Ulusun rengi

Ulusun rengi

21 Ocak 2021 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

Son günlerde Boğaziçi Üniversitesine yapılan rektör ataması ile başlayan ve süren tartışmalar, yıllardır kimi zaman açıkça ve kimi zaman da medyanın gözünden uzakta alttan alta sürdürülen; "beyaz Türkler", "siyah Türkler" tartışmasını bir kez daha gün yüzüne çıkararak somutlaştırmış oldu.   

Boğaziçili öğrencilerin ve öğretim üyelerinin atamanın demokratik olmayan yöntemini haklı olarak eleştirmeleri, meselenin sadece görünen yüzünü ortaya koymakta, öteki yüzünü ise; kimlerin yönetecek oluşu yani "beyaz Türkler" kimler olacak sorusu etrafında yıllardır süren tartışmayı alevlendirmesi oluşturmakta.

Demokrasisi kurumsallaşmış, ulusal egemenlik ve kanun önünde eşitlik ilkelerinin oturmuş olduğu toplumlarda sorulması anlamsız olan "kim yönetecek" sorusu, bizler gibi söz konusu ilkelerin çoğunlukla hukuksal metinlerde yazan birer temenni olarak kaldığı ve uygulamada bir türlü yerleşmemiş olan toplumlarda, sorulmakta ve tartışılmakta maalesef.  

Kabaca iki yüz yıllık bir mazisi bulunan ulusal egemenlik ve demokratik toplum düzeni ilkelerinin olmadığı eski çağlarda ve imparatorluklar zamanında normal olan, hukuksal olarak düzenlenmiş ve resmileşmiş bulunan yönetenler ve yönetilenler ayrımının, günümüzde halkçı bir cumhuriyet ve demokratik bir toplum olma iddiasında bulunan ülkemizde, Anayasa hükümleri ve kanun önünde eşitlik ilkesi gereğince resmen yapılması mümkün olmamakla birlikte, fiilen yapıldığını ve tartışıldığını görmekteyiz ne yazık ki. 

Eski Roma’nın temel toplumsal düzeni olan; patriciler- plebler ayrımı, Orta Çağ Avrupası’nın rejimi olan feodalizmin temel bir uygulaması olarak; “zadegan krala kılıcını ve kanını, kilise duasını, halk parasını verir” sözünde somutlaşmış bulunan ve yöneten yönetilen ayrımını ifade eden serfler-senyörler denklemi ve yine Osmanlı İmparatorluğu’nda avam-havas ayrımı çerçevesinde şekillenen ve hanedan mensupları, din adamları (ulema), yüksek memurlar (umera) ve askerlerden oluşan ayrıcalıklı yönetici sınıfı ve bunlar dışında kalan tüm toplumsal kesimleri ifade eden ve reaya denilen yönetilen sınıfının varlığı, zamanın ruhuna uygun olağan uygulamalardı. 

Ancak geldiğimiz noktada, insanlığın tüm tarihsel  tecrübesi  sonucunda ortaya koyduğu ve ideal düzen olarak görülen; ulusun egemenliğine dayanan demokratik toplum düzeni çağında da, gayri resmi bir biçimde olsa da yöneten yönetilen, ayrıcalıklı sınıf ve ona tabi olan sınıflar gerçekliğinin tartışılıyor ve yaşanıyor olması, son derece şaşırtıcı ve de anakronik “ tarih içinde yerini şaşırma” olarak görünmekte. 

Acaba söz konusu bu tartışmanın günümüzde dahi yapılıyor olmasının mantığı nedir ve nasıl açıklayabiliriz bu durumu? 

Yaklaşık yüz yıl önce cumhuriyete geçmiş olmamıza ve ulusal egemenlik ve halkçılık ilkelerinin yeni rejimin temel ilkeleri olduğunu resmen kabul etmemize rağmen, 10-15 yıl öncesine kadar adeta bürokratik bir oligarşi oluşturan asker-sivil seçkinlerin devlet makamlarını ellerinde bulundurmaları, ülkeyi seçilmiş siyasetçiler yönetiyor gibi gözükse de, seçilmişlerin iktidar olup muktedir olamadıkları ve ülkeyi perde arkasından seçkin bir azınlığın yönetegeldiği gerçeği bize bir fikir verebilir kanımca. 

Öyle ki; gizli bir kast sistemi varmışçasına devletin birçok önemli makamına seçkin çevrelerden insanların gelebildiği, alt sınıflardan insanların ise bir noktadan sonra ilerleyemedikleri bir yapı süregelmişti. Mesela; Dışişlerinde makamların uzun yıllar boyunca adeta babadan oğula, amcadan yeğene geçmesi gibi. 

İşte bu toplumsal gerçekliğin içine doğan mevcut iktidarın, temel desteğini yıllarca yönetim kademelerinin dışına itilmiş bulunan yoksul halk kitlelerinden aldığı gerçeğinden hareketle, devlet makamlarına yaptığı atamalarda sistemli ve ısrarlı bir biçimde ve kimi zaman da liyakat ilkesini göz ardı etmek pahasına, kendi toplumsal tabanını oluşturan kesimlerden gelen insanları seçmesi, yöneten yönetilen denklemini tersine çevirmiş olmakla birlikte korumuş ve sürdürmüş oldu. 

İnsanlarımızın renklerini değiştirerek süren bu yapı, fırsat eşitliğine dayalı demokratik bir sisteme evrilmedikçe tartışmaların devam edeceği aşikardır.