Japonya’ya satan bir kent. Nüfusu 30,000.

Akşam, “turun başından beri yeteri kadar deniz ürünü yedim, artık bir de bir koyun eti yiyeyim” dedim. Tavsiye edilen bir restorana gittim. “Yer yok bekle” dediler. Elime de menüyü tutuşturdular. Yarım saat sonra masa bulundu. Oturup menüden seçtiğim kuzuyu ısmarlamak için bir on beş dakika daha bekledim. Sonunda garson kız “kuzu kalmadı” deyince kalkıp otele döndüm. Otelin restoranında aynı yemeği ve bu şehrin meşhur olduğu söylenen birasını ısmarladım. 45 dakika sonra yemek geldi. Neyse ki çok güzel hazırlanmıştı. Israrıma değdi. Büyük bir zafer kazanmış duygusuyla odama çıkıp yattım.

Devam edecek

Etiketler:  Alper Eliçin