Türkler neden gülmez?

Türkler neden gülmez?

2 Ağustos 2012 Perşembe  |   Köşe Yazıları

 Burada "yabancı", daha çok tanıdık olmayan kişi anlamında kullanılıyor. Bir çok Avrupa ülkesinde ve özellikle ABD'nin güneyinde ister yabancı turist olsun, ister kendi vatandaşı olsun, insanlar sokakta karşılaştıkları tanımadıkları kişilere neredeyse refleks gibi başıyla selam veriyor, kimi zaman buna bir de "merhaba" ekliyor. Bu şekilde selamlaşmanın derin ya da ikinci bir anlamı yok kesinlikle; sadece toplumun benimsediği basit bir nezaket kuralı. Yani, Türkiye'de olduğu gibi tanımadığı bir kadının kendisini selamladığını gören erkek farklı anlamlar yüklemiyor.

 Akyol, cömertliği ve konukseverliğiyle bilinen Türklerin tanımadıkları kişilere karşı uzak durduğunu, hatta kuşkuyla baktığını, buna karşılık aile üyelerine, arkadaşlarına yakın ve samimi davrandığını söylüyor. Bunları genel olarak Türkiye'nin gelenekselden modern topluma geçiş sürecinde olmasına bağlıyor ve "Dedeniz komşusuna 'selamünaleyküm' demesini biliyordu ama siz büyük kentlerde tanımadığınız insanlara nasıl davranacağınızı bilmiyorsunuz" diye ekliyor.

Türklerin tanımadığı kişilere karşı duvar örmesi, sevdiklerine ise kapıyı ardına kadar açması aslında Türkiye'ye özgü değil. Örneğin, Rusya'da, en azından Moskova'da da benzer bir durum var.

 Ortalama bir Rus vatandaşı da sokakta tanımadığı bir insanın kendisine gülümsediğini görse ya başını çevirir ya da "Tı durak çto li!"( salak mısın nesin!) der geçer... Buna karşılık gülümseyen eğer tanıdığı, sevdiği bir kişiyse sevinçten boynuna bile atlayabilir.

Peki bu farklı davranışın nedeni ne?

İlk anda Rusların "çift kişilik"li olduğunu düşünebilirsiniz.

Çünkü, otoparkta sizin hakkınız olduğunu  bile bile gözünüzün içine baka baka yerinizi kapanla yakın bir dostunun kederini paylaşmak için onunla sabahlayan aynı kişidir.

İşin sırrı Rusların-ve Türklerin- kafasındaki "bizden olanlar-olmayanlar" ayrımı.

Yani, sevgi, şefkat, yardım, iyilik gibi olumlu duygular yakınlara ayrılıyor; olumsuzlar ise çemberin dışında kalanlara. Üstelik bu duvara sadece yabancılar değil, Rusların kendisi de çarpıyor.

Yani, sırf "çemberin dışında kaldığı için" mağazada hiç tanımadığı birinden durup dururken dirsek yiyor, devlet dairesinde tersleniyor, metroda polis tarafından taciz ediliyor, kimse yol vermeye yanaşmadığı için yaya geçidinden geçemiyor ya da bir soru sormak için aradığı yerde telefon suratına kapatılıyor.

 Bu duvarı yıkabilmek için bir Rus'un ya evine konuk olmanız gerekir ya da birlikte içki sofrasına oturmanız. Her iki durumunda da yapmanız gereken ruhunuzun derinliklerini açmak, işteki, tercihen özel hayatınızdaki sorunları ayrıntılı ve içten şekilde anlatmak, aşk acısı çekiyorsanız ya da sevdiğiniz birini kaybettiyseniz gözyaşı dökmekten utanmamak ve tabii, onun da sorunlarını sabırlı şekilde dinlemek. Kısacası onun güvenini kazanmak. Bunu başardığınız zaman o kişinin dünyasına adım atabiliyor, o hayali ama hayati çemberin içindeki yerinizi alabiliyorsunuz.

 Sadece yabancılara değil, tanımadığı kapı komşusuna bile kuşkuyla bakabilen Rus vatandaşı çevresini tanıdığı insanlarla örüyor ve içerde güvende hissediyor.

 Mustafa Akyol Türklerin sokakta selamlaşma amaçlı gülümsememesini genel anlamda kentli bir topluma dönüşme sürecinde olmamıza bağlıyor ama güven konusu da az önemli değil. "Güven", hem özgüvenle hem de bir ülkede yaşayan vatandaşların kendilerini, ailelerini, geleceklerini genel anlamda güvende hissetmesiyle ilintili.

 Bakalım, bir Türk'le Rus'un sokakta karşılaştıkları zaman birbirlerine gülümsediği günler gelecek mi?

Etiketler:  Eleştiri Medya