'Squid Game' ve çocukluk oyunlarımız

'Squid Game' ve çocukluk oyunlarımız

26 Ekim 2021 Salı  |   Köşe Yazıları

İlhan İlmenöz

Kore yapımı "Squid Game" adlı dizi dünyayı kasıp kavurmakta. Her gün milyonlarca kişi tarafından izlenen dizi aynı zamanda tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bir yanda dizide uygulanan şiddet, öte yanda verdiği düşünülen mesajlar farklı çevreler tarafından farklı yorumlanıyor. 

Dizide; ekonomik sıkıntı, borç ve çeşitli nedenlerle hayatlarında umutsuzluğa düşmüş bir grup çaresiz insanın, neye girdiklerini bilmeden, kendi istekleri ile katıldıkları ıssız adada geçen bir yarışmayı izliyoruz. Aslında kaybedenin öldürüldüğü bir çeşit "Survivor" oyunu. Bu oyun sırasında yaşanan insan ilişkileri, hayata bakışları, çıkar çatışmaları da farklı bir açıdan sorgulanıyor. 

"Squid" özellikle geçmiş yıllarda Kore’de sokakta oynanan bir çocuk oyunu. Savunma ve saldırı şeklinde iki gruba ayrılan oyunculardan savunmacılar; yere çizilen üçgen, kare, dairelerden oluşan alanın içinde, diğerleri dışında olarak oyun başlıyor. Savunmacılar, alanı savunarak; çizgilerin dışında tek ayak üstünde dolaşmak zorunda olan saldırı grubunu içeri sokmamaya çalışıyorlar. Oyunu kazanmak için, saldırı grubu  küçük daire alana ayak basmak zorunda. 

Dizinin başında oynanan oyun ise çoğumuzun çocukluğunda oynadığı  bir oyuna çok benziyor. Dizide "kırmızı ışık yeşil ışık" denilen bu oyun son derece basit. Geniş bir alanda, bir tarafta büyük ödülü kazanmak isteyen insanlar, diğer tarafta ise şarkı söyleyen robot bir kız durmakta. Kız şarkı söyleyerek size sırtını döndüğünde yani yeşil ışık yandığı sırada yürüyebilirsiniz. Ancak kızın şarkı söylemeyi bırakarak size doğru dönmesiyle birlikte yani kırmızı ışığın da yandığı sırada durmanız gerekmekte. Aksi halde kırmızı ışık yanmasına rağmen yürüyenler, hareket edenler keskin nişancılar tarafından vurulup öldürülmekte. 

Bizim çocukluğumuzda yani 1960'lı ve 70'li hatta 80'li yıllarda da benzer oyunlar vardı. O zamanlar çocuk olmak bir başkaydı. Tabii ki herkesin çocukluğu kendine güzeldir ama bir zamanlar çocuklar şimdikine göre daha özgür ve yarış atı formatından uzaktaydılar. Ne sınav stresi vardı ne beton yığınları arasında yalnızlık ne de elektronik aletler arasına sıkışmışlık... 

Sokaklar çocukların özgür oyun alanları olduğu ve henüz internet, bilgisayar, cep telefonu, tablet, oyun konsolu hatta televizyonun olmadığı yıllarda çocuklar için hayat gerçekten çok farklıydı.  

Genellikle tek katlı, bahçeli evlerde komşuluk ilişkilerinin yoğun yaşandığı mahalle kültürü ile büyüyenler çok iyi bilirler, sokaklar çocuk seslerinden, çocuk oyunlarından geçilmezdi. Her evde en az 3-4 çocuk olunca ve teknoloji bugünkü gibi olmayınca doğal olarak bahçeler, boş arsalar ve sokaklar çocukların en sevdiği oyun alanlarıydı.  

O yıllarda herkes birbirini tanır, komşunun çocuğunu da  kendi çocuğu gibi görür, korur kollardı. Bazen ufak tefek tartışmalar, küslükler olsa da mahalle içinde herkes birbirinin derdine derman olmaya çalışırdı. Bayram, sünnet, nişan düğün gibi mutlu anlarda da hastalık, ölüm, yoksulluk gibi istenmeyen durumlarda da herkes birbirinin yardımına koşardı.  

Konu "Squid Game"de oynanan oyunlar olunca diziyi izlerken aklım bizim çocukluğumuzda oynanan oyunlara gitti. Mesela "yeşil ışık kırmızı ışık" oyununu biz de oynardık. Bir kişi ebe olur, yüzü bir duvara dönükken arkasında belirli bir mesafede/çizgide diğer çocuklar kıpırdamadan beklerdik. Ebe olan şu tekerlemeyi söylerken biz de yavaşça yürür ebeye yaklaşırdık; 

-Önde durma(turna) davul zurna 

-Arkamdaki yeşil başlı kap-lum-bağa   

Bu tekerleme farklı yörelerde farklı şekilde söyleniyor olabilir. Ebe tekerlemeyi bitirdikten sonra aniden arkasını döner, hareket edeni görürse o çocuk yanardı. Arkadaki oyuncular, yakalanmadan ebenin sırtına vurmayı başarabilirse oyun yine başlar ve aynı kişi yine ebe olur, eğer ebenin sırtına kimse dokunamadan tüm oyuncular çıkarsa, ilk çıkan oyuncu ebenin yerine geçerdi. 

Çocukluğumuzda kızlı erkekli başka ne oyunlar oynardık derseniz, saklambaç, beş taş, ip atlamaca, dokuz taş, aç kapıyı bezirganbaşı, körebe, istop, yakan top, Ali Baba saat kaç, tombilibiş (dokuz kiremit), topaç çevirmece, deve cüce, kulaktan kulağa ve zil çalmaca en favori oyunlarımızdandı.  

Tabii kız ve erkeklerin kendi aralarında oynadığı oyunlar da vardı. Futbol, çember çevirmece, birdirbir, güvercin taklası, kovboyculuk/askercilik, bilye/misket, çelik çomak erkekler arasında daha yaygınken kızlar daha çok seksek, evcilik ve ip atlamaca oynarlardı. Bazen bu oyunlar birlikte de oynanırdı. Bir de "1-2-3 güzellikle bakıyorum, çirkinlikle bakıyorum" gibi arkası dönük ebenin söylediği bir oyun vardı. Ebe ne söylerse diğer çocuklar onu canlandırmaya çalışır suratları şekilden şekle girerdi.

Okulların kapanmasıyla özellikle yaz ayları mahalle kültürü ile büyüyen çocuklar için tam bir cennet olurdu. Normal zamanlarda akşam ezanı ile birlikte eve çağrılan çocuklar, yaz aylarında yatana kadar sokaklarda fink atardı. Akşam hava karardıktan sonra oynanan saklambacın tadı bambaşkaydı. 

Bize en heyecanlı gelen oyunlardan, haşarılıklardan biri de tanımadığımız insanların zillerini-kapılarını çalarak kaçmaktı. Çocukluk işte, ne zevk alırsın milletin zilini çalıp kaçmaktan... Üstelik heyecan dozu yüksek olsun diye hep aynı kapıları çalıp kaçardık. Bir de başkalarının bahçesine girip erik, dut, iğde vb meyveleri çalıp kaçmak hepimizin ata sporu gibiydi. Yapmayan yoktur sanırım. 

Bir de çok tehlikeli bir oyun vardı. Karpit patlatmak... Gerçekten bu yüzden eli yüzü yaralanan çok çocuk olurdu. Genellikle diğerlerinden bir kaç yaş büyük olanların cesaret gösterisi şeklinde geçen bu oyun sırasında adrenalin seviyesi en üst düzeyde olurdu.

Toprakta açılan bir çukur önce suyla doldurulur sonra kirece benzeyen ve suya atılınca gaz çıkaran karpitlerin üzerine konserve veya boya kutuları ters çevrilerek kapatılırdı. Çıkan gaz sonucu sıkışan hava kutuyu bazen 50-100 metre havaya çıkarır, en yükseğe çıkartana hayranlıkla bakılırdı. Bu işlem sırasında bazen karpitler erken patlar, kutuyu yerleştirenin eli yüzü yaralanır, kan içinde kalırdı. 

Ayrıca çok fazla oyuncağımız olmadığı için oyuncaklarımızı da kendimiz yapmaya çalışırdık. Ağaçtan sapanlar, bilyeden tekerlek yaptığımız tahtadan "scooter" tarzı iki veya dört tekerlekli araçlar, telden tekerlekler, arabalar, çay kutularından el terazileri, borulardan yapılan kağıt atan tüftüfler, tahta üzerine çividen yaptığımız futbol sahaları ve daha neler neler... 

Çocuk olmak gerçekten çok güzeldi. Çocukken bir an önce büyümeyi isteyenler sanırım şimdi tam tersini düşünüyordur. Keşke hiç büyümesek, keşke hep çocuk kalabilseydik... 

Şairin dediği gibi;  
                                 
Ne kalır yarına bizden sonraya

Her şey binip gitmiş uçurtmalar

Yenik düşüyor her şey zamana

Biz büyüdük ve kirlendi dünya...