Türkiye'de 'azınlık' olmak

Türkiye'de 'azınlık' olmak

11 Ağustos 2022 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İsmail Boy

Türkiye’de doğmuş olmak insanların inançlarını engellemek için bir neden olmamalı. Mevlana’nın dediği gibi, "İster kafir, ister mecusi, ister putperest ol, gel!.."   

İnsanların kendileri gibi olmayanları “azınlık” diye kimliklere ayırmasının tarihteki acı sonuçlarını hep birlikte yaşadık.  

Ben de bu ülkede mevcut iktidarın tanımı ile "azınlık” sınıfı kapsamındaki milyonlarca insandan biriyim.

Alevi bir  ailede doğdum, büyükbabam Azerbaycan'dan gelmişti. Çocukluk yıllarımı ilkokulu bitirinceye kadar Kars'ta geçirdim. 

Kars nüfus yoğunluğu olarak Azerilerin, yerlilerin ve Kürtlerin birlikte sorunsuz yaşayabildiği bir kentimiz. 

Geçen günlerde Türkiye’nin bazı yörelerinde Alevi kuruluşlar tarafından düzenlenen Muharrem ayı törenlerinin benzerlerini Kars'ta bizzat yaşamıştım,  

Tüm aile fertleri Muharrem ayının ilk 9 günü her akşam iftar sonrası için Alevilerin toplandığı Ehlibeyt Cami'ne giderdik. Cami imamı Akunt Malik hoca minberde Peygamberin torunu Hz. Hüseyin ve 72 yakınının Kerbela’da Şam Valisi Muaviye’nin oğlu Yezit tarafından nasıl zalimce katledildiğini anlatırken gözyaşlarını tutamayıp ağlamasına engel olamazdı; onu dinleyen ahali de toplu olarak onun gözyaşlarına eşlik ederdi. Ben ise yani başımda oturan annemi gözyaşları içinde görünce nedenini bilmeden sırf o ağlıyor diye ağlayanlar kervanına katılırdım, 

Muharrem'in 10. günü sabah annem bana ve küçük erkek kardeşime yeşil bir önlük giydirir, sıfır numara tıraşlı kafamıza beyaz bir bez bağlardı. Babam elimizden tutup Alevilerin buluştuğu Ehlibeyt Cami avlusuna götürür, Akunt Malik hocaya teslim ederdi.  

Diğer erkek çocuklarla sıraya girer, elinde ustura olan bir adamın önüne getirilirdik. Önüne gelen her çocuğun kafasına ustura ile küçük bir çentik atardı. Tabii Akunt Malik hocanın ağıtı ile çocukların çığlıkları birbirine karışırdı. 

Yüzümüz gözümüz kan içinde ağlayarak babamızın yanına giderdik. Sabah beyaz örtünün takıldığı kafamızdaki yara önce temizlenip ilaçlanır, sonra da sarılmaya çalışılırdı. Böylece Hz. Hüseyin’in çektiği acıyı bir nebze de biz paylaşmış olurduk.  

Sonraki yıllarda İstanbul’a geldiğimizde sebebini hâlâ bilemediğim şekilde, belki uygulama imkanı bulamadığımız için, belki mahalle baskısı üzerimizden kalktığı için Muharrem törenlerini unutmuştuk, O günü sadece annemin evde aşure pişirmesi ile hatırlıyorduk, 

Yıllar sonra görev gereği bulunduğum İran'ın başkenti Tahran’da düzenlenen Muharrem törenlerinde benzeri ritüeller gördüğümde diğer yabancılar kadar garipsememiştim.  

Tahran ile Kars’taki törenler arasındaki fark, Kars’ta bütün tören cami avlusunda başlayıp orada biterken, Tahran’da cami sonrası küçük gruplar halinde insanların sokaklara çıkıp topluca “Sine dövme” ve “Ya Ali, Ya Hüseyin” nidaları ile sırtları kanayıncaya kadar zincir ile kendilerine vurmalarıydı. Tabii bir tarafta Türkçe söylenen ağıt, diğer tarafta Farsça okunuyordu, 

Ayrıca Kars'ta, zengin Alevi aileleri evlerinde matem yemekleri verirken, Tahran'da devlet tarafından sokaklara kurulan dev kazanlarda yemekler pişer ve gelip gecen insanlara ikram edilirdi.  

O dönem, ben de onlara her İranlı Alevi'nin yaptığı gibi siyah gömlek giyerek acılarını paylaşmaya çalışırdım.

Kısa süre önce başta İstanbul olmak üzere birçok ilde Muharrem törenlerinin yapılmasının mutluluğu yaşandı. İnsanlar inançları ne olursa olsun bir arada sorunsuz yasayabilmeli, hiç kimse kendi inancını başkasına zorla kabul ettirmeye çalışmamalı. İnsanlar doğduklarında dinlerini, ırklarını, milliyetlerini ve ailelerini seçme şanslarına sahip değil.