Sovyetler Birliği'nin Türkiye endişesi

Sovyetler Birliği'nin Türkiye endişesi

16 Nisan 2021 Cuma  |   MG Özel

Hazal Yalın

Sovyetler Birliği ile Türkiye ilişkileri, Atatürk’ün ölümünün arkasından, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın 11 Kasım 1938’de görevden alınmasıyla birlikte gerilmeye başladı; bu gerilim 1939 eylül ayında yeni Dışişleri Bakanı Saraçoğlu’nun Moskova’da Sovyetler Birliği Dışişleri Halk Komiseri Vyaçeslav Molotov ve Josef Stalin’le görüşmeleri esnasında tırmandı, tırmanış "Üçlü İttifak" ile yeni bir ivme kazandı.  

1940 ortalarına gelindiğinde Sovyetler Birliği’nin başlıca kaygıları savaşı mümkün olduğunca uzak tutmak, daha önce başka bir yerde daha yazdığım gibi, hiç değilse fazladan bir yıl daha (yani 1942 ortalarına kadar) zaman kazanmak, bu arada İngiltere ve Fransa’dan gelecek provokasyonları engellemekti. Öyle anlaşılıyor ki bu provokasyonların Türkiye toprakları üzerinden hava veya kara saldırısı şeklini alabileceği düşünülüyordu. Bu kaygı yersiz değildi; bugün biliyoruz ki (Sovyetler daha o sıralarda istihbarat raporlarına dayanarak biliyorlardı), gerçekten de İngiltere ve Fransa uçaklarının Türk hava sahasından geçerek Bakü petrol yataklarına saldırısı konusunda mutabakata varılmıştı. Sovyetler Birliği’nin diğer bir kaygısı, Boğazlar’ın güvenliğiydi. Bu güvenlik, o sırada Ribbentrop-Molotov Paktı imzalanmış bulunan Almanya’dan başka Fransa ve İngiltere’ye karşı da temin edilmeliydi.  

Aşağıdaki raporda Sovyetlerin bu yöndeki endişeleri kesin olarak görülüyor. 

Keza rapor, Türk hükümetinin oryantasyonu hakkında da bir fikir veriyor.  

Raporun tam olarak hangi tarihte yazıldığı belirsiz. Ancak 1940 nisan ayı sonu veya mayıs başı olduğunu tahmin edebiliriz. SSCB Savunma Halk Komiserliği Müsteşarlığı kalemine giriş tarihi, 15 Mayıs 1940. Bu tarihte artık Nazi Almanya’sı Fransa’ya saldırmış bulunuyordu (10 Mayıs), Fransız savunma hatları yarılmıştı ve Paris’in de kısa süre sonra düşeceği anlaşılmıştı. Ancak raporda Alman saldırısından söz edilmiyor olması, 10 Mayıs’tan önceki bir tarihte kaleme alındığını gösteriyor.  

Sovyetler Birliği’nin Ankara’daki askeri ataşesi (raporda adı geçmiyor ancak biliyoruz ki 1936’dan 1943’e kadar bu görevde bulunan) Amiral Konstantin Rodionov, Genelkurmay Başkan Yardımcısı Asım Gündüz’ün Beyrut ve Halep gezisinden döndüğünü öğrenir öğrenmez, 1 Nisan 1940’ta kendisini aradı ve yüz yüze görüşmek istediğini bildirdi. Görüşmenin görünürdeki nedeni, ataşenin Ankara’daki Harbiye’yi ziyaretine izin verilmesiydi; ancak ataşe aslında üçlü ittifakın Halep’teki toplantısında ne sonuç çıktığını soruşturmak, keza Molotov’un Yüksek Sovyet’in 6. oturumundaki konuşmasının Türkiye’nin askeri çevrelerinde, şahsen de Asım Gündüz’de ne etki yarattığını kavramaktı. Ataşe Gündüz’e bu konuşmayı sorduğunda general, konuşmayı İngilizce kaynaklardan okuduğu ve çok iyi bir konuşma olduğu cevabını verdi. “Pek çok meseleye berraklık ve sükûnet katıyor. Ama bu güzel konuşmanın Sovyet teşkilatları tarafından Türkiye gazeteleri için neden tamamen verilmemiş olduğunu anlamıyor.”  

Ataşe devam etti (rapordaki edebiyat tadını vermek için kalanını eksiksiz çeviriyorum): 

Sonra General'e, Bükreş’ten gelen ve Halep’teki toplantıda İngilizlerin ve Fransızların Türk hükümeti tarafından boğazların müttefik filosuna açılması meselesini gündeme getirdiklerine ve güya Türk hükümetinin de buna izin verdiğine dair haberleri nasıl değerlendirdiğini sordum. General, bunun uydurma olduğunu söyledi. “Montrö Konvansiyonu mevcut, bu konvansiyonu SSCB ve Türkiye’nin de aralarında olduğu 9 devlet imza etti. Türkiye bu konvansiyona kesin bir şekilde bağlı, onu ne şart altında olursa olsun asla ihlal etmeyecek. Size bunu bütün mesuliyetimle temin ederim.”  

Bu konuda devam ederek, General'in, Türk gazetelerinde çıkan, Halep’teki toplantının Ankara Paktı’nın [Üçlü İttifak-H.Y.] devamı olduğu haberini nasıl değerlendirdiğini sordum ve generalden, bu meseleyi bana mümkün olduğunca aydınlatmasını rica ettim. General, Halep’te, Akdeniz’de güvenliğin tesisi meselesinin ele alındığını söyledi. “Bildiğiniz gibi, İngiltere ve Fransa ile Akdeniz’in doğusunda ve sadece burada güvenliğin tesisi ihtiyacından doğan bir ittifak imza ettik. Anlaşma, bütünüyle buradan kaynaklanıyor. (General, “Akdeniz’in doğusu” ifadesinin altını bilhassa çizdi.) Ankara’da müttefiklerin temsilcileriyle bunun üzerine görüştük, Halep’te de bu meseleler ele alındı. Halep’te, Akdeniz’de olası muhtelif saldırganlık biçimleri tartışma konusu edildi ve alınacak tedbirler üzerine çalışıldı. Halep’teki toplantıda sadece bu mevzubahisti ve başka hiçbir mesele tartışılmadı.” 

General, kısa bir süre düşündükten sonra gülümseyerek şöyle dedi: “Akdeniz’de temel tehlike İtalya’dan geliyor, bu yüzden sadece İtalya ve onun siyaseti hakkında konuştuk… Türkiye,” diye devam etti General, “sadece kendi güvenliği konusunda endişeli, bu yüzden kendi inisiyatifiyle savaşa girmek gibi bir düşüncesi yok. Kimseye saldırmaya niyetli değiliz, ama nereden gelirse gelsin bize yönelik her tür saldırıya karşı kendimizi savunacağız. Eğer bize saldırırlarsa bütün Türk milleti tek bir insan gibi vatanının ve istiklalinin savunması için ayağa kalkacak. (Bunu yüksek perdeden ve dokunaklı bir tavırla söyledi.) Bütün komşularımızla aramızda barış anlaşmalarımız var ve sizi temin ederim ki her ne olursa olsun bunlardan hiçbirini ihlal etmeyeceğiz. Bu anlaşmalardan biri de Boğazlar hakkında Montrö Konvansiyonu; ben, Genelkurmay Başkan Yardımcısı olarak, bütün mesuliyetimle, bu konvansiyonun tarafımızdan ihlal edilmeyeceğini beyan ediyorum.” 

General daha sonra sohbeti, propaganda ve muhtelif söylentilerin yayılmasına getirdi. Almanların Sovyetler Birliği ve Türkiye’nin ne olursa olsun ihtilafa düşmesini istediklerini ve bu yüzden her tür masalı uydurup bunları gerçekmiş gibi sunduklarını söyleyerek Almanlara saldırdı. (General, İngiliz-Fransız propagandası hakkında belli ki kasten sustu.) 

General, Alman propagandası hakkında hararetli ve çok konuştu. Sonunda kendi adına şu çıkarımı yaptı: Türkiye, dost Sovyet halkına daima saygı göstermiştir ve bu dostluğu asla silah zoruyla ihlal etmeyecek, üçüncü ülkeler ne çaba gösterirlerse göstersinler Türkiye asla SSCB’ye karşı saldırgan bir eyleme girişmeyecek. General bunu birkaç defa tekrar etti; her defasında da bunu Türk Genelkurmay’ının Başkan Yardımcısı olarak söylediğinin ve başka türlü olamayacağını vurguladı.  

General daha sonra, Türkiye topraklarında, ülkenin muhtelif noktalarında müttefik kıtalarının bulunduğuna dair pek çok söylenti dolaştığını söyledi. “Belirtmeliyim ki, ülkemizde tek bir yabancı asker yoktur.” (Asker bağlamında doğru, ama danışman sıfatıyla bulunan yabancı subaylar var, general bu konuda sustu.) “Pek çok kimse, doğuda İngiliz ve Fransız ordularının yoğunlaşmasından bahsediyor’; bunlar kâh Balkanlara, kâh Kafkaslara ‘harekâtta’ bulunuyorlar. Ama sormak isterim, Türkiye nerede? Yok mu? O olmaksızın müttefik kıtalar onun topraklarında muhtelif istikametlerde nasıl ‘harekâtta’ bulunuyorlar? Türkiye’nin, müttefiklerin kıtalarını canları istediğince konuşlandırdığı ve yer değiştirdiği Suriye olmadığını unutmamak gerek. Türkiye bağımsız ve güçlü bir cumhuriyettir ve kimse onun egemenliğini ihlal etmeye yeltenemez. Eğer biri bunu isteyecek olursa Türkiye kendisini bütün kuvvetleriyle savunacaktır.” 
 

Amiral Konstantin Rodionov (solda) ve Genelkurmay Başkan Yardımcısı Asım Gündüz

 

Bu akıl yürütmelerden yararlanarak generale, Türk basınında, Türk ordusunun Suriye ve Irak’taki müttefik ordularıyla işbirliği içinde doğuda savaş planlarına dair birçok makale çıktığı hatta gazetelerden birinin SSCB’ye karşı Karadeniz ve Kafkaslarda savaş planını temsil eden bir haritaya yer verdikleri sorusunu yönelttim. General şaşırdı ve müttefiklerin doğudaki planları hakkında hiçbir bilgisi olmadığına (burada yalan söylüyor) ve gazetelerin yazdıklarının gerçekle hiçbir ortak yanı bulunmadığına dair temin etmeye koyuldu. Doğudaki müttefik orduları, Akdeniz’in doğusunda güvenliği temin etmek için çağrılı ve kesinlikle bir savaş açma planları da yok. Bütün bunlar, SSCB’yi İngilizlere ve Fransızlara karşı bir savaşa çekmeyi hedefleyen Alman propagandasından kaynaklanıyor.  

General'e, Halifax’ın parlamentoda doğrudan doğruya, Almanya’yı yenmek için SSCB ile savaşmak gerektiğini söylediği konuşmasını nasıl değerlendirdiğini sordum. General şöyle cevap verdi: “Biliyorsunuz, müttefikler de Almanya da hiç kuşkusuz etraflarında mümkün olduğunca çok dost ve müttefik toplamayı hedefliyorlar. Bunun için başarılarını temin etmekte kullanacakları çok yönlü bir propaganda geliştirdikleri açık. (General nihayet, sadece Alman propagandası değil, daha büyük ölçekte İngiliz ve Fransız propagandası da olduğunu hatırlamıştı.) Bu propagandanın başlıca hedefi, düşmanlarına karşı zafer için elverişli şartlar yaratmak. Halifax’ın konuşmasına gelince, ancak böyle değerlendiriyorum.” 

Gündüz daha sonra, günümüzde Türkiye gibi SSCB’nin de savaşan tarafların propagandasının çok güçlü bir etkisine maruz kaldığına temin etmeye koyuldu, ama Türkler bütün bu faaliyetlere müstehzi bir tebessümle bakıyorlar ve ben, meselenin SSCB’de de böyle göründüğüne eminim. Türkler savaş istemiyorlar ve kendi iradeleriyle çekilmeyecekler ona. (Peki müttefiklerin iradeleriyle? Bu tarafı es geçildi.) “Tekrar ediyorum, eğer saldırıya uğramazsak, kimseyle savaşmayacağız. Buna inanabilirsiniz.” General daha sonra şöyle dedi: “Başbakanımız Refik Saydam ve devlet başkanımızın konuşmasından sonra ülkelerimiz arasında tartışmalı bir mesele bulunmadığı aşikâr hale geldi. Ben, Türk ordusunun Genelkurmay Başkan Yardımcısı olarak, Türkiye’nin SSCB’ye yirmi yıldır samimi dostluk duyguları beslediğinin ve bu duyguların Türkiye tarafından hiçbir şart altında ihlal edilmeyeceğinin altını çiziyorum. Eğer Sovyetler Birliği de bize aynı duyguları besliyorsa, bu halde iki ülke arasındaki dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerinin ihlali mevzubahis olamaz. Bunun için herkese kefil olmaya hazırım.” 

General, son kanaatini özetlerken çok heyecanlandı. Bu noktada generalle sohbeti bitirmeye karar verdim. 

General'den, okulu [Harbiye-H.Y.] ziyaretimde gösterdikleri nezakette ötürü şükranlarımı kabul etmesini rica ettim. General ayağa kalktı ve sıcak bir tavırla vedalaşmaya girişip şöyle dedi: “Albay, sizden söylentilere ve gazetelerdeki dedikodulara inanmamanızı rica ediyorum. Kafanızda doğabilecek her türlü soruyla ilgili bana başvurun, bunlara en ayrıntılı surette, zevkle cevap veririm.” General daha sonra, SSCB Savunma Halk Komiseri, Sovyetler Birliği Mareşali yoldaş Voroşilov’a en samimi selamlarımı iletmemi istedi.  

General, odasından çıkmadan önce, “bana söylediği her şeyi açık yüreklilikle, devletimize en dostça duygular besleyerek ifade ettiğini” söyledi.  

Sonuç: 

1. General Asım Gündüz, Mareşal Çakmak’ın yakın arkadaşı ve Türk ordu ve hükümet çevrelerinde epey nüfuzlu bir kimse, bu yüzden ifadeleri büyük önem taşıyor.  

2. Türkiye’nin SSCB ile ilişkileri meselesinde, generalin samimi olduğunu düşünüyorum. Bence Türkiye şu anda savaş istemiyor ve müttefiklerin onu bu savaşa çekmek için gösterdikleri çabalara karşı aynı şekilde manevralar yapmaya ve direnmeye devam ediyor. Müttefiklerin devasa maddi yardımını kullanan Türkiye, ordu kurmak hedefiyle savunma tedbirlerini güçlendiriyor. Müttefiklerin yardımına şükran olarak, belli ki, Boğazlar’ın ve Akdeniz havzasının muhafızlığında Alman, İtalyan ve elbette bizim sızmamıza karşı güçlü bir bariyer olarak kalmayı arzu ediyor.  

3. Türkiye’nin oynadığı bu rol İngiliz ve Fransızları memnun etmiyor; bunlar, Türkiye’yi işleme siyasetine devam edeceklerdir.  

4. Türkiye’nin şu anda bizimle savaşmakta isteksizliği, kuşkusuz, bize karşı dostluğundan ve barışseverliğinden değil, Mareşal Çakmak ve Asım Gündüz’ün, keza bizzat cumhurbaşkanının, sadece müttefiklerin yardımına güvenerek savaşa girmenin çok fazla risk olduğunu, ayrıca Türkiye’nin günümüzde ciddi bir savaşa hazır olmadığını da daha gerçekçi şekilde değerlendiriyor olmalarından kaynaklanıyor.  

Kaynak: Военная разведка информирует. Документы Разведуправления Красной Армии. Январь 1939 — июнь 1941 г. — М.: МФД, 2008. s. 306-309.

Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor. @Hazal_Yalin

İlgili yazı: https://medyagunlugu.com/haber/turkiye-stalini-uyarmis-45180

Etiketler:  Rusya Hazal Yalın