Türkiye ekonomisinde son 20 yılda ne değişti?

Türkiye ekonomisinde son 20 yılda ne değişti?

22 Kasım 2021 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

Samih Güven

Türkiye’de 90'lı yıllar sorunlarına rağmen kimi açılardan bugünkünden daha renkli, daha demokratikti. Fakat Çiller, Yılmaz ve Baykal’ın kaprisleriyle heba edilen siyasi ortam ekonomiyi de etkiliyordu. Bankacılık sisteminde önemli sorunlar birikmişti. Kamu borcu ve faizler oldukça yüksek seviyedeydi. 

Bu yazının konusu olmadığından detaya girmek istemiyorum ama neticede Şubat 2001’de Anayasa fırlatılınca dolar da fırladı. TL’de iki gün içinde yüzde 50’yi aşan değer kaybı olmuştu. Tabii dolar fırlayınca her şey yerle bir oldu. Sonra Mart ayında Kemal Derviş göreve başladı ve önemli ekonomik kararlar yürürlüğe konuldu. Fakat bunun sonuçları beklenmeden erken seçime gidildi ve bu süreç yeni bir partinin tek başına iktidara gelmesiyle sonuçlandı. 

Koalisyon hükümetlerinin yarattığı hayal kırıklığı sonrasında siyasi istikrarın sağlanmış olması ve dünya genelinde yaşanan döviz ve sermaye bolluğu Türkiye ekonomisi açısından olumlu sonuçlar yaratmıştı ilk başlarda. Ancak genel olarak bakıldığında ayağımıza gelen fırsat değerlendirilemedi. 

Bu yazıda son 20 yıl içerisinde Türkiye ekonomisinde ne gibi önemli gelişmeler olduğunu objektif bir şekilde özetlemeye çalışacağım. Tabii bunu kısa bir yazıda yapmak kolay bir şey değil. Özellikle yapısal bir dönüşüm olup olmadığını anlamak üzere belli değişkenleri seçeceğim ve uluslararası kıyaslamalara da imkan veren Dünya Bankası'nın veri setini kullanacağım. 

Bu çerçevede Türkiye ile ilgili olarak 1400’ün üzerindeki göstergeden önemli olduğunu düşündüklerimi seçerek 20 yılda ekonomide neler olduğunu özetlemeye çalışacağım. Buna göre: 

1-Öncelikle büyüme, enflasyon ve işsizlik gibi makro göstergelerle başlarsak, kimi yıllar yaşanan oldukça yüksek büyüme oranlarına rağmen negatif büyüme yaşanan yıllar nedeniyle 20 yıllık ortalama büyümenin yüzde 4,5 olduğu görülüyor. Bu oran Türkiye’nin tarihsel ortalamasıyla aşağı yukarı aynı.

Türkiye’nin kronik sorunu olan işsizlik oranının 2000 yılında yüzde 6,5, 1990-2000 arasında ortalama yüzde 7,7 iken son 20 yıllık ortalamanın yüzde 10,3 olduğu görülüyor. Yani son 20 yılda işsizlik artmış durumda. 90’lı yılların önemli bir sorunu olan ve 2000 yılında yüzde 54,9 olan enflasyon oranının 2000’li yılların başlarında önemli ölçüde düştüğü, 2004 yılında tek haneye indiği, 2017 yılından itibaren yeniden çift haneye yükseldiği, son aylarda ise yüzde 20’lere yaklaştığı görülüyor. 

2-Türkiye’de 2000 yılında 272 milyar dolar olan milli gelir 2020 yılında 716 milyar dolara, 4317 dolar olan kişi başı gelir de 2020 yılında 8538 dolara yükselmiş. Peki bu rakamlar ne ifade ediyor? Bakıldığında dünyanın en büyük ekonomileri sıralamasında 2000 yılında 20. sırada olan Türkiye’nin yine aynı sırada yer aldığı görülüyor. Bununla birlikte son dönemdeki kur gelişmeleri nedeniyle sıralamanın değişmesi de söz konusu. Nominal kişi başı gelir açısından ise dünya sıralamasında hali hazırda 91. sırada bulunuyoruz.  Satın alma gücü paritesi ile bakıldığında kişi başı gelir açısından dünyada 68. sıradayız. 

3-İhracat rakamlarına bakıldığında 2000 yılında 27 milyar dolar olan ihracatın 2020 yılında 169 milyar dolara, 55 milyar dolar olan ithalatın ise 219 milyar dolara yükseldiğini görüyoruz. Fakat ekonomilerde hiçbir rakam yerinde saymadığına göre bu rakamlara mutlak olarak değil, yapısal bir dönüşüm olup olmadığını anlamak için milli gelire oran şeklinde bakmamız gerekiyor.

Böyle bakınca 2000’li yıllar boyunca ihracatın milli gelire oranın yüzde 16-18 bandında dolaştığını görüyoruz. Son dönemde kur etkisi ve değişen dünya dengelerinden dolayı bir miktar artış var ama bu oranın 20 yıllık ortalaması yüzde 18 olmuş. Yani ihracatımızda yapısal bir sıçrama olmamış. 

2000 yılında yüzde 20 olan ithalat-milli gelir oranı ise 2020 yılında yüzde 31’e yükselmiş. 20 yıllık ortalama ise yüzde 26. 

4-Türkiye ekonomisi açısından yapısal bir soruna işaret eden cari açığın milli gelire oranına bakıldığında 2000 yılında yüzde 3,6 olan bu açığın iniş çıkışlar gösterdiği, 20 yıllık ortalamasının ise yüzde 3,7 olduğu görülüyor. Yani döviz sorunumuzun yapısal kaynağı olan bu açıkta son 20 yıl içinde herhangi bir düzelme olmamış. 

5-Doğrudan yatırım girişlerinin milli gelire oranının 2005-2008 döneminde kayda değer bir artış gösterdiği, ancak 20 yıllık ortalamanın yüzde 1,6 olarak gerçekleştiği görülüyor. 

6-Ülkelerin imalat sanayilerindeki teknolojik kapasitenin bir göstergesi olarak kabul edilen imalat sanayi ürünleri ihracında teknoloji yoğun ürünlerin payına bakıldığında bu oranının yüzde 2-3,5 bandında dolaştığı ve önemli bir sıçrama yaşanmadığı görülüyor. Söz konusu oranın örneğin Kore’de yüzde 30’un üzerinde olduğu biliniyor. 

7-Araştırma geliştirme harcamaların milli gelire oranı 2000 yılında yüzde 0,5 iken yavaş da olsa artış kaydederek yüzde 1’in üzerine çıktığı anlaşılıyor. 

8-Türkiye’nin enerji kullanımında ithalatın payına bakıldığında Dünya Bankası verilerine göre 2000 yılında yüzde 66 olan bu oranın genelde yükselme eğiliminde olduğu ve örneğin 2015 yılında yüzde 75’e kadar yükseldiği, sonra bir miktar gerilediği görülüyor. 

9-2000 yılında yüzde 26 olan kadınların işgücüne katılım oranının az da olsa yükseldiği ve 2021 yılında yüzde 32 olduğu görülüyor. Bu oranın OECD ülkelerinde yüzde 60 civarında olduğunu hatırlamak gerekiyor. 

10-Gelirden en az pay alan yüzde 20’lik grubun aldığı payın yüzde 5-6 seviyesinde olduğu görülüyor. En üstteki yüzde 20’lik grubun payı ise artış eğiliminde ve yüzde 46-47 seviyesinde seyrediyor. Ayrıca son dönemde yoksulluk göstergelerinde önemli bir bozulma olduğu biliniyor. 

11-Vergi gelirlerinin milli gelire oranı pek değişmeyerek yüzde 23-24 seviyesinde seyretmeye devam ediyor. Adaletsiz bir vergilemeye neden olan dolaylı vergilerin payındaki yükseklik ise sürüyor. 

12-Türkiye’de büyümeyi desteklemek üzere özel kesime dönük kredilerin milli gelire oranının genelde artış eğiliminde olduğu, 2017 yılında ise yüzde 71’e kadar çıktığı görülüyor. Hazine kredi garanti sisteminin de etkisiyle belli dönemlerde yoğun şekilde, isteyen herkese kredi verilmesi politikasının enflasyon dahil önemli dengesizliklere de neden olduğu anlaşılıyor. 

13- Brüt dış borç stokunun milli gelire oranı 2002 yılında yüzde 54,8 iken 2010 yılında yüzde 37,7’ye gerilediği, 2021'in ikinci çeyreği itibarıyla ise yüzde 58,3’e yükseldiği görülüyor (446 milyar dolar). 

14- Kamunun brüt toplam iç ve dış borç stokunun milli gelire oranının 2001 yılında yüzde 77 iken, 2010 yılında yüzde 42,8’e, 2018 yılında yüzde 33,4’e gerilediği, 2020 sonu itibarıyla da yüzde 35,9 olarak gerçekleştiği anlaşılıyor. 2020 sonu itibarıyla kamunun iç borç stokunun milli gelire oranının yüzde 21, dış borç stokunun milli gelire oranının ise 14,9 olduğu görülüyor. 

Öne çıkarmak istediğim göstergeler bu şekilde. Kanımca en önemli konu olan eğitimin kalitesine ilişkin göstergelerdeki durum ise malum. Genel olarak bakıldığında son 20 yılda kamunun iç borç stokunda bir azalma olduğu, toplam dış borç stokunun yükseldiği, ekonomide yapısal sorunların çözümünde ya da yapısal olarak değişiminde herhangi bir ilerleme olmadığını söylemek mümkün. Ayrıca son otuz yıldaki yaklaşık 80 milyar dolarlık özelleştirme gelirinin çok büyük bir bölümünün de son 20 yılda elde edildiğini ve harcandığını dikkate almak gerekiyor. 

Son dönemde faiz, enflasyon ve kur politikasının yarattığı sorunlar ise malum. En önemlisi de kendini kur riskine karşı koruyamayan düşük gelirli gruplar için ciddi bir yoksullaşmanın söz konusu olması.

Not: Bu yazı Medya Günlüğü'nde geçen yıl yayınlanmış bir yazının güncellenmiş hâlidir.

Etiketler:  Ekonomi