Stres ve hastalık

Stres ve hastalık

15 Ağustos 2021 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

İnce hastalığı bilir misiniz? Biz tıpçıların tüberküloz dediği, gündelik dilde verem diye anılan hastalığı. Bildiğinizden eminim çünkü en iyi bilinen hastalıklardan biridir. İnsanlık var olduğundan beri var olan bu antik hastalığa eskiden aşk hastalığı da derlermiş.

Yeşilçam filmlerini hatırlayın; maşukuna erişemeyen aşık üzüntüye boğulur, odasına pardon içine kapanır. Önce narin narin öksürmeye başlar, sonra öksürük krizinin ardından kumaş mendilinin içindeki kanı görür ve zavallıcığın kederinden verem olduğunu anlarız. Verem, dertten-kederden kaynaklanan bir hastalıktır. Çaresi kişiyi ortamdan uzaklaştırmak ve kan kusan ciğerleri rahatlatmak için temiz havaya kavuşturmaktır. O nedenle havanın en temiz olduğu yer olan çamlık dağların başında özel bakım evleri kurulur. (Eskiden o kadar çok kişi verem olmaktaydı ki bu sanatoryumlar her ülkede hatta imkânı olan her şehirde kurulurdu. İstanbul’da biri Heybeliada’da diğeri Anadolu yakasında olmak üzere iki tane kurulmuştur örneğin.)   

Bizde olduğu gibi icat çıkarması ayıplanmayan Avrupalı bazı meraklılar, 17 yüzyılda mercekleri kullanarak minik şeylere büyüterek bakmayı adet edinir ve de mikroskobu keşfederler. Her şeyi mercek altına yatırıp inceledikçe de bir bir mikropları keşfederler. Mikropların bazılarının bazı hastalıkların nedeni olduğu bu sayede anlaşılmıştır.   

Verem konusunu âşıktan çalan adamın adı ise Robert  Koch’tur. Mikroskobunda verem hastalığını yaratan tembel ve şişko mikrobu görmüş ve bütün dünyaya göstermiştir (1882).  Koch sayesinde veremin mikrobik bir hastalık olduğu anlaşılmıştır ama tedavi edilebilmesi için antibiyotiğinin keşfini beklemek gerekmiştir. Antibiyotik, insan katili olan mikropları katledebilen ilaç demektir. Verem mikrobunun ilk katili olan Streptomicin, 1944 senesinde tıbbın kullanımına girmiş ardından başka antibiyotikler de keşfedilmiştir.  

1944 oldukça yeni bir tarih. Düşünün ki annem 1937 doğumluydu, bense 1959. Özetle benim yaşımdakilerin dedesi ninesi için verem, aşığına kavuşamamanın yarattığı üzüntüdür. O dönemlerde insanlığın baş belasıdır verem. Biraz eskileri karıştırsanız kendi ailenizde bile veremden ölmüş birileri olduğunu keşfedebilirsiniz çünkü o kadar yaygındı. Mikropların ve antibiyotiklerin keşfi ile de hükmü kalmadı. Veremli için artık ne çam-deniz havası lazım ne de sanatoryuma kapatmak. Tek çare bir avuç antibiyotik içermek. Artık kimse veremden ölmüyor özel bir terslik olmazsa. Kan tükürmek de kara sevdanın değil soluk borusunda gezintiye çıkmış basilin işareti sayılıyor. Dertten kederden hastalanma hikâyesi nerede kaldı öyleyse? 

Batı'nın merak ve araştırma huyunu kapacağımıza laflarını kapma âdetimiz olduğundan, eskinin elem ve kederinin adı şimdilerde strestir. “Strestendir bu stresten” dediğimiz hastalıklar listesi sadece veremden oluşmuyor. Mide ülseri var mesela, onun da mikrobu bulundu. Sedef hastalığının yolu da mikropla buluştu. Hepsini yazmaya gerek yok, liste uzun. Bilim ve ona destek veren teknoloji ilerledikçe, stres listesindeki hastalıklar tek tek silinip mikrop hanesine yazılıyor. 20. yüzyılda mikroskobun yerine geçen elektron mikroskobu ise mikroptan (basil) bile küçük canlıları görmemizi sağladı. Bir iki derken basillerden sonra virüslerden oluşan koca bir liste oluştu. Şimdi Prionlarla uğraşıyor tıp bilimi. Virüsten bile küçük ne idüğü belirsiz şeylerle yani. Teknoloji elektron mikroskobundan da marifetli başka bir büyüteç bulana kadar Prion nedir bilemeyeceğiz. O nedenle adına  “dejeneratif” dediğimiz bazı hastalıkları hâlâ tedavi edemiyor, sadece seyrediyoruz. Tıpkı mendildeki kan izini seyrettiğimiz zamanlar gibi.  

İyi de bütün hastalıkların nedeni mikrop mu; stresten hasta olunmuyor mu?   

Hrant Dink’in ölümünü hatırlayalım. Ülkenin en önemli aydınlarından birine arkasından sinsice yanaşıp kurşunu basan o cahil delikanlıyı da hatırlayalım. Siz ne düşünmüştünüz bu katliam hakkında bilmem ama Hrant’ın karısı Rakel cenaze töreninde yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlık sistemi sorgulamak lazım.” Bu aklı selim kadın, asıl katilin o tetikçi olmadığını iyi biliyor.   

Tetikçi tetiği çekmeseydi o ölüm olmazdı, elbette katil tetikçiydi. Bu durumun her iki açıdan da altını çizmek şart.  Katil olmasa katliam olmaz ama bir tetikçi olduğunda perde arkasında başkaları var demektir. Hrant Dink örneği tek örnek değil, Kennedy suikastı diye başlayıp listeyi uzatmak mümkün. Tıpkı verem diye başlayan koca liste gibi… 

Evet, tam olarak bunu söylüyorum: Stres bir tetikçidir. Eğer stres olmasa pek çok hastalık olmaz. Ancak stres hiçbir hastalığın asıl nedeni değildir. Biz asıl katilleri bulamadığımızda tetikçilerle yetinmek zorunda kalıyoruz, hepsi bu.  

Tıbbi açıdan nedeni henüz bilinmeyen bütün hastalıklar stres çuvalına atılır. Suikastlarda ve bütün derin devlet katliamlarında olduğu gibi… 

Peki, tetikçilerin hiç mi günahı yok derseniz, olmaz mı, elbette var. Eğer siz stresle baş etmeyi bilmiyorsanız, verem de olursunuz ülser de. Grip de olursunuz kanser de. Kalp krizi de geçirirsiniz, ürtiker de. Beyniniz de kanar, gül de dökersiniz…Hepsi strestendir ama hiçbirinin asıl nedeni stres değildir. Stres her zaman sadece bir tetikçidir.  

Tetikçileri yaratan da, yaratmayacak olan da sistemdir. O yüzden hem tetikçileri hem de mikrop yuvalarını kurutacak sistemi kurmak gerekir.  

Bunu yapacak olan da sizsiniz. Yani bizzat biziz.  

İşi ele havale etmek, yeni stres kaynakları ve mikrop yuvaları üretmekten başka işe yaramaz.