Tahtası değil metali eksik olanlar

Tahtası değil metali eksik olanlar

21 Ağustos 2022 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Armağan Çağlayan’ın röportajlarına neredeyse bağımlı oldum. Gazetecilik tekniği açısından eksikleri varsa da şimdiye kadar kimsenin beceremediği bir şeye öncülük ediyor. İnsanımızın kültürel ve diğer açılardan zengin yelpazesini eksiksiz olarak gündeme taşıyor. Bu yelpazenin türlü çeşitli renklerini daha yakından görmemi, sosyokültürel yapıdaki hızlı değişimi izlememi ve bütün bunlar sayesinde aklımın zenginleşmesini sağladığı için, gıyabında da olsa kendisine çok teşekkür ediyorum.  

Onun bir söyleşisinde Balat sokaklarında durmamacasına dans eden eski bir gemiciyi izledim. “Ben hep böyle manyaktım” diyen bu adam, söyleştiği konuğu sakince dinlemesiyle ünlü Armağan Çağlayan'ı alt üst etti. "Manyak" kelimesini elbette kendisi kendisine hakaret olarak kullanmadı. Ben de aynı kanıdayım: Bu adam manyak ve ben de bu lafı ASLA hakaret anlamında kullanmıyorum.  

Mani, psikiyatrik bir tanıdır, mani atağındaki kişiye de "manik" denir. Bu laf sokak dilinde manyak haline dönüşmüştür. Tıp jargonunda manik olana manyak denmez ama dense de aslında yanlış olmaz çünkü ikisi de aynı kelimenin (maniac) Türkçeye uyarlanmış farklı halidir. (Tıbbi tanıların sokak ağzında hakarete dönüşmesi ise apayrı bir derttir. Manyak, şizofren, embesil, spastik, otistik gibi kelimeleri hakaret ve küfür olarak kullananlar en hafifinden zırcahildir.) 

Evet, programın konuğu olan adam bence manikti. Mani atağı duyguların coşma ve hatta taşma halidir. Manideki kişi her açıdan yükselmiş ve hızlanmıştır. İçi içine sığmaz, durduğu yerde duramaz; eli, ayağı, bedeni ve yüzü durmadan devinir. Aşar taşar. Yürür, koşar, dans eder, seks yapar, hırsızlık yapar, alışveriş yapar, kumar oynar. Hepsini yapmaz elbette. Artık meşrebi hangi türüne izin veriyorsa o türden eylemleri en bol tarafından yapar ama bir türlü durulmaz. O yüzden de pek uyumaz. Çok yer, çok içer, çok güler, çok konuşur. Her şeyi çoktur. Bu coşkunluk durumundan da çok hoşnuttur. 

Bu hızlanma ve taşkınlık hali sadece bedene özgü değildir. Akıl da coşar, taşar. Neşe taşar. Mutluluk taşar. Manik kişilerin dili de, düşünceleri de dizgin tutmaz. Hızlanmış beyinleri yüzünden her imayı da hemen çakar, cevabını da anında yapıştırırlar. Korkuları kaygıları kalmamıştır. Her şeye sataşır, herkesle dalaşırlar. Risk almaktan kaçınmazlar. Otoriteyle başlarının belaya girmesi an meselesidir. Her şeyi bilir ve bildirirler. Gemlenmezse en büyük bildiriciye, peygambere falan da dönüşebilirler.  

Mani, genellikle ataklar halinde gelir ve tedavi ile gemlenir. Mani bir duygu durum bozukluğudur ama bazen akıl bozukluklarına da eşlik edebilir. Duygu bozuklukları gibi akıl bozuklukları da kalıtsal ya da edinsel olabilir. Basit bir tuz eksikliğinden ya da bel soğukluğu gibi bir enfeksiyondan bile kaynaklanabilir. Mani en çok da paranoyak akıl bozukluğunun eşlikçisidir. Paranoyaklar çoğunlukla çok da zeki oldukları için hastalık belirtilerini ustalıkla gizler ve toplumların başına da bela olurlar ama onlar şimdi konu dışı.  

Armağan Çağlayan’ın video röportajı epey uzun sürdüğü için gözlem sürem o kişinin manik olduğunu anlamama yettiyse de muayene etmeden durumun asıl nedenini bilmeme yetmedi elbette. Ancak aşırı enerji harcamaktan bir deri bir kemik kalmış bu adamcağızı izledikçe mesleki deformasyonum coştu: Ah yaaa, şunun lityum deposunu biri dolduruverse de azıcık durulsa, diye düşünmekten bir hâl oldum.  

Evet lityum deposundan söz ediyorum. Lityum bizim bedenimizde azıcık bulunan metallerden biri. Demir, çinko,  bakır gibi iç işleyişimizde bolca kullandıklarımızdan biri değil belki ama o da olmazsa olmazlarımızdan.  Depo eksikliği de özellikle duygu durum açısından dara sokucu. Bu kişi, hastalığının eriştirdiği bilgelik (!) sayesinde ahkâm kesip “bilim, tıp ve psikoloji hiçbir şey bilmiyor” dese de, onun hiç bilmediği ve bilemeyeceği “lityum” gerçeği biliniyor. Bir gemicinin bilmesi mümkün olmayan başka şeyleri de bilen tıp, onu iyi edebilir. Doktora gider ve tedavisini düzgün kullanırsa elbette.  

Lityumun duygu durum hastalıklarında önleyici ve tedavi edici olduğunu, söz konusu kişinin programda yaptığı sıralamayla söylersem bilim, tıp ve psikiyatri biliyor. Lityumun savunma sistemindeki önemini de enerji metabolizmasında görevlerini de biliyor. Bilim, lityum konusunda her şeyi biliyor da değil. Bilimin her şeyi bildiğini kimse savunmuyor zaten. Bilim insanlarının en iyi bildiği, bilimle tanışmayanların ise hiç bilmediği şey, bilimin bilgi yığıntısı demek olmadığıdır. Bilim, aslında bilgiye erişmenin yolu yöntemidir. Her neyse işte, bu program konuğundan hareketle lityum konusunda epeyce şey bilindiğini söylemeye çalışıyordum. Lityumun yaşamsal enerji depomuz olan mitokondriler ile yakın zamanda keşfedilen bağlantısı ise oldukça heyecan verici.  Bu enerji meselesine bir mim koyun lütfen.  

Duygu, düşünce ve davranışlarımızın tümünden, doğru ve yanlışlarımızdan olduğu kadar sağlık ve hastalıklarımızdan da sorumlu olan beynimiz, üç beş kimyasal maddeye bağımlı bir organ. Bu maddelerin eksikliği de fazlalığı da beynin işleyişini aksatıyor. Vücudunda demiri eksik olanlar nasıl kansız oluyor da tedavi edilmezlerse uzun vadede akılları da eksiliyorsa, lityumu eksik olanlarda da duygu durum hastalıkları gelişiyor ve tedavi ile eksiklik giderilmezse uzun vadede bazı akıl hastalıkları da oluşuyor…

 



Gelelim başka bir noktaya. Kayıt tutma becerimizin eksikliği nedeniyle kesin sayılarla konuşmak mümkün olmasa da duygu durum hastalıkları da akıl hastalıkları da Karadeniz bölgesinde oldukça fazla. Bu hastalıkların hemen hepsi sülaleden (genlerle) aktarılıyor ve Karadeniz bölgesinde yakın akraba evliği öyle yaygın ki bu artışa şaşmanın anlamı kalmıyor. Ancak benim başka bir kuşkum var. 

Karadeniz bölgesinde guatr (tiroid) hastalıkları da çok yaygındır. Çünkü tiroit bezi için gereken iyot Karadeniz toprağında az bulunur. Karadenizlinin neredeyse yegâne sebzesi olan karalahana da iyodun tiroit bezince kullanımını azaltır.  Aslında bölgede en çok o tüketildiği için karası suçlansa da akı yeşili fark etmez, lahanagiller ile iyodun geçim sorunu var. Her türden lahana, karnıbahar, brokoli vs. içinde bolca bulunan thiocyanate ve goitrin maddeleri guatr bezinin iyot kullanımını azaltırlar.  

Sonuçta her ne nedenle olursa olsun üreteceği hormonların hammaddesi olan iyodun eksikliğinde tiroit bezi aşırı çalışmak zorunda kalır. Fazladan çalıştıkça büyür, kocaman olur. Kocamanlaştıkça daha da işlevsizleşir. Sonuçta yetmezlik gelişir. Guatr bezinin ürettiği hormonlar aslen bedenimizin ve de beynimizin çalışma hızını belirler. Onlar azalırsa yavaşlar,  artarsa hızlanırız. Yediklerimizle aldığımız iyot miktarı o yüzden çok önemlidir. Tuzların içine iyot katılması bu bilgiden ötürüdür.  

Bazı tip tiroit bezi hastalıklarında da mani benzeri coşkun durumlar oluşabilir ama benim söyleyeceğim o değil. Karadeniz topraklarındaki iyot azlığının nedeni dağların konumudur. Kıyıya paralel uzanmaları yüzünden kuzeyden esen rüzgarlar dağların ön yüzüne çarparak bolca yağmur yağmasına neden olur. Bu biteviye yağmurlar toprağın yüzeyini devamlı süpürerek iyodu da yıkayıp götürür. Karadeniz toprağının bu gerekçeyle iyot için yoksullaşması neden lityum için de geçerli olmasın? Bu konuda yapılmış bir çalışma olup olmadığını bilmiyorum. Yapılmışsa da erişemediğim için cahilliğimin bağışlanmasını diliyorum.  

Sonuçta ister toprağındaki eksiklik gibi çevresel bir nedenden olsun, ister akraba evliliğinin yarattığı genetik yükten, isterse de her ikisinin birlikteliğinden, Karadeniz bölgemizde duygu ve akıl hastalıkları çok fazladır. O nedenle hastalananlara ilaç vermenin ötesine geçilmesi, önleyici girişimlerde bulunulması şarttır. Akraba evliliğini önlemek için eğitim başta olmak üzere çok boyutlu çözümler gereklidir. Tuzlara iyot gibi lityum katılması da düşünülebilir. Bu konuda kesinlikle şaka yapıyorum. Çünkü herhangi bir şeyi herkese birden vermek, hele konu lityumsa, ters tepebilecek bir silahtır. Lityum azlığı gibi fazlalığı da büyük sorunlar yaratır çünkü…  

Hiçbir bilgim olmadan deyim yerindeyse işkembeden salladığım “lityumdan fakir Karadeniz dağları” varsayımımın gerekçesi ise Güney Amerika’daki “Ant dağlarının lityum zenginliği”dir. Onu gelecek sefer yazayım, hem de mim koyduğumuz enerji meselesi ile birlikte. Ancak ne kadar saçma görünse de her iddianın bilimsel açıdan incelenmeye hakkı olduğunu da hatırlatmadan geçmeyeyim. Karadeniz toprağında ne kadar lityum olduğunu bilmenin pek çok açıdan faydası olacağı açıktır.

Armağan Çağlayan’ın Kırklarelili manyak (!) konuğunun biran önce tıbbın şefkatli kucağına erişerek durulmasını ve de bütün yoksunu olanların lityuma doyurulmasını dilerim.  

Son olarak, akıl ve duygu durum hastalıklarının tek nedeninin lityum eksikliği olduğunu iddia ettiğim sanılmasın. “Onun kafasında bir tahtası eksik” diye bir lafımız vardır ya, akıl ve duygularımızla odunların değil metallerin alakalı olduğunu belirtmek istedim. Beynin hastalıklarını diline dolayanların, aklı hastalananları böylesi laflarla aşağılayanların odunlukları baki elbette.