Taştan kana...

Taştan kana...

12 Haziran 2022 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Uzun yıllar önce bir belgesel izlemiştim. Bir kan damlasını göstererek başlıyordu. Biz geçmişimizin kanıtlarını hep taşlarda (arkeolojide) aradık, oysa geçmişimizin bütün izleri bu bir damlacık kanda (genetiğimizde) kayıtlıymış, diye girişiyordu anlatımına. Her bir sahnesini aklıma kazıdığım o belgeselin keşke adını hatırlasam da tekrar izlesem. Amerikalı genç ve cevval bir genetikçinin, yaşlı ve deneyimli bir İtalyan genetikçi ile ortak çalışmasını aktarıyordu bu belgesel. Eski genetikçi, dünyanın uzak köşelerinde izole yaşayan topluluklara gidip onların genlerini toplamış ve biriktirmiş, yıllarca. Yeni genetikçi ise onun olağanüstü zengin bu insan koleksiyonunu yepyeni tekniklerle incelemeye heves etmiş. Sonuç; müthiş bir başarı.  

Çalışmacıların adlarını hatırlayamamamın ayıbını üstlenerek anlatmayı sürdüreyim. Bu ikilinin çalışması, pek çok başka şeyle birlikte insanlık tarihi için sorulan en önemli sorunun yanıtını da bulmuş. Soru şu:

Sadece tek bir noktada insansılaştık da dünyanın dört bir yanına o tek odaktan mı yayıldık, yoksa başka kıtalarda başka odaklardan evrilen farklı soyların mı devamıyız?

Bu çalışma ile dünyanın en dip köşelerinde birbiriyle hiç etkileşmemiş insanların genleri deşifre edilince atamızın en başta ortak olduğunu kesinleşmiş. Sonrasında başka çalışmalardan başka kanıtlar da elde edilerek kesin olarak anlaşılmış ki insanlaşma dönüşümü Afrika’da olmuş. Afrika’dan meteorolojik nedenlerle göçmek zorunda kalan insanımsılar, Mezopotamya üzerinden Asya ve Avrupa’ya ve de sonrasında Avustralya’ya, çok daha sonra da Avrasya’nın tepesinden Amerika’ya göçmüş.   

Bu göçmenlik geçmişimizin 10 bin senelik bir hikaye olduğu sanılırdı ama sonradan 50 bin sene öncesine dayandığı gösterildi. Daha sonra hem genetik hem de başka bilim dallarında yeni kanıtlar bulundu ve süre 100.000 seneye çıktı. Yüz bin seneden bile eskidir demeye başlayanlar bile oldu. Şimdilerde ise inanılmaz biçimde bu süre 750. 000 sene olarak hesaplanmış durumda.  

Bu keşfin temeli aslında Neanderthal’de yazılıymışız da biz yeni sökmüşüz o yazıyı. Almanya’nın kuzeyindeki Neander vadisindeki bir mağarada bir insan fosili keşfedildiğinde tarih 1856. (Yani evrimin babası Darvin, Galapagos Adalarındaki canlı türlerinin çeşitliğini gözlemlemiş, bulgularını ayrıntılı biçimde kayda almış ama cesaretini toplayıp bulduklarını kitap olarak bastırmasına daha 3 sene var.) Keşfedildiği yere atfen bu ilk insansı fosile Neanderthal adı verilmiş. Uzmanlar bu kemiklere bakmış, ölçmüş, incelemiş ve bulgularını yazmışlar o zamanlar. Kireçtaşı kayalarında çürümeden kalabilmiş bu en eski iskelet sayesinde pek çok yeni bilgi edinmiş,  bildiğimiz pek çok yanlışı da düzeltmişiz. Atamızı görmek bizi gerçekten çok aydınlatmış. Bu ilk görüş son görüş de olmamış, dünyanın değişik yerlerinde daha da eski atalarımız bulunmuş ama hepsine başka adlar verildiyse de soyadı hep Neanderthal olarak kalmış. Sonraları epeyce farklı özellikler taşıyan bir başka insansı daha saptanmış ve bu ikinci sülaleye de Denisovan adı verilmiş. 2016'da yayınlanan ve yepyeni teknolojilerin desteğini alan bir çalışma ise bu soy ayrışmasının 450 bin sene önce olduğunu göstermiş. Daha sonra fosil incelemelerinin tekniği daha da ilerledikçe çok daha önce, 600 bin sene önceye ait fosillerin de farklı soydan olabildiği belirlenmiş. Bu ikisinden de başka, beyni gelişkin iki ayaklı bir soyun (Human Heidbergensis) Avrupa’da yaşadığı anlaşılmış.  İnsansılaşıp sonradan yok olan başka soylar da varsayılmış durumda. Bugünkü insanlığın bu sülalelerden hangisinin devamı olduğu günümüzde kısmen tartışma konusuysa da Neandertal bizim genlerimize en yakın olanı.  

2000’lerde bizim gen haritamız eksiksiz tamamlandı. Üzerinde harıl harıl çalışılıyor; bu insansı fosillerin gen haritası da tümüyle deşifre edildiğinde, soyumuzun hangisinden kesintisiz devam ettiği kolayca anlaşılacak. İlk Afrika göçmenler Avrupa ve Asya’ya geçtikten sonra bölünmelerin nerede ve ne zaman oluştuğu ve dünyanın dört bir yanına saçılan soyların hangisinin hangimizin atası olduğu henüz kesinleşmemiş durumda. Bunu çözmek için de şimdilerde yaşayan insanların genleri hızla toplanıyor ki mutasyon haritamız daha net açığa çıkabilsin. 

Ancak tartışılmayacak kadar kesin olan, Afrika’daki ana vatanından diasporaya çıkmak zorunda kalan ilk insansı soyun bugünkü bütün insanların gerçekten de ortak atası olduğu. Araştırılan ise aradaki 750 bin senede neler olduğu. Ekmek kavgası hâlâ göçmenliğimize neden olsa da, en yeni genetik yöntemlerle eskiden bulunan insansı fosillerin incelenmesi sayesinde göçmenlik tarihimiz adım adım aydınlanıyor. Tevekkeli izlediğim o eski belgeselde “tek bir kan damlamızda bütün geçmişimiz yazılı” demişlerdi. Kan ya da başka herhangi bir hücrenin merkezinde bulunan gen hazinesi bütün geçmişimizin yazılı kaydıymış, biz Neandartellerin şifresini çözdükçe bizimkiyle kıyaslamalar yaparak söküyoruz kendi tarihimizin yazısını da.     

Vayyy canına yahuuu! Havsalam almıyor, benim bilimle tanışıklığım olan kısacık sürede insanlık geçmişi için öğrenilenler ne kadar hızla değişti: 10 bin, yok 50 bin, yok yok 100 bin derken demek ki 750 bin senedir şu gezegende iki ayağımızın üzerinde yürümekteymişiz. Ben nasıl bu kadar eski olduğumuzu kavramaya çalıştıkça, varlık tarihimizi daha da eskiye taşıyor bilim. Dünyadaki varlığımızın daha da, daha da eski olduğunu öğrendikçe, hâlâ insan olmayı beceremeyişimize bakarak umutsuzluğum artıyor.  

Şu dünyadan izimiz silinmeden önce sahiden insanlaşabilecek miyiz acaba?