Unutulmaya yüz tutmuş duygu

Unutulmaya yüz tutmuş duygu

14 Temmuz 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Teknolojinin, makineleşmenin elinde, gerçekten ne istediğimizi ve hissettiğimizi bilmeden sahte bir benlikle bu dünyada yaşıyoruz.

Herkesin hayatı bir hikaye gibi. Her şeyin başlangıcı, ortası ve acı bir sonu var. Yaşadığımız toplumda küreselleşme, dijitalleşme gibi olgular hayat düzenini değiştiriyor. Bu koşullarda yaşama ve değişime ayak uydurmak çok zor olsa gerek. Yaşadığımız toplumda herkes kendi çapında biraz alçak gönüllü, hoş gönüllü olabilse aslında hayat herkes için çok daha kolaylaşacak. Kibrine, egosuna, komplekslerine yenik düşmüş insan kendisini övmeye o kadar bayılıyor ki, egosunun içinde boğulduğunun farkında değil. Bu kibir ve ego insanın kendini bulmasına, özünü yakalamasına, gerçek benliğine ulaşmasına engel.  

Boşuna dememişler, mütevazi olmak en büyük değerdir, bazen durur susarsın, asaleti konuşur insanın. Bu söz beni çok etkiler. Ankara'ya işim dolayısıyla yaptığım gezide Beypazarı'nda Metin diye beyefendi, saygılı, mütevazi bir dostla tanışma fırsatım oldu. İnsanın şerefi aklıyla, asaleti diliyle, şahsiyeti ahlakıyla alakalı olsa gerek. Beypazarı Çarşısı’nda kaybolmaya yüz tutmuş meslekleri devam ettirmeye çalışan son ustaların el emeği göz nuru sergiledikleri sanat eserlerini hayranlıkla seyrederken hoş sohbeti olan Metin adlı arkadaş atölyede ayakta çalışıyordu. Çalışma ortamı çok sıcak, gürültülü ve kısmen çok stresliydi. Metin çalışırken bağımsız, sıcakkanlı, dost canlısı birisiydi. Dede mesleği olan demircilik müşterilerle kısa süreli iletişim dışında genellikle alet ve makinelerle ilgiliydi. Belki de geçmişten günümüze kadar sürmekte olan bu gelenek Metin ustanın yaptığı, ürettiği eşyanın kalitesinde gözle görülür bir değer taşımaktaydı. 

Metin ustanın, insanın kendini bulma, özüne ulaşma yolculuğunda yürümek zorunda olduğu bir sanat. Güçlü ateşin huzuru yüksek, kimi yerde insanı dönüştüren bir yaşam sanatı. Bu sanat demirin kendisine, çevresine ve ruhuna şekil verir. Sonunda demirin ateşle ulaştığı ve ulaştırdığı yer varoluşun kendisidir. 

Aynı anda sözüm ona bir üniversitede doçent olan biriyle de karşılaştım. Bir üniversitede çalışan bu kişi yaptığımız konuşmada kitapların, kitap okumanın gereksiz olduğunu, insan hayatında hiçbir şey ifade etmediğini söyledi. Kitap okumanın gerekli olmadığını öyle canla başla savunuyordu ki şoke oldum. 

Demem o ki ego ve kompleksler ahlakla bir arada olamaz. En yüksek karakter yapısına sahip insan sevgiye dayalı ahlak karşısında varlığını koruyamıyor. İnsan egosunun, komplekslerinin tutsağı olduğu sürece ahlaksız bir düşünce yapısına sahip olur. İnsanları tanımak istiyorsak düşünce ve duygularına, değer yargılarına göre değerlendirmeliyiz. Doçent dediğim bu kişinin yaşamı içerisindeki  birbirine çok zıt, çelişkili şeyler söyleyerek yaşamını sürdürmüş olması onun adına çok üzüntü verici olsa gerek.

Bireyin kişiliğinin bazı özellikleri miras alınır, bazıları ise yaşam olayları ve deneyimleri ile şekillenir. Belirli kişilik özelliklerinin çok katı ve esnek olmaması durumunda bir kişilik bozukluğu gelişebilir. Kişilik, düşünceler, davranışlar ve ruh halleri kim olduğumuzu tanımlamamız için hayati öneme sahiptir. Benim en çok hoşuma giden söz bu tür insanları en iyi anlatıyor: 

-Bilmeyen ve bilmediğini bilen, bilgiye açtır; ona öğretin! 

-Bilen ancak bildiğini bilmeyen uykudadır, onu uyandırın! 

-Bilmeyen ancak bilmediğini bilmeyen aptaldır; ondan sakının! 

-Bilen ve bildiğini bilen varoluşun özüdür, onu takip edin! 

İşte bu bu sözde de ifade  edildiği gibi, bilmediğini bilmek sıkıntı değil ama bilmediğini bilmeyenlerden sakının...