Türkiye’de bir dönüm noktası olarak Stalingrad

Türkiye’de bir dönüm noktası olarak Stalingrad

3 Haziran 2021 Perşembe  |   MG Özel

Hazal Yalın

“Türkiye’nin savaş sırasındaki tutumu” başlığını taşıyan, TASS’ın bir önceki gün New York’tan geçtiği haber Pravda’da 27 Mart 1947’de yayınlandı[1]. TASS, New York gazetesi PM’de iki bölüm halinde çıkan, “Türkiye hükümetinin savaş sırasında Ankara’da görev yapan ve muhtelif diplomatik görevlerde bulunan eski bir üyesinin”-tabiri caizse-ifşaatını naklediyordu. Gazete, yazarın adını açıklamıyordu. 

PM, zamanında etkili ancak uzun ömürlü olamamış bir gazete: 1940-1948 yılları arasında yayınlandı, dönemin büyük zenginlerinden Marshall Field III tarafından finanse ediliyordu. PM’in haberi doğru muydu, kesinleştirmek mümkün değil. Bununla birlikte PM’in, Amerikan liberal çevrelerindeki önemli isimleri toplayan ciddi bir gazete olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, yayınladığı ifşaatı bir asparagas saymak mümkün değil.

Eğer gerçekten böyle bir kabine üyesi var idiyse, Refik Saydam (11 ve 12. hükümetler) veya Şükrü Saracoğlu (13 ve 14. hükümetler) kabinelerinden en azından birinde görev almış olmalı. Yabancı dil ve diplomatik görevleri içeren titiz bir araştırma, bu spekülasyonda seçenekleri bir elin parmaklarına kadar sınırlayabilir; ancak buna girişmeyeceğim. 

TASS’ın geçtiği habere göre bu eski bakan, İnönü hükümetinin, Alman orduları Stalingrad’ı işgal ettikten sonra Almanya’nın müttefiki olarak savaşa girmeye hazırlandığını yazıyordu. Yazara göre Türkiye seferberlik halindeydi ve Almanya’nın Stalingrad’ın düştüğünü açıkladığı 17 Ekim 1942’de savaş ilan etmeye karar vermişti:

“Her şey hazırdı. Türkiye, ittifak anlaşmasıyla bağlı bulunduğu Sovyetler Birliği’ne savaş açmaya hazırlanıyordu.”

Ne var ki büyük bir tesadüf, hükümeti bu kararından caydırmıştı. İnönü, von Papen’e yeni müttefikini bildirmek için telefon açtığında Nazi elçisi Cumhurbaşkanı'na Almanların Stalingrad’dan çekilmeye başladıklarını bildirdi. Bunun üzerine seferberlik derhal ertelendi. PM’de yazan “eski bakanın” sözleriyle: 

“Daha sonraki hadiseler, İnönü’nün von Papen’e gevezeliğinden ötürü müteşekkir olmak için her tür sebebi bulunduğunu gösterdi. Stalingrad dayandı, Türkiye de savaş sırasında ‘tarafsızlığını’ korudu. Bütün bunlar katıksız hakikattir. Ben bu hadisenin şahidiyim.”

Yazar bunun arkasından, Türkiye’nin savaş sırasındaki siyasetini ordudaki Hitler yanlısı subayların kontrol ettiklerini yazıyordu. Pravda’nın naklettiğine göre:

“Türkiye’nin Berlin’deki büyükelçisi Gerede, Alman junkerlerini de harekete geçiren motivasyonlarla hareket eden subay-toprak ağalarından oluşan bir ‘ordu hareketinin’ başındaydı. Bir askeri fabrikanın sahibi olan General Nazi [tashih var gibi görünüyor; kimden söz ettiğini kesin olarak anlayamadım, muhtemelen Enver’in kardeşi Nuri Killigil’i kastediyor] Osmanlı İmparatorluğu’nun esas itibarıyla Sovyetler Birliği toprakları hesabına tekrar tesisini hedefleyen diğer bir askeri grubun başındaydı. Hitlerciler Türkiye’ye, eğer savaşta kendilerine katılırsa Kırım’ı vereceklerini vaat etmişlerdi. Türkiyeli ihracatçılar da Almanya’ya krom sevkiyatıyla Almanya’yı destekliyorlardı. Makalenin yazarı, Türkiye’nin, savaş sırasında Almanların savaş gemilerini Boğazlardan geçirmelerine izin verdiğini de teyit ediyor.”

PM’nin yazarı eski bakan şöyle devam ediyordu: 

“Müttefik yanlısı tutum takınan Türkler şu anda görevlerinden ve iktidar mevkilerinden uzaklaştırılıyorlar, öte yandan Naziler Türkiye’de lüks içinde yaşıyor, savaş sırasında Naziliği açıkça destekleyen kimseler ise resmi görevlerde bulunuyorlar. Türkiye’ye iki bin aileden oluşan bir oligarşi egemen ve ülkeyi bunlar yönetiyorlar, bunlar Cumhuriyet Halk Partisi saflarında bulunuyor ve köylülüğe sertçe zulmediyorlar. Dış ticareti, özel fabrikaların faaliyetlerini hükümet kontrol ediyor ve hâkim sınıfın menfaatlerine göre hareket ediyor. Türkiye hükümeti, halkın memnuniyetsizliğini biliyor ve ‘kızıl korkuluğa’ yol vererek karşı tedbirler almayı hedefliyor.” 

İki gün sonra, 29 Mart 1947 günü, Sovyetlerde savaş esiri olan üst düzey iki Alman generalinin imzasını taşıyan bir dilekçe Sovyet makamlarına sunuldu. İmzacı generallerden ilki, ünlü Friedrich Paulus (1890-1957) idi: Barbarossa planının kurmay heyetinden, feldmareşal, Stalingrad’a saldıran ve bütünüyle yok edilen 6. Ordu’nun komutanı. Diğeri de Vincenz Müller (1894-1961): korgeneral, 17. Ordu kurmay başkanı, 12. Kolordu komutanı. 

“Sovyet Hükümetine” başlığını taşıyan dilekçe aynı gün Rusçaya çevrilerek gerekli organlara gönderildi. 

Bu belge, daha önce çevirdiğim ve yorumladığım belgeleri teyit eder nitelikte. Ancak gene de, her ne kadar birkaç defa vurguladıysam da, önemli bir noktanın altını tekrar çizmek gerek. 

Açık ki, Türkiye hükümeti Stalingrad’a kadar Almanya’nın yanında savaşa girmeye kesin kararlı görünüyordu. Bunu frenleyen etkenler de vardı; bunların başında İnönü’nün Batı yanlısı (Tanzimatçı Rus düşmanlığıyla iç içe geçmiş bir antikomünizme dayanan) denge tutumu gelir. Bir idare-i maslahatçı olarak İnönü, iktidarın kurulu bulunduğu dengeleri hesaba katıyordu; bu dengeler, Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçisi Terentyev’in Atatürk’ün ölüm döşeğinde olduğu günlerde yazdığı raporda açıkça görüldüğü gibi, daha bu sırada Almanlara doğru kaymaya başlamıştı. Bunun sosyal bir temeli vardı: (gene Terentyev’in 1939 aralık ayında yazdığı, ileride yayınlayacağım bir başka raporda görüldüğü gibi) hem Genelkurmay hem de kesif bir şovenizmle yetiştirilmiş olan genç subaylar Almancıydılar. Bunun ekonomik bir temeli de vardı: saksıda burjuvazinin sınırlarına gelinmiş ve burjuvazi, kendisi için en kârlı gördüğü alanlara açılıyordu, dolayısıyla burjuvazinin tutumunu ülkenin ve halkın güvenliği değil, kendi menfaatleri tayin ediyordu. 

Doğal ki, daha önce ısrarla yazdığım gibi, İnönü’nün antikomünist ve Batı yanlısı tutumunun ilerleyen yıllarda ortaya çıkan felakette devasa bir payı var. İnönü, tutumunu faşistlerle paralel kılan, yakınlaştıran hatta kesiştiren derin bir pragmatizm güdüyordu. Manevi oğlu denilecek kadar yakınındaki Sarper’i hem de 1942 yazı gibi görece geç bir tarihte faşist Alman işgali altındaki Kırım’a göndermesi, bunun bir delilidir. “Kudretli paşaların”, faşist Alman propagandasının ve bu ziyaretin Kırım Tatarlarının sürgününde oynadığı rol inkâr edilemez. Ancak İnönü’nün faşist yanlısı olduğunu ileri sürmek de büyük bir yanılgı olacaktır. 

 

Franz von Papen-Adolf Hitler

 

PM New York Daily’de yazan “eski kabine üyesi” (ister gerçekten kabine üyesi olsun, ister üst  hatta orta düzey bir diplomat), bu atmosferin savaşın ilk iki yılındaki sonuçlarını ortaya koyuyor. Söz konusu kişinin İnönü ile von Papen’in telefon görüşmesine dair yazdıkları kurmaca olabilir; ancak eğilimlerin, doğru yansıtıldığı aşikâr; zira Alman yanlıları karşısında Batıcı İnönü’yü kurtaran da, hiç abartmadan söylemek gerek ki, faşist Almanya’nın Stalingrad’daki yenilgisi olmuştur. 

Aşağıdaki uzun dilekçede Paulus ve Müller, kendi cephelerinden bu durumu teyit ediyorlar. Bununla birlikte özellikle Müller’in sözlerinden açıkça görüyoruz ki, Stalingrad’dan çok sonra bile Hitler ve ekibi Türkiye’de Alman yanlılarının, Almanya’nın Kafkasya’da veya hiç değilse Karadeniz sahilinde tutunmasıyla birlikte tekrar güçleneceğine kesinkes inanıyordu. Büyük askeri kayıplara ve komutanların itirazlarına rağmen bu bölgede tutunma ısrarını da açıkça bu beklentiyle açıklıyordu. 

Bu kanı, çevirip yorumlayarak yayınladığım diğer mektuplarla da doğrulanıyor. 

* * *

İlk defa Rusyalı tarihçi Vladimir Markoviç’in 2019’da yayınladığı[2] belge şöyle:

Rus esaretinde bulunan aşağıdaki her iki imza sahibi de 27 Mart 1947 tarihli Pravda’da TASS’ın New York’tan çektiği, Türkiye hükümetinin eski bir üyesinin Amerikan gazetesi PM’e, İsmet İnönü’nün eski hükümetinin 17 Ekim 1942’de Sovyetler Birliği’ne karşı savaş ilan etme hazırlıkları yürüttüğü şeklinde beyanda bulunduğuna dair telgrafı okudular. 

Geçmiş askerlik faaliyetlerimiz temelinde Türkiye ile Hitler Almanyası arasındaki ilişkilerle ilgili bir dizi tamamlayıcı malumatı beyan edebiliriz. 

1. Bu mesele ilk defa ben, Friedrich Paulus tarafından, (piyade kıtaları genel karargâhında Oberquartiermeister-1 olarak) Alman piyade kıtaları yüksek komutanlığı hizmetinde bulunduğum sırada, 1941 güz sonlarında, isimlerini hatırlamadığım iki Türk generalinin OKH’nın [Oberkommando des Heeres-Kara Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı] misafirleri olarak Doğu Prusya’daki Alman karargâhına geldiklerinde ortaya konuldu. Türk generallerin bu ziyareti, “Güney” ordu grubu tarafından tutulan Doğu Cephesi’ne gezileriyle alakalıydı. “Güney” ordu grubunun faaliyet alanı, Türkiye’nin özel ilgisini çekiyordu. Türk generallerin bu gezisinde karakteristik olan, bundan önce cepheye sadece müttefik ülkelerin subaylarının benzer ziyaretlerde bulunmasına izin verilmesidir. 

Yaklaşık olarak aralık ayının ikinci yarısında piyade kıtaları yüksek komutanlığı, OKW’den [Oberkommando der Wehrmacht-Alman Orduları Yüksek Komutanlığı], Süveyş Kanalı’nın doğusundaki bölgede bulunan kıtalardan özel bir grubun, Feldmareşal Rommel’in Libya’da harekât halindeki ordusunu desteklemek için harbe girmesine yönelik bir plan hazırlama görevi aldı. Plan şu esasa dayanıyordu:

1) Bu grubun demiryollarıyla sevkiyatı ve denizden sevkiyatı, keza düzenli ikmali, Türkiye hükümetinin rızası ve yardımıyla Türkiye toprakları üzerinden gerçekleştirilecektir;

2) Kıtalar ilkin Suriye’de yoğunlaşacaklardır;

3) Sayıları: zaruri takviye ve ikmal birlikleriyle birlikte 5-6 tümenlik bir ordu.

Planın zaruri hazırlanması esnasında piyade kıtaları yüksek komutanlığı[nda] ben artık yoktum, çünkü 23 Ocak 1942’de Doğu Cephesi’ne, 6. Ordu komutanlığı görevine tayin edilmiştim. Ancak bu görevde bulunurken, 1941-1942 kışında Rus karşı taarruzunu karşılamak için asgari kuvvetleri ve keza daha sonra 1942 yazında doğuda Alman taarruzu için zaruri kıtaları ayırmanın güç olduğunu gördüm. Bu suretle, kuvvet yetersizliği, Alman kıtalarının Süveyş Kanalı’na karşı Türkiye’den geçen ulaştırma hatlarını kullanarak harbe girmesi planının geri çevrilmesinin sebebini teşkil etti. 

Bu planın yanı sıra, 1942 yaz taarruzu hazırlıkları çerçevesinde, Kafkasların işgalinden sonra Alman kıtalarının oradan, Türkiye’nin ulaştırma hatlarını kullanarak, Libya’daki askeri harekâtların durumundaki gelişmelere bağlı olarak, Rommel’in ordusuyla temas kurmak için taarruza girişmeleri öngörülüyordu. Bu planın gerçekleşmesi, Kafkas topraklarının Alman Ordu Grubu “A”, esasen de 7. Ordu ve 1. Tank Ordusu tarafından istila edilmesine bağlıydı. 

2. Ben, Vincenz Müller, 17. Ordu kurmay başkanıydım; bu ordunun vazifesi, 1942 yazında Sovyetler Birliği’ndeki Alman taarruzu esnasında Güney Kafkasya’nın istilasıydı. 

Bu makamda bulunduğum faaliyetlerim bağlamında, Türkiye hükümetinin eski bir üyesinin yukarıda zikredilen, Türkiye’nin savaşa Almanya tarafında katılma niyeti güttüğüyle ilgili iddiasını şu olgularla teyit edebilirim:

1 Haziran 1942’de ordunun Gorlovka’daki (Donbas) karargâhına, 17. Ordu komutanlığına yeni atanmış olan, o zamanki Generaloberst [Richard] Ruoff [1883-1967] komutayı almaya geldi. Aynı gün Poltava’daki “Güney” ordu grubu karargâhında Hitler’in toplantısından gelmişti. Ordu gruplarının ve orduların görevlerinin, yaz taarruzu için konulan hedeflerin görüşüldüğü bu toplantıyla ilgili olarak, Generaloberst Ruoff, bana, Hitler’in şu ifadesini anlattı: “Biz Kafkaslarda görünür görünmez Türkiye’nin de müttefikimiz olması için gerekenleri peşinen yaptım.” 

Alman kıtalarının Kafkaslar istikametinde 1942 temmuz ayının ikinci yarısında başlattığı operasyonlar, Kafkas petrol kaynaklarının ele geçirilmesinden başka, Türkiye’nin savaşa Almanya’nın tarafında girmesi için ön şartları yaratmak amacını da güdüyordu. 

 

Stalingrad savaşı

 

Yaklaşık olarak 1942 ağustos ayı ortasında taarruz halindeki 17. Ordu Kuzey Kafkasya’da tahminen Novorossiysk-Elburs hattına varmıştı. 

Türkiye ile işbirliği perspektifi güdülerek öngörülen ve bu bağlamda Novorossiysk’ten Suhumi’ye kadar geniş Karadeniz sahilinin işgalini kapsayan ilk görev, Rusların artan direnişi yüzünden tamamlanamadı. 17. Ordu, ağustos ayının ikinci yarısında, kendisinin de bünyesinde bulunduğu ordu grubu “A” komutanlığı üzerinden, bu taarruzu kısmi olarak sürdürmesi yönünde bir dizi “Führer talimatı” aldı. Kafkaslarda, Suhumi’nin yaklaşık 100 km kuzey-kuzeydoğusunda bulunan 4. Dağ piyade tümeni bu hedefle, sıradağlar üzerinden Suhumi’ye kendi başına bir taarruz başlatacak ve orada, Rusların cephe gerisinde yay şeklinde bir savunma hattı tesis edecekti. Bu tümenin ancak havadan yapılabilecek ikmalinin de sağlanması gerekecekti. 

4. Dağ piyade tümeninin bütün üst düzey komutanları-dağ piyade kıtaları komutanı [Rudolf] Konrad [1891-1964], 59. Dağ piyade kolordusu komuta heyetinden komutanlar, 17. Ordu komutanı Generaloberst Ruoff, ordu grubu “A” komutanı Feldmareşal [Hermann] Hoth [1885-1971], bir ağızdan, mıntıkanın son derece zorlu şartlarını dikkate alarak ve Rus kuvvetlerinin değerlendirmesi temelinde, OKW’ye bu emrin uygulanamazlığını açıklamaya çalıştılar ama OKW buna rağmen emrin yerine getirilmesinde ısrar etti ve kendi tutumunu sözlü olarak defalarca, Suhumi’nin yarılmasının Türkiye’nin Almanya tarafında savaşa girmesi için ön şart teşkil edeceği şeklinde temellendirdi. 

Suhumi operasyonu tam bir başarısızlığa uğradıktan sonra OKW siyasi hedefine bu yoldan ulaşmasının imkânsızlığına ikna oldu. Bu yüzden, yaklaşık olarak 1942 eylül ayı ortalarında OKW, konsantre kuvvetlerle Tuanse mıntıkasında Karadeniz sahiline yarma hedefiyle bir taarruz emri verdi. Buradan da Suhumi’ye doğru sahilden bir taarruz yapılacaktı. 

Eylül ayının ikinci yarısında piyade kıtaları genelkurmay başkanlığına yeni atanmış olan [Kurt] Zeitzler [1895-1963], Maykop’un kuzeyinde Beloreçenkaya’da üslenmiş bulunan 17. Ordu karargâhına geldi. Ordu komutanı Generaloberst Ruoff ile mevcut durumu görüşmesi esnasında (ben de Ruoff’un maiyetinde bulunuyordum), Zeitzler, Türkiye’nin bizim tarafımızda savaşa girmesi beklentisi itibarıyla Tuanse’nin hızla alınmasının önemini bilhassa vurguladı. Haftalarca süren bu muharebelerde de hedefe erişilemedi. 

Alman kıtalarının, 6. Ordu’nun Stalingrad önlerinde sarılıp yok edilmesi neticesi Kafkaslardan çekilmesinden sonra bile OKW hâlâ Türkiye’nin savaşa Almanya’nın tarafında gireceğini hesap ediyordu. Bölgedeki komutanların görüşlerine ve cephedeki genel durumun gereklerine tezat teşkil edecek şekilde, Kuban’da bir köprübaşı tahkimatı yapılması emri bunu gösterir. Bu tecrit halindeki, hemen gerisinde Kerç boğazının bulunduğu köprübaşı tahkimatına karşı bölgedeki bütün kurmay heyetlerinin itirazlarını, OKW, Türkiye’nin savaşa girmesi için şartların korunması hedefi güderek, sertçe geri çevirdi. Hitler, Zaporoje’de 13 Mart 1943’teki toplantıda bunun zaruri olduğunu şahsen vurguladı. Bu toplantıya çağrılan 17. Ordu komutanı Generaloberst Ruoff, Taman’ın doğusundaki Starotitarovskaya’ya döndükten sonra bana, Hitler’in Türkiye’ye dair söyledikleriyle ilgili şunları anlattı: Kuban’daki köprübaşı tahkimatı, ne pahasına olura olsun, gelecekteki bir taarruzun temeli olarak tutulmalıdır. Öncelikle Novorossiysk limanını tutmak gerekmektedir; bu, Rusların Karadeniz donanmasını çok önemli bir destek noktasından mahrum bırakacaktır, bunun neticesinde donanmanın harekâtı güçlü şekilde sınırlanacaktır, bu da Türkiye’nin alacağı karar için çok büyük önem taşımaktadır. 

3. Yukarıdaki maddelerde belirtilen olgulardan açıktır ki, OKW Türkiye’den, Alman kıtalarının kendi topraklarından geçişiyle ilgili olduğu gibi daha sonrasında Sovyetler Birliği’ne karşı Hitler Almanyasının tarafında savaşa girmesiyle ilgili olarak da belli bir takım sözler almıştı ve Doğu Cephesi’nin güney kanadındaki askeri tedbirlerin yürütülmesindeki hareketlerini bu durum şekillendiriyordu. 

TASS’ın başlangıçta belirtilen telgrafının doğruluğunu tamamlama ve teyit olarak, yürüttüğümüz faaliyetler dolayısıyla malumumuz olan bu kesin olguları sunuyoruz. 

Bunu, Hitler Almanyasının yabancı, mevcut durumda da Türkiye ile ilgili gerçek ilişkilerini ortaya sermenin gelecekte barışı koruma davasına katkı anlamına geldiği inancıyla yapıyoruz. 

Bildirdiklerimizin doğruluğu hususunda sorumluluk üstlenmeye hazırız. 

Vincenz, Müller, eski Alman ordusu korgenerali, 20.12.1940’tan 17.03.43’e kadar 17. Ordu kurmay başkanı.

Friedrich Paulus, eski Alman ordusu general-feldmareşali, 3.09.40’tan 19.01.42’ye kadar piyade kıtaları yüksek komutanlığında Oberquartiermeister-1, 20.1.42’den 31.01.43’e kadar 6. Ordu komutanı.

[1]«О позиции Турции во время войны», Правда, 27 март 1947 г., М.

[2]Владимир В.М., «Гитлер, Роммель и другие: тайные виды на Турцию», Журнал российских и восточноевропейских исторических исследований 19, вып. 4 (2019 г.): 131–136.

Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. “1945. SSCB-Türkiye İlişkileri”nin yazarı. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor. @Hazal_Yalin

Etiketler:  Hazal Yalın