Şi treni kaçırdı mı?

Şi treni kaçırdı mı?

6 Eylül 2021 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

Son birkaç aydır Pekin’den gelen haberler Şi Cinping (Xi Jinping) yönetiminin ekonomik ve sosyal özgürlükleri sistemli bir biçimde kısıtlama politikasına yöneldiğini gösteriyor. 

2020 yılının son aylarında, Çin’in süper milyarderi Jack Ma’nın Ant adlı finansal yatırım şirketinin New York borsasında halka arzını yasaklamasıyla başlayan süreç en son olarak geçen hafta içinde efemine erkeklerin TV programlarında görünmesini yasaklama noktasına geldi. 

Olanlar bu ülkeyi yakından gözleyeneler için şaşırtıcı değil: Şi Cinping sosyalist ideolojinin değerlerine dönmek için Leninist önderlik modeliyle Çin’in geleneksel kültürünü bir arada kullanmaya çalışıyor ama kapitalist yörüngede kat edilmiş bunca mesafeden sonra bu nafile bir çaba olarak mı kalacak, bunu zaman gösterecek. 

Dönemin lideri Deng Şiaoping’in “zengin olmak ayıp değildir” veciz ifadesiyle 1980’li yıllarda başlayan süreç, son 40 yılda Çin’i yaklaşık 12 trilyon dolarlık GSYİH ile dünyanın ikinci büyük ekonomisi, satın alma gücü bazında ise en güçlüsü haline getirdi. Çin’in bu inanılması güç başarısında bir kaç önemli etken vardı: Ucuz iş gücünden yararlanmak için ülkeye akan dev yabancı sermaye yatırımları; uluslararası ticaret rejiminin Çin’i eşit bir üye olarak  kabul etmesiyle ardına kadar açılan ihracat kapıları; yabancı sermayeyle gelen teknolojiden yararlanma (bu hem yasal hem de yasal olmayan yollardan gerçekleştirildi); ve nihayet Çin halkına da finansal ekonomiye katılma hakkı sağlanması. 

Batı’da Reagan-Thatcher ideolojik ittifakının politikaları sayesinde çalışan halkın üzerine çullanan neoliberalizmle eşanlı olarak başlayan Çin’in dünyaya açılışı, bir on yıl sonra SSCB’nin çöküşüyle birlikte daha da ivme kazandı. Artık malların ve sermayenin küresel serbest dolaşımı önündeki tüm ideolojik engeller ortadan kalkmış, ve “küreselleşme” moda kavram olmuştu. Böylece 1990’li yıllarla 21. yüzyılın ilk on yılında Çin’in mucizevi ekonomik kalkınması adeta kanıksanmış bir süreç olarak gerçekleşti. 

Ancak küreselleşmenin yarattığı büyük refah artışının dengesiz dağılımı ilk olumsuz sonuçlarından biri olarak ABD’de Donald Trump’ı iktidara getirirken, Pekin’deki Şi Cinping yönetimi, hızlı kalkınmayı sağlayan ihracat furyasının artık sonuna gelindiğini fark ettiği için büyümeyi iç pazara dayandırma politikasını benimsedi. İşte bugün atılan geri adımların başlangıcı o politikalara kadar gider. 

Çünkü iç tüketime dayalı büyüme stratejisi, Pekin’deki yönetimin belki hesaplayamadığı, belki de hesapladığı halde göze almayı değer bulduğu bir risk içeriyordu: Yaratılacak tüketim toplumunun sosyalist ideolojinin temellerini dinamitlemesi. 

Gerçekten de, özüne bakıldığında tüketim toplumu sadece sermayenin büyümesi, güçlenmesi için vardır, o hedefle oluşturulur. Amaç herkese ihtiyacı kadar değil, istediği kadar, hatta istediğinden fazlasını da sahiplenme olanağını sunmak, bunun için borçlanma mekanizmaları yaratıp faizden de para kazanmak, reklam kampanyalarıyla insanları sahiplenmenin güzelliğine inandırmaktır. Bir sonraki aşama ise, buna inananların da tüketim uğruna toplumsal değerleri kulak arkası etmeye başlamaları, örneğin kariyere öncelik veren çekirdek ailelerin çocuk sahibi olmayı ertelemeleri veya bundan tümüyle vazgeçmeleri; çocukların ise yarış atları gibi eğitim sisteminde öne geçmek için özel dersler almaya zorlanmaları ve bunun bir zamanlar Türkiye’de olduğu gibi büyük bir özel dershane sektörüne dönüşmesi ve nihayet Batılı tüketim toplumlarındaki eğlence kültürünün, Hollywood’un, magazin kültürünün günlük yaşam normları olarak kabul edilir hale gelmesidir. 

İşte Şi’nin ekonomik ve sosyal özgürlükleri kısıtlamaya başlamakla elde etmeye çalıştığı sonuç, Çin’in yoksulluktan kurtulmasını sağlayan sosyalist ideolojisinin kapitalizmin cazibesinde boğulmasını engellemek olarak değerlendirilmeli. 

Peki, Şi ve önder kadrosu bu adımları atmakta çok geç kalmış olabilirler mi? 

Bu sorunun  yanıtının “evet” olması olasılığının “hayır” olasılığından daha güçlü olduğunu kabul etmek gerek. Çünkü tüketim toplumlarının albenisinin sosyalizmin vaaz ettiği kanaatkarlıktan çok daha çekici olduğunu itiraf etmek zorundayız. Bu, insan olarak zayıflıklarımızın başında gelen “sahip olmayı” “var olmak”tan üstün tutan yapımızın kaçınılmaz sonucu. 

Gelinen noktada, Çin’in uzun vadeli “varoluşsal tehditlerle” karşı karşıya bulunduğu tartışmasız kabul ediliyor. Örneğin 1970’li yıllarda uygulanmaya başlanan tek çocuk politikasının değiştirilmiş olmasına karşın, bu kez özellikle kadınların kariyer kaygısıyla çocuk sahibi olmayı reddetmeleri sonucu ülke bugün bir demografik bir çöküş riskiyle yaşıyor: 20 yıl sonra yaşlı nüfusun çalışabilir nüfusa oranı ekonominin taşıyamayacağı bir noktaya ulaşacak. Ayrıca, ülkenin kıyı bölgelerindeki yüksek refah düzeyiyle iç bölgelerde hâlâ süregelen göreli yoksulluk potansiyel bir sosyal patlama riski taşıyor. 

Bu gerçekler ışığında, Şi’nin sosyalist ideoloji dışında dayanabileceği çok önemli bir direk daha var: Çin halkının milliyetçiliği. Kapitalizm sarmalında boğulma akıbetinden kurtulabilme çabasında bu direğin işlevselliğini sağlamak için Pekin yönetiminin Batı’yla, özellikle ABD ile olan siyasi, askeri, ekonomik ve diplomatik gerginliği tırmandırmaktan yarar sağlayacağını görmek için kahin olmak gerekmiyor. Umalım bu gerginlik sıcak çatışma aşamasına  gelmesin.