Soluk soluğa gazetecilik

Soluk soluğa gazetecilik

7 Mart 2021 Pazar  |   MG Özel

Cenk Başlamış

Serdar Akinan'ın "Hayatımın Haberi" kitabını neredeyse soluksuz okurken 115. sayfada aniden karşıma çıkan "32. Gün: Hayatımın En Güzel Yılları" başlığını görünce büyülenmiş gibi kalakaldım.

Serdar'ın 30 yılı aşkın gazetecilik birikimiyle yazdığı kitabın başlığı da olabilecek kadar güzel bir ifadeydi "hayatımın en güzel yılları.." Evet, belki o bölümde 32. Gün'de gazetecilik yapmanın ayrıcalıklı keyfinden söz ediyordu ama aslında kitabın tamamı muhabirliğe duyduğu büyük sevgiyi, tutkuyu ve saygıyı anlatıyordu. Hani şu ekranlarda ya da gazete sayfalarında süslü püslü laflar eden, gururla adının önüne "gazeteci" yazdıran ama tek bir gün bile muhabirlik yapmayanların hiç bilmediği, bilemeyeceği duygular.

Ocak ayında Kırmızı Kedi'den çıkan kitap yayınlanır yayınlanmaz bir bölümü medyada hemen haber oldu ve çok konuşuldu: O dönemde başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2005 yılında bir basın toplantısının ardından SKYTürk'ün yayınları nedeniyle Serdar'ın boğazını sıkması.

Elbette bu çok çarpıcı bir olay ama kitabın asıl anlattıklarını gölgelememeli. Çünkü "Hayatımın Haberi" Türkiye'de bir zamanlar heyecan içinde nasıl soluk soluğa gazetecilik yapıldığını ve bugün maalesef nasıl bir çıkmaz sokağa girildiğini bizzat "saha"dan yani olayların göbeğinden aktarıyor. Milliyet'ten Cumhuriyet'e, CNN Türk'ten SKYTürk ve Habertürk'e pek çok medya kuruluşunda çalışan, bazılarında üst düzey yöneticilik de yapan Serdar'ın gönlünde yatan asıl aslanın muhabirlik yani gerçek gazetecilik olduğunu satırlardan taşan heyecanından hemen hissediyorsunuz. 

Kitabın 347 sayfa olması ilk anda uzun gelebilir ama her biri birbirinden ilginç olaylarla anekdotların ve kamuoyunda yakından tanınan yüzlerce kişinin yer aldığı "Hayatımın Haberi" bir solukta okunacak bir kitap, özellikle Türk medyasının nereden nereye geldiğini anlamak isteyenler ve gazeteciliğe ilgi duyan gençler okumalı.

İçinde yok yok: 1987 yılında Milliyet'te polis muhabirliğiyle başlayan heyecanlı günlerden siyasi cinayetlere, felaketlerden savaşlara, "kanlı Nevruz'dan ünlü Çeçen komutan Şamil Basayev'le tanıştığı Abhazya'ya, ABD'den Irak'a, Beyrut'tan Kandil'e, politikacılardan medyaya bir dönemi ustaca anlatmış Serdar.

Tarihe not düşen kitabını şu satırlarla tamamlamış:

"Hayat bana ne getirecek bilmiyorum. Ve nefes alıp elden ayaktan düşmediğim sürece gazetecilik yapmaya, üretmeye devam edeceğim. İnsan, ilk aşkını onu terk etmediği müddetçe terk etmemeli, değil mi?"

Bitmeyen vicdan azabı

Kitabın "Çeçenistan" başlıklı bölümünde yaklaşık 25 yıldır büyük bir vicdan azabı çektiğim bir olay da yer alıyor. Kısaca anlatmak gerekirse, 1. Rus-Çeçen savaşının 1994 yılında başlamasından kısa süre sonra Serdar Moskova'ya geldi. Ben o dönemde Milliyet'in Moskova muhabirliğini yapıyordum ve aynı zamanda 32. Gün'e de çalışıyordum. Olaylar öyle gelişti ki, Serdar'la beraber gitmeyi düşündüğümüz Çeçenistan seyahatimize Hürriyet muhabiri Nerdun Hacıoğlu ve Anadolu Ajansı (AA) muhabiri Remzi Öner Özkan'la gitmek durumunda kaldık.

Sanıyorum daha Grozni'ye ayak bastığımız gün kurduğumuz bağlantılar sayesinde başkente 20 kilometre uzakta bir köyde bulunan "Kara Melek" lakaplı efsanevi Çeçen komutan Ruslan (Hamzat) Gelayev'le görüşmeyi başardık. Çeçenlerin Türklere büyük sevgisi vardı ama Moskova'dan gelmemiz kuşku yaratmıştı. Tepeden tırnağa uzun süre üstümüzü başımızı aradıktan hatta Serdar'ın kamerasını neredeyse söktürdükten sonra Gelayev'in yanına alındık.

İlginç ve gerçekten haber değeri taşıyan söyleşi bittikten sonra sokağa çıkma yasağı saatini geçirdiğimiz için korku dolu bir araba yolculuğuyla Grozni'ye döndük.

Serdar bundan sonrasını kitabında şöyle anlatıyor:

"... Nerdun, "Ben dönüyorum" dedi. Cenk'le birbirimize baktık. "Yahu nasıl olur? Daha yeni geldik. Savaşın ortasındayız. Kalalım. Hem Şamil'e de (Basayev) gideceğiz. Onunla röportaj yapacağız" dedim.

"Yok arkadaş ben haberimi aldım. Fazlasına gerek yok. Destan mı yazacağız" dedi. Cenk çaresizdi. Zira onunla dönmez ise Nerdun haberi Hürriyet'e geçecek ve Cenk'i atlatacaktı."

Aktarılan bu konuşma Grozni Havaalanı'nda geçiyordu. Tek bir kelime Rusça ve Çeçence bilmeyen, üstelik o anda rahatsız olan Serdar'la haber atlamak arasında kalmıştım. AA muhabiri de Nerdun'la Moskova'ya dönmek istiyordu. O sıralarda Çeçenistan'dan Türkiye'ye değil haber geçmek telefon etmek bile mümkün değildi. Yani ben kalırsam Moskova'ya döndüğümde yaptığımız o müthiş röportaj Milliyet'in en büyük rakibi Hürriyet'te çoktan yayınlanmış olacaktı.

Moskova uçağının kalkış saati gelmişti, acilen bir karar vermem gerekiyordu. Haber atlama korkusu ağır bastı Serdar'ı tek başına bırakarak üçümüz Moskova'ya döndük.

Hayatımın en yanlış kararlarından biriydi.

Doğru, elimdeki haberi nasıl atladığımı Milliyet'e anlatmam çok zor olacaktı. Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Doğan Heper kendi gazetesinde olmayan Gelayev röportajını en büyük rakibi Hürriyet'in manşetinde görünce beyninden vurulmuşa dönecek ve kaçınılmaz olarak tatsızlık çıkacaktı. Artık Türkiye'de böyle bir gazetecilik yapılmadığı için şu anda kulağa inanılmaz gelse de o dönemde gazeteler arasında ölümüne bir rekabet vardı. Hürriyet'in yöneticilerinin sabah kendi gazetesine bakmadan önce ilk yaptığı haber atlanmış mı korkusuyla Milliyet'in birinci sayfasına bakmaktı, tıpkı Milliyet'in yöneticilerinin önce Hürriyet'e bakması gibi.

Bütün bunlara rağmen Serdar'ı hiç bilmediği bir yerde yalnız bırakmamalıydım. Bunun vicdan azabını 25 yıldır taşıyorum ve Serdar'ı her görüşümde istisnasız hep bu konuyu açıyorum, çok hatalı davrandığımı söylüyorum. Sağ olsun bir kere bile "Neden gittin" diye sormadı. Belki mesleki açıdan haklıydım ama yaptığım şeyin insanlık açısından savunulacak bir yönü yoktu. Hayatımda gerçekten pişmanlık duyduğum 2-3 olaydan biriydi, belki haberi atlamadım ama o günden beri vicdan azabını hep taşımak zorunda kaldım...