'Ufacık bir izahat denemesi' yapsanız!

'Ufacık bir izahat denemesi' yapsanız!

28 Temmuz 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Hasan Erçakıca

Herkes Kıbrıs sorununun çözümlenmesini istiyor. Bugünkü dünya düzeninin koruyuculuğuna soyunan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de, her fırsat bulduğunda "iki toplumlu, iki bölgeli ve politik eşitliğe dayalı bir federasyon temelinde adil bir çözüm çağrısı" yapıyor. 

Kapalı Maraş’ın yüzde 3,5’luk bir bölümü askeri yasak bölge olmaktan çıkarılınca, bu çağrıyı Türkiye karşıtı olacak şekilde yinelediler. Avrupa Birliği ise, bu adımın geri alınmaması halinde "çıkarlarını savunmak ve bölgesel istikrarı korumak için elindeki araç ve seçenekleri kullanmakta kararlı olduğunu" duyurdu. 

Aslında ben, Kıbrıs sorununun çözümünü isteyen tarafın, Güvenlik Konseyi tarafından desteklenen en kapsamlı ve referanduma sunulan tek çözüm planı olan Annan Planı’na "evet" diyen Türk tarafı olduğunu biliyorum. Kapalı Maraş’ta yapılan en önemli şeyinse, küçük bir bölümün askeri yasak bölge olmaktan çıkarılması ve bu bölgede terk edilmiş mülklerine kavuşmak isteyecek olan Kıbrıslı Rumlara mallarının KKTC’de kurulu bulunan Taşınmaz Mal Komisyonu aracılığı ile iade edilebilmesine olanak sağlanması olduğunu düşünüyorum.  

İlginç değil mi? Çözüm isteyen biz, Rum mallarını iade etmek için zemin yaratmaya çalışan biz; kınanan ve yaptırımlarla tehdit edilen yine biz! 

Türk tarafındaki tepkiler... 

Aslında KKTC hükümeti ve bu hükümetin tek destekçisi durumundaki Türkiye hükümeti ne Musa’ya yaranabildi ne de İsa’ya... 

Türk tarafında da tepkiler var: Kapalı Maraş’ın vakıf malı olduğu ve 1974’teki kullanıcılarına iade edilemeyeceğini söyleyenler olduğu gibi, bu açılımın beceriksizce yapıldığını ve dünyanın tepkisine bu beceriksizliklerin yol açtığını vurgulayanlar da var... 

Bunca soruna neden olan bu iki hükümet adına yapılan açıklamalar ise bu duruma nasıl düştüğümüz hiçbir şekilde izah edemiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin “Türkiye düşmanlığından” söz ediliyor ama Rusya ve Çin’in de ABD’nin kuyruğuna takılmış oldukları görmezden geliniyor.  

KKTC Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan resmi açıklamada, BM Güvenlik Konseyi’nin “Rum tarafının baskısı altında esas amacın gerçekleşmesini engelleyecek şekilde anlamını yitirmiş olan bir unsuru öne çıkarmakta” olduğu ileri sürüyor ama Rum tarafının, yarım yamalak Kıbrıs Cumhuriyeti adına koca BM Güvenlik Konseyi’ne baskı uygulama kapasitesini nasıl edindiği izah edilemiyor. 

Anlaşılmaz bir durum... 

Tam da bugünlerde, akın akın Türkiye’ye yönelen Afgan mültecilerin Türkiye’de tutulması ve Avrupa’nın korunması bekleniyor. Yetmiyor, Kabil ve çevresinin güvenliği için Türk Silahlı Kuvvetlerinin görevlendirilmesi planlanıyor. Bütün bunlar, “bölgemizdeki en Amerikancı rejimler” olarak İsrail ve Mısır ile iyi ilişkiler kurma çabası devam ederken yaşanıyor.  

İnsan bu durum karşısına şaşkına dönmez de ne yapar? Batı'nın güçlü devletleri, Türkiye’nin kendilerini göçmen akınlarından korumasını ve bölgedeki Batıcı devletlerle iyi ilişkiler kurmasını beklerken, kendileri Kapalı Maraş’ta aslında mülk sahiplerinin lehine atılan adımları bahane ederek Türkiye’ye yaptırım uygulamaya hazırlanabiliyorlar. 

Bize asıl gereken şey, Türk tarafının yalnızlığının nedenlerini anlamaktır. Eğer halkın olan biteni anlamasının zerre kadar değeri varsa, eğer bir demokraside yaşıyor ve arada sırada seçim de yapıyorsak yetkiler bu “muhteşem yalnızlığın” nedenlerini ve muhtemel sonuçlarını halkla paylaşmak zorundadırlar. 

Dünyanın adil bir yer olmadığının binlerce kanıtı var tabii... Onlardan söz açmanız yetmez! Dış politikanın “bir adalet dağıtma mekanizması” olmadığını da biliyoruz. Ne oldu ki Türkiye, bütün dünya devletleri ile “hiçbir ortak paydası olmayan devlet” durumuna düştü? Ne oldu da hiçbir devlet bizimle “al-ver” bile yapmıyor? Yanıt aradığımız sorular işte bunlardır. 

Bunu anlamadan, ne bir köşe yazısı yazmak mümkündür; ne de sosyal medyada fikir ileri sürmek... Demokratik süreçlere katılmaya kalkışmak ve oy kullanmak bile boşunadır. Hiçbir yararı olmayacaktır! 

Yetkililerden tek istediğimiz, “ufacık bir izahat denemesi...” 

Belki de anlayabiliriz! 

Belki o zaman biz de bu “muhteşem yalnızlığı” tercih edebiliriz!