'Şiddet haberleri değil şiddet engellenmeli'

'Şiddet haberleri değil şiddet engellenmeli'

26 Kasım 2021 Cuma  |   Günlük

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Kadın Gazeteciler Komisyonu Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü nedeniyle bir toplantı düzenledi.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü nedeniyle  düzenlenen toplantının sunuculuğunu TGC Genel Sekreteri Sibel Güneş yaptı. BM Genel Kurulu’nun 1999 yılında 25 Kasım gününü Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak ilan ettiğine dikkat çeken Güneş, Kadın Gazeteciler Komisyonu’nun medyadaki dilin, cinsiyet eşitlikçi bir dile dönüşmesi için toplantılar düzenlediğini söyledi.

Toplantı TGC Başkanı Turgay Olcayto’nun açılış konuşmasıyla başladı. Olcayto şunları söyledi:

“Nefret dilini kullanan, kendisinden olmayanlara öfke kusan bir iktidarın halkın üzerine çöktüğü bir dönemi yaşıyoruz. İnsan değerinin ayaklar altına alındığı bu dönemde en çok kadınlar ve çocuklar şiddetin soluğunu üzerlerinde hissediyorlar. Nefret dili şiddeti yaygınlaştırıyor. İktidarın korku iklimi yaratan söylemleri, baskı altına aldığı medyayla haberleri okurun gözünden kaçırması, sansür, oto sansür yaşadığımız dönemin önemli sorunları. İstanbul Sözleşmesi’nin reddedilmesinin ardından kadın cinayetleri hızla artmakta. Sözleşmenin reddedilmesi Türkiye için çok olumsuz bir adım. Kadın cinayetlerinin çoğundan ülkenin haberi olmuyor. Cinsiyet ayrımcılığı yurdun hemen her köşesinde daha da görünür olmakta. Varsıl kesimle yoksul kesim arasındaki makas gittikçe açılıyor. Böyle bir ortamda kadının içinde bulunduğu şiddetten uzaklaşıp, iş bulup kendine yeni bir hayat kurma şansı kayboluyor. Bütün bu karamsar tabloya karşın ülkemizdeki aydın potansiyelinin, kadınların ve gençlerin toplumu değiştirme şansını yakalayacaklarına inanıyorum.” 

TGC Kadın Gazeteciler Komisyonu Başkanı Ayşegül Aydoğan Atakan toplantıda Komisyon çalışmaları hakkında şu bilgiyi verdi:

“Kadın Gazeteciler Komisyonu kadın gazetecilerin yaşadığı sorunları ortaya koymak ve medyada kullanılan eril dilin değişimine katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Komisyonun geniş katılımlı toplantılardan sonra hazırladığı Kadın ve Medya /Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçi Haber Kılavuzu, medya kuruluşları ve STK’larla paylaşıldı. Kılavuzda; cinsiyetçi dil, kadına yönelik şiddet, cinsel saldırı, tecavüz ve magazin haberleri yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiği örneklerle anlatılıyor. Komisyon yaptığı toplantı ve açıklamalarla, cinsiyet eşitlikçi dilin kullanımının gazetecilerin görevi olduğunu belirterek, özellikle kadına yönelik şiddet haberlerinde şiddetin pornografisinin üretilmemesine yönelik mesajlarını sürekli olarak yinelemektedir. “ 

Moderatörlüğünü TGC Yönetim Kurulu Üyesi, Kadın Gazeteciler Komisyonu Koordinatörü Göksel Göksu’nun üstlendiği toplantıda Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Nazan Moroğlu ve Milliyet Gazetesi Okur Temsilcisi Belma Akçura konuşma yaptı. 

Göksu “20 Mart 2021 tarihinde Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden tek taraflı olarak çekildiğini” hatırlatarak şunları söyledi: 

“Çekilmenin ardından İstanbul Sözleşmesinin üzerine inşa edildiği dört temel ilke konusunda Türkiye’de yeni bir dönüm noktasına girildi. Bu dört temel ilke şöyleydi: 

• Kadına yönelik şiddetin önlenmesi 

• Şiddet mağdurlarının korunması 

• Suçluların kovuşturulması, cezalandırılması 

• Kadına şiddetle mücadelede bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata geçirilmesi için ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel alanlarda toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele edilmesi 

Bu sürecin ardından kadına yönelik şiddetin aileden başlayarak toplumun her kesiminde giderek sistematik bir hal aldığına endişeyle tanık olmaya başladık. 

Şiddet hep vardı ama önüne geçilmesi için atılan adımlar umut vericiydi ve yaptırımları da beraberinde getiriyordu. Bugün biz habercilerin önüne günde beş - altı kadının öldürüldüğü haberi geliyor. Ölümün eşiğinden dönenler, çocuklara yönelen cinsel istismardaki artış, sokaklarda her an karşımızda beliren vakalar o endişenin haklılığının en büyük göstergesi. Çoğu kez biz haberciler de yaptığımız haberlerle, kadına ikincil bir şiddet uyguluyor ve şiddet sarmalının bir dişlisi gibi hareket edebiliyoruz. Bu noktada her birimize düşen görevler olmakla birlikte, en büyük görev meslek örgütlerine düşüyor. ‘Çözüm nerede?’ sorusunun cevabı hemen hepimiz için malum ve biliyoruz ki 8 Mart’ları ve 25 Kasım şiddete karşı mücadele günüyle sınırlayamayacağız bir sürecin içindeyiz. Velev ki biz çizginin doğru tarafında duruyor olalım, Bu kez de son dönemde sıkça karşılaştığımız üzere yayın yasaklarıyla karşılaşıyoruz. Oysa yapılması gereken şiddetin haberleştirilmesini engellemek değil şiddeti engellemek olmalı.” 

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, konuşmasına Ekim 2021 içinde Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na gelen 467 çağrıyla ilgili bilgi vererek başladı: 

“ Acil yardım hattına gelen çağrılar göstermektedir ki, kadınlar en çok en yakınlarındaki erkekler tarafından şiddete uğramaktadır. Gelen çağrılar şiddetin en güvenli yer olduğu varsayılan ev içerisinde kadınların hayatlarını paylaştıkları eşleri ve/veya diğer aile  bireylerinden geldiğini göstermektedir. 

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) tarafından yönetilen Aile İçi Şiddet Acil yardım Hattı’na 1-31 Ekim 2021 tarihleri arasında toplam 467 çağrı gelmiştir. Bu çağrılar sonucu 142 vaka dosyası açılmıştır. 80 kişi ev içi şiddetle ilgili başvuru yaparken, 61 arama eş şiddeti ihbarıdır. 99 aramaya hukuki bilgilendirme yapılmış, 41 arama ise karakola yönlendirilmiştir. 14 arama sığınak talebi için olmuştur. Gelen çağrıların 8 tanesi acil müdahale gerektiren vakalar üzerine olmuştur. Hatta gelen çağrıların önemli çoğunluğu İstanbul’dandır. 67 çağrı İstanbul’dan gelirken, 27 çağrı Ankara’dan, 15 çağrı Gaziantep’ten, 12 çağrı İzmir’den, 11 çağrı da Aydın’dan gelmiştir. Ekim ayı içerisinde bu iller dışında 31 ilden daha çağrılar gelmiştir. Acil yardım hattına gelen çağrıların şehir ve ilçeler arasındaki dağılımı göstermektedir ki, şehirlerin gelişmişlik seviyeleri, sosyoekonomik durumları fark etmeksizin farklı şehir ve ilçelerden şiddet ihbar çağrıları gelmektedir. 

15 Ekim 2007’den günümüze aile içi şiddet hattına toplam 80.706 arama gelmiştir. Bu aramalar içerisinde Türkiye’nin tüm illerinden gelen ihbarlarla birlikte çok sayıda ülkeden ev içi şiddet ihbarları yer almaktadır. Ekim ayı içerisinde Acil Yardım Hattı’nı Almanya’dan dört çağrı gelmiştir. Ekim ayı içerisinde Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na gelen ihbarlarda belirtilen ev  içi şiddet mağdurların yaşları 1 ile 66 arasında değişmektedir. Aramalar göstermektedir ki, ev içi şiddet mağdurlarının büyük çoğunluğu kadınlardır (%91,9). Kadınlardan sonra ev içi şiddetin mağduru çocuklardır (kız çocuk %4,1 ve çocuklar %2,4). Ev içi şiddet mağduru olarak belirtilen erkeklerin oranı ise %1,6’dır. İhbar edilen şiddet vakalarının önemli çoğunluğu fiziksel ve psikolojik şiddet vakalarından oluşmaktadır (psikolojik şiddet %41,72 ve fiziksel şiddet %31,90). Bu şiddet türlerinin dışında, ihbar edilen şiddetin %15,95’i sosyal şiddet, %5,52’si cinsel şiddet ve %4,91’i ekonomik şiddettir. 

Eşler % 60,4 oranla saldırganlar içerisinde en geniş grubu oluşturmaktadır. Eşleri, %21,6 oranla diğer aile üyeleri takip etmektedir. Bu duruma ek olarak, bu ihbarlar göstermektedir ki, kadınlar eşleri ve ev içerisindeki birinci derece akrabaları dışındaki şahıslar tarafından da şiddete uğramaktadır. Arada bir evlilik bağı olmadan da kadınlar duygusal ilişki içerisinde oldukları ya  da duygusal ilişkilerini bitirmek istedikleri erkeklerin şiddetine maruz kalmaktadırlar. Çağrılarda kadınlar eski eşlerinden, eski veya mevcut erkek arkadaşlarından gördükleri şiddeti ihbar etmişlerdir. Bunların dışında komşu, eşin ailesi, diğer akrabalar da acil yardım hattına gelen şiddet ihbarlarında saldırganlar arasında belirtilmiştir.” 

İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı İKKB Koordinatörü  Av. Nazan Moroğlu ise “Medyada, giderek daha özenli olmaya çalışılsa da bir insan hakları ihlali olan kadına yönelik şiddet haberlerinin verilişinde sorunların devam ettiğini vurguladı ve şöyle devam etti: 

“Medyanın kadına yönelik şiddet içeren haberde görselinin seçiminde ve içeriğinin hazırlanmasında kadının onuruna, kimliğine özen göstermesi çok önemli. Şiddet haberlerinin verilişinde Basın meslek ilkelerine özenle uyulmalı şiddet, zorbalık ve ayrımcılığı özendirici, insani değerleri incitici yayın yapılmamalıdır. Kadın ve Medya konusunda uluslararası alanda farkındalık oluşturan gelişmeler, özellikle 1995 yılında Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planında ayrıntılı bir şekilde ele alınmış, şiddete yer verilen haberlerde küçültücü ve cinsiyetçi görseller verilmesinin kadınları ve onların topluma katılmalarını olumsuz yönde etkilemekte olduğu vurgulanmıştır. Medyada haberlerin sunulma şeklinin kadınların ilerlemesine çok büyük katkıda bulunma potansiyeli vardır. 

Medyanın bağımsızlığına özel özen gösterilmeli, haberin verilişinde ifade özgürlüğü esas alınmalı, ancak özellikle kadına yönelik şiddet konusundaki haberlerde toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı yayın yapılması ön planda tutulmalıdır. İstanbul Sözleşmesi’nde kadına yönelik şiddetin önlenmesinde medyanın rolüne ayrıntılı olarak yer verilmiştir. Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde, mağdurun korunmasında başta devlete ve medya dahil tüm kurum kuruluşlara yükümlülük veren İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz.” 

Milliyet gazetesi Okur Temsilcisi Belma Akçura konuşmasında kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin bir erkeğin tek başına işlediği cinayetler olarak algılanmaması gerektiğini, çok ayaklı, çok örgütlü ve oldukça çetrefilli bir konu olduğunu vurguladı. Akçura şöyle konuştu: 

“İlk ayağında düşüncelerimize, inançlarımıza yaşam biçimimize nüfus eden devlet ideolojisi yer alır. Dolayısıyla kadına yönelik her şiddet ve cinayet, siyasi bir iktidarın kadını değersizleştiren, yok sayan zihniyetinin vücut bulmuş halidir. İkinci ayağında bu cinayetleri olağanlaştıran, normalleştiren devletin kurumları yer alır. Diyanetle algı yaratır, yargısıyla gerekçe üretir.  Üçüncü ayağında ise medya ve sosyal medya var. Onlar da mevcut iktidarların bu algı ve gerekçeleri üreten günlük politikaları üzerinden şekillenir. 

30 yıllık meslek hayatımda medyanın kadın cinayetlerini haber yaparken dilini hiç değiştirmediğini söylemek elbette haksızlık olur. Artık ‘namus cinayeti’ diye başlık atan ya da cinayet gerekçeleri başlığa ‘beni aldatıyordu’ gibi failin ağzından taşınmıyor. Ama daha kötü bir şey yapıyor “yine bir kadın öldürüldü’ diyerek olayı daha da olağan, sıradan hale getiriyor. Çok sevdiği için öldüren erkeği, ona iyi hal indirimi yapan yargı kararlarını sorgulamıyor, hala cinayetleri pornografik bir dille anlatıyor, cinayetin nasıl işlendiğine dair ayrıntı veriyor, kadın mağduriyeti üzerinden haber yaparken kadını hala haberin öznesi yapıyor. Bu yüzden öldürülen kadınların isimlerini biliyoruz. Yüzlerini unutmuyoruz.  Peki, öldüren erkekler? İşte sorun belki de burada. Onlar hiç yoklar. Oysa mevcut sistemin yarattığı öldüren erkek profili o kadar karanlık ki.  Asıl meselemiz bu karanlığı yaratan zihniyetle mücadele etmek değilse ne? Çünkü mevcut sistemin yarattığı ikinci mağdur da çok benimsemesek de erkekler. Medyanın cani koca, psikopat sevgili diye tanımladığı erkekler. Zaten yaratılmak istenen algı da bu. Bizim gibi toplumsal kimliğini oluşturamamış ülkelerde sonu cinayetle biten, hayli çarpık kadın erkek ilişkilerinden, parçalanmış ailelerden bir aşk hikayesi çıkartamazsınız. Yani tek bir kurban yok. Kadını, çocuğu, erkeği kendi ideolojisiyle besleyen ve yok eden devasa bir çark var. Ve biz bu zihniyeti tam da bu nedenlerle teşhir edebilmeliyiz.” 

(TGC)