Selassie, Bob Marley ve 'hanım kız'

Selassie, Bob Marley ve 'hanım kız'

31 Temmuz 2022 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Meclis toplantılarını izlemeye dayanabilen biri değilim. Ancak gündem oluşturan bazı toplantılar tekrar tekrar yayınlandığı için belleğimde silinmez izler bıraktı. Bunlardan birinde yeni seçilmiş genç ve güzel bir kadın vekil, beklenenin dışında davranarak temsil ettiği değerleri meclise taşımıştı.  

1999’da Merve Kavakçı, saçları örtülü olarak meclis salonuna girdiğinde nezaketi ile bilinen Ecevit’in “bu hanıma haddini bildirin” diyen seslenişi protestoları coşturmuştu. Nazlı Ilıcak yanına oturtarak bizzat kol kanat gerdiyse de alkışlar ve sıra kapaklarına vuran sesler bir türlü dinmediği için, sonunda salondan çıkarılmıştı. Vekilliği düşürülmüş, yetmemiş vatandaşlıktan da atılmıştı.  

O eyleminin yarattığı etkiler suya atılan taş misali dalgalar yarattı. O dalgalar ki o günkü meclis egemenlerinin hiç de istemedikleri uzak kıyılara kadar vurdu. O dalgalar yaratılmasaydı sanırım bu hafta “hanım kızımız” diye bir politik konumuz da olmazdı. Şimdilerde saray baş tercümanımız olan Fatima Gülhan Kavakçı, o günlerde ülkeden kovulan Merve Kavakçı’nın kızı…  

Haile Selassie, Etiyopya’daki saltanatın başı olan bir diktatördü. 1892 doğumlu sert bakışlı çirkin bir adamdı. Nefret edeni olduğundan çok seveni vardı. 1930’da imparatorluk tacını kuşanırken Türkiye dahil nerdeyse bütün devletlerin üst düzeyinin katıldığı görkemli bir tören düzenlenmişti. Yoksul ülkesine 3 milyon dolara mal olan bu törende ona hediye edilen altın kaplamalı İnciller falan filan günlerce haber olmuştu. Bazılarına göre her şeyi hak ediyordu. O bir Mesih hatta dünyaya inmiş Tanrıydı. 

Haile Selassie, Mussolini’nin faşist iktidarı ile savaşmak zorunda kalmış ve 1934’de uçak ve bomba gücü üstün İtalyanlar saltanatını işgal ettiğinde şürekası ile birlikte İngiliz gemisine binerek kurtulmuştu. Ülkesi İtalya’nın işgali altındayken Birleşmiş Milletler Salonuna “Etiyopya İmparatoru” sıfatıyla girmesine izin verilmiş, yetmemiş Time dergisince yılın adamı seçilmişti. 5 yıl sürgünde yaşamış, İngiltere ve Amerika onun ülkesine dönebilmesi için el birliğiyle gayret etmişti. Somali sınırından ülkesine sızdığında sene 1941, yeniden gücü eline geçirdiğinde 1942 idi.  

Kralların kralı unvanlı Selassie, bizim Sultan Süleyman diye andığımız Kral Solomon ile Saba Melikesi Belkıs’tan süren soyun devamıydı, babaannesi tarafından. Eski Mısır'dan kovulan Yahudilerin soyundan geldiği savlanıyordu. Henüz taht adayı olduğu dönemde Avrupa’da inceleme gezilerinde bulunmuş, tahta çıktığında da gözlemlediklerini uygulamaya çalışmıştı. Bu nedenlerle Batılılaşmayı temsil ediyordu. 5 yıllık kesintiye rağmen 44 yıl süren Anglosakson destekli iktidarı sırasındaki dertlerinden biri de Müslüman Hararilerin ayaklanmalarıydı.  

İngiliz ve Amerikalılarla hep iyi geçindi ve karşılıklı yardımlaştı. Ülkesinde kıtlık çıktığında ilk gıda yardımını Amerikalılar göndermişti, Kennedy öldürüldüğünde törendeki tek Afrikalı lider oydu. Dünya çapında ünlüydü. Mao tarafından kabul ediliyor, İtalyan başkanlarını bile ağırlıyordu. Ayak bastığı her yerde bir yandan şaşaalı devler törenleri ile karşılanırken öte yandan protesto gösterileri ile haber oluyordu. Halkı açlıktan ve eziyetten kan ağlıyordu. Ülkesinde insan haklarının esamesi okunmuyor, muhaliflerini cezaevinde işkence ile öldürtüyor, sokaklarda yüzlerce kişiyi topluca katlediyordu. 1974 yılında Derg adı verilen komünist bir teşkilat tarafından öldürüldü.  

Haile Selassie’nin diğer adı Ras Tafari idi. Selassie, İngilizcede Trinity kelimesinin karşılığı ve Hristiyanlıktaki baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesi anlamına geliyor. Kendisine vaftiz edildiğinde verilen ad “Haile Selassie”,  "Trinity’nin Gücü" demek.  Ras adı ise saltanata varis ilan edildiğinde verilen dük ya da prens gibi kutsal bir sıfat, Tafari de korkulan ya da saygı duyulan anlamında bir diğer sıfat. Rastafariler, İncil’de sözü edilen kurtarıcı Mesih’in bu imparator olduğuna inanıyor çünkü Marcus Garvey’in 1920 yılında Afrika’da bir zencinin kral olacağı kehanetinin gerçekleştiğini düşünüyorlar.   

Rastafari hareketi onun iktidarı döneminde ama doğduğu yerden çok uzak bir coğrafyada Jamaika’da kuruldu, hızla yayılan bir din oldu. Madem ki Tanrı Rast Tafari’yi Mesih olarak dünyayı kurtarmaya göndermişti öyleyse Afrika’dan getirilerek köleleştirilmiş olan Jamaikalılar da onun sayesinde gerçek vatanlarına geri dönebileceklerdi. Selassie öldürüldüyse de Rastafari dini büyümeye devam etti ve Jamaika’nın en yaygın dini oldu. Şimdilerde bir milyondan fazla insan bu dinin müridi.

Bob Marley, 1945’de Jamaika’da yoksul bir mahallede doğdu. Babası limanda çalışan bir İngiliz, annesi bir zenciydi. 10 yaşına gelmeden babası öldü. 18 yaşında ilk şarkısı piyasaya sürülür sürülmez patladı. Rastafariydi. Şarkıları duygulardan bahsediyor gibi görünse de kölelikten kurtuluşu ve ana kıtaya geri dönüş umudunu seslendiriyordu. Sadece Jamaika’da ya da Amerika’da değil bütün 3. dünya ülkelerinde hızla ünlenmişti. 1981 yılında kanserden öldüğünde 36 yaşındaydı. Ancak şarkıları hâlâ kitleleri büyülemeye devam ediyor. 

Rastafari dinine inananlara kısaca Rasta deniyor, saçlarına da. Rastafariler saçlarını taramıyor ve kesmiyor. Zaman geçtikçe tiftiklenen saçlar demetler halinde burularak örülüyor. Bu demetlere “dread lines” deniyor. Dread, büyük korku ya da korkulan şey anlamına geliyor ve Rastafariliğin başka sembollerinin de adı. Bir yanda umut ve geriye dönerek kurtuluş vaat edilirken diğer yandan korkunun pekiştirilmesi şaşırtıcı değil. Çünkü korkutmak dinlerin temel payandası. (Saç bükme demişken, Yahudilerin saçlarının bir demetini bukle yapmalarının da Mısır’dan kovulduktan sonra yolda kaybolup dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmelerini simgelediğini hatırlayalım)   

Rastafari dini de diğer bütün dinler gibi eril; kadının adı yok. Homoseksüellik kesinlikle yasak. Çıkışı Hristiyanlıktan olmasına rağmen Müslümanlık ve Yahudiliğin de sentezi. Musa’nın yol gösterdiği kavmin Etiyopyalılar olduğuna inanılıyor. Ancak kutsal ülke İsrail değil de Etiyopya. Temel inanışları diğer semavi dinler gibi Mısır’ın antik Ra dinine dayanıyor. Musa’nın bu zenci çocuklarına tıpkı Yahudiler ve Müslümanlar gibi domuz eti yemek de yasak, alkol de. İlaveten saç kestirmek de yasak. Tıpkı Müslümanlıkla aynı kökten gelen Sihlerin hiç kesmedikleri saçlarını büyücek bir türbanın içine tıkıştırmaları gibi onlar da yaş aldıkça giderek ağırlaşan saçlarını bir berenin içine sokup öyle taşıyorlar.  

Saç sorunu aynı kökten beslenen bütün bu dinlerin ortak noktası. Yahudi, Hristiyan, Müslüman, Sih, Rastafari olmak fark etmiyor. Dindarsanız kafa kıllarınızla mutlaka bir derdiniz oluyor; ya hiç kesmeyeceksiniz ya da kökünden kazıtacaksınız, ya okutacaksınız ya da tümüyle saklayacaksınız vb. (Çünkü… diyeceğim de bu durumu açıklayacak söz dağarcığına sahip değilim…)   

Etiyopya’nın Ortodoks Hristiyan olan imparatorunu kendi kurtarıcıları addeden Rastafari hareketi Amerika kıtasının herhangi bir zenci bölgesinde değil de neden Jamaika adasında kurulmuştu? Nasıl olmuştu da Marcus Garvey “İmparator Ras Tafari insanlığın kurtarıcısı olan Mesih’tir” dediğinde ona kolayca inanılmıştır? Reggae müziği bu dinin yayılmasında nasıl bu kadar etkili olmuştur?  Reggae düşkünü kimsesiz ve yoksul bir Rastafari gencini kim keşfedip desteklemişti de daha 18 yaşındayken ilk şarkısı basılmış ve hit olabilmişti? Bu ve benzer soruların cevabını ne yazık ki bilmiyorum. 

Ancak bildiğim çok önemli bir şey var: Esrar kullanımı Rastafari dininin bir parçası. Bu dinin var oluşunun ya da var edilişinin asıl gerekçesi bununla alakalı olmalı çünkü müritlerinin dünyadaki cennetlerine yani Afrika’ya dönmek gibi bir niyetleri olduğunun hiçbir işareti yok. Şarkıları ayrı telden çalsa da onlar cennete kafa bularak erişiyor. Üstelik kuruluş tarihi olarak 1930, tütün, pamuk ve Hint keneviri bitkilerinin ticari kapışması açısından da çok manidar…  

Jamaika denince akla esrar geliyor. Esrar dâhil bütün uyuşturucu ve uyarıcıların hiçbir kısıtlama olmaksızın kullanılabildiği ada olarak ününü de sonuna kadar hak ediyor. Müzikte yaratıcılık denince de akla esrar ve diğer bağımlılık yapıcı maddeler geliyor. Madde kullanımı olmadan müzik yaratısı olamayacağı beyinlere nakşedilmiş durumda. Bob Marley, Reggae müziğinin yaratıcısı değil ama dünya çapında bilinirliği onun sayesinde. O olmasa “müzik yaratısı eşittir uyuşturucu kafası” yargısı bunca popüler olabilir miydi bilmiyorum. Ancak uyuşturucu ticaretinin olağanüstü kazançlı olduğunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum.  

Ras Tafari başında olmasa, 2. Dünya Savaşı'nda İtalyan işgalinden korunmaya çalışan Etiyopya, Birleşmiş Milletler şemsiyesi altına sığınırken ülkesinin kaynaklarını onlara peşkeş çekerek bugün bu kadar yoksul olur muydu, bilmiyorum. 

Reggae müziği olmasa, madem cennetleri orada, Jamaikalı zenciler kalkışıp hep beraber Etiyopya’ya  dönmek yerine kafa bulup ekstazik tepinmelerle gaz boşataraktan Amerikan kapitalizmine gönüllü köleliklerini hâlâ sürdürürler miydi, bilmiyorum. 

Arap dininin cihatçıları Anadolu’yu ele geçiremeseydi ya da Osmanlı sonrasındaki Cumhuriyet molasında (!) dolmuş şoförlerinin zorunlu arabesk dinletileri olmasaydı, dinci faşistler bu kadar kolay güçlenebilir miydi, bilmiyorum.   

Merve Kavakçının başörtüsüne gösterilen vekil tepkisi, ulusal kaynaklar ona buna peşkeş çekilirken gösterilebilseydi neler değişirdi, bilmiyorum. Merve Hanım'a haddini bildiren Ecevit, evladı saydığı Hüsamettin Özkan sayesinde devlet kadrolarına “Işık Evlerinin Has Evlatları”nı yerleştirmeseydi, Gülen tarikatı bunca gelişebilir miydi, bilmiyorum. 

Bildiğim, egemenlerin din, uyuşturucu ve müzik kozunu gayet iyi kullandığı ve her türlü oyunu gayet güzel oynadığıdır.  İteklemeyle başrole yerleştirilmiş figüranlar sayesinde varlığını sürdüren bu oyunda, rasta ya da türban ayrıntısı yani kılların meseleleştirilmesi, alkış alma sahnesidir.   

Ne yaptıklarını fark etmeden gönüllü olarak bu piyeste rol alan iknacılara ve de "yetmez ama..."cılara da selam göndermemek olmaz elbette. Ne de olsa onlar da Selassiemizin ve de hanım kızlarımızın ebeveyni sayılırlar…