Rüzgâra bırakılmış sesler...

Rüzgâra bırakılmış sesler...

12 Aralık 2020 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç, serbest gazeteci

Yaşım itibarıyla muhteşem radyo günlerinin onulmaz müptelalarından biriyim…  Elbette ki, çocukluğumda sadece TRT izlerdik. Şimdilerde isterseniz ve dil biliyorsanız, dünyanın dört bir yanından bağımlı/bağımsız yüzlerce kanala kulak verebilirsiniz.  Hatta internet üzerinden isteklerde bulunabilir ve/veya sorular sorabilirsiniz…  

Biraz daha kişisel radyo keyfi tutkumuzdan söz etmeliyim; çünkü yazıyı Açık Radyo’nun bugünlerde 25. yaşını kutluyor olmasının mümkün kıldığı (esin verdiği) bir programcı dostumla sürdüreceğim. Pazartesi günleri saat 13’de başlayan ve bir saat süren ‘Babil’den Sonra’ programının yapımcısı Ercüment Gürçay ile konuşacağız…  

Yaşı 50 ve üstü dostlarımızın radyolarda reklâm programları arasındaki yararlı, neşeli ve bağımlı kılan programları bile dinlediği günler. Zeki Müren’in bir otomobil lastiği reklâmında; şarkılar da söylediği ama aralarda şoförlere, trafik kurallarını da hatırlattığı reklâm programlarını can kulağıyla dinlerdik. Orhan Boran ve bir vantrilok olarak yarattığı Yuki gibi ilginç programları ilgiyle izlerdik. Muzaffer Akgün’den türküler, Serap Mutlu Akbulut’tan TSM eserlerini reklâmlarda dinlemiştik ama gün boyu heyecanla beklediğimiz programlar da olurdu. Sabahları saat 10’da Radyo Tiyatrosu olurdu ama ondan 20 dakika önce mutlaka, arp veya gitar soloları dinlerdik. Fasıl saatleri akşamüzeri saatleriydi; sabah 7 haberlerinin öncesinde ve sonrasında ne şahane türküler dinlerdik. Bölge radyolarına bağlanarak, yerel sanatçılardan ezgiler duymak da hem öğretici olurdu hem de keyif alırdık… Maç yayınlarına da kulak verdiğimiz gibi Şan Tiyatrosundan yapılan canlı konser programlarını da izlerdik. Gece ve Müzik gibi dünya tarihine geçmiş en uzun süreli ve değişmez kalitesiyle, tutkunu olduğumuz programlar vardı. Bir de hem bu programlarda hem de kimi tiyatro oyunu sunumlarında ve gene haber spikerlerinde duyduğumuz seslerin yumuşak tınıları da bizleri radyoya bağlamıştır.

Amacımızı aşmadan, Açık Radyo’ya dönelim... Uluslararası iklim aktivisti, küreselleşme karşıtı, çevre koruyucu; dünyanın bütün seslerine açık ve aşina olduğumuz, Dersim’deki alabalıklardan, Cerattepe’nin insanlık düşmanı altın arayıcılarının karşısında olmamızı sağlayan Açık Radyo’ya dönelim… Açık Radyo’nun kuruluşundan beri yüzlerce programcı ve binlerce destekçiyle birlikte; tanıdığımız, aşina olduğumuz ve özgün bir tutkuyla dinlemeye çalıştıklarımızdan birine; sevgili Gürçay’a sorularımızı yöneltelim… 

Radyo programcılığı hayli çileli bir iştir bence. Her hafta veya uyguladığınız her periyotta; dinleyicinin ilgisini çekmek; ona radyoculuğu ve yaptığınız tarz programcılığı sevdirmek. Çok konuşmadan, teknik ve ansiklopedik bilgilere boğmadan program yapmak, muhtemelen özel marifetler gerektirir.  

Yaptığınız işle ilgili ayrıntılı bir bilgiye sahip olmak; tam bir araştırmacı ve gözlemcilik ruhuyla, doğru seçimler yapmak; aynı zamanda sabır işidir de…  

Dinlememiş olamazsınız muhtemelen ama lütfen şunca (2017- 2020) yıldır program yapan Gürçay’ın sesini radyodan dinleyiniz, derim. Yumuşak tınılı ve sizi radyoya bağlayan bir alışkanlık unsuru…

-Ne süredir radyo programcılığı yapıyorsunuz? Buna ilişkin bir tarihçe bilgisi verebilir misiniz?  

-Açık Radyo’da Nisan 2017’de program yapmaya başladım. “Babil’den Sonra” başlangıçta cumartesi günleri 15.00- 16.00 arası yayınlanıyordu. Uzunca bir süre böyle devam etti. Geçen yıl bu yayın saatini yıllardır çok severek izlediğim, kitaplarını okuduğum Cemal Ünlü’ye ve programı “Sadanüvis”e bıraktım. Artık pazartesi günleri 13.00- 14.00 arası yayınlanıyor programım. Bu hafta 187’nci programımı yaptım. 

-Programcılık için veya müzik için özel bir eğitim aldınız mı acaba? 

-Ben yaşı radyo günlerine yetişen şanslı kuşaktanım. 1962 doğumluyum. Çocukluğum Küçükçekmece Gölü’nün kuzeyinden yer alan bir köyde, Altınşehir Köyü’nde geçti. Suyu, elektriği olmayan, 3-5 ev ve bir de bakkalı olan bir köydü. Su-elektrik yoktu ama gölüyle, deresiyle, bizim badem gözlü eşeğimiz Karakaçan’ın semerine yerleştirdiğimiz galvaniz tenekelerle gidip eve su aldığımız billur su kaynaklarıyla, bin bir börtü böceğiyle, her bahar çılgın kokulu sarı katırtırnaklarıyla bezenen tepeleriyle, gölün hemen üzerinden geçen tren yoluyla bir düş ülkesiydi Altınşehir. Ve evimizin başköşesinde duran radyo başka dünyalara açılan biricik kapımdı. O yaşlarda başlayan tutkum Açık Radyo’yu dinlemeye başlayınca başka bir boyuta taşındı. Ha, bir de araya Doğu Almanya’dan yayın yapan ve kısa dalgada dinleyebilmek için bir sürü zihni sinir anten projeleri geliştirdiğim Bizim Radyo’yu ekleyebilirim belki.  

Televizyonu hiç sevemedim. Radyo ne kadar düş kurmama izin veriyorsa televizyon da o kadar düşleri iğdiş edici bir cihazdı benim için. Bugün evimde televizyon yok. Radyom hep vardı, bugün de var ve her zaman AÇIK. 

Uzatmadan, benim için Açık Radyo gerçekten bir okul oldu. Sadece radyoculukta değil siyasi olarak da öyle. 1976- 1979 yıllarında lisede okurken Bizim Radyo ile TKP’yi tanıdım ve 1990’a kadar o çizgide siyaset yaptım diyebilirim. Bugün de Yeşiller Partisi’nin üyesiyim ve bu siyasi tercihimde Açık Radyo’nun ve Ömer Madra’nın etkisini reddetmem mümkün değil. 

-Ailenizin müzikle ilgisi nedir ve bu durum programcı olmanızda ne kadar sahici bir etmen oldu? Gerçi geçen sunduğunuz ve bizlerin de keyifle ve gençliğimizi ören zenginliklerle yeniden karşılaşma fırsatı olarak bulduğumuz Çekirdek Sanat Evi macerasında olduğu gibi; 12 Eylül sonrası bir filizlenme hareketinin unsuru olarak mı, ilgilendiniz müzik alanıyla? Ruhi Su ve Dostlar Korosu günlerini de lütfen anlatın bize… 

-Ailem Balkan göçmeni müzikli, kalabalık bir aileydi. Üsküp ve Romanya’dan kalkıp ülkeye gelen dedelerim Kurtuluş Savaşı’na katılmışlar. Savaş sonrası demiryolcu olarak Anadolu’nun çeşitli kentlerini gezip- dolaşıp son durak olarak Yedikule’ye gelip yerleşmişler. Annem ve babam Yedikule’de tanışmışlar. Akrabalarım Yedikule- Samatya civarına dağılmış evlerde otururdu. Hafta sonları bazı akşamlar evlerde toplanırdık. Ailenin kemancısı da vardı, darbukacısı da. Ses dersen hemen hepsi şarkıların hakkını vererek söylerlerdi. Türk sanat müziği ağırlıklı bir repertuvarları vardı.  

Özellikle 2009’da kaybettiğim abim Bülent tam anlamıyla müzisyendi diyebilirim. 1960-70’li yıllarda müzik yaptı. Bakırköy lisesinde okurken bir dönem Ajda Pekkan’a çalan Suali Sak Orkestrası’nda davul ve gitar çalmıştı. Anadolu Pop müziğinin fırtına gibi estiği yıllarda Samatya’da çeşitli kulüplerde ve bazen de düğün salonlarında müzik yaptıkları bir grupları vardı. Radyolardan duyduğum müzikler, ailemin fasıl geceleriyle ve Bülent’in plaklarıyla yavaş yavaş bir tutkuya dönüşmeye başladı.  

Liseyi bitirince hemen çalışmaya başladım. Beyazıt’ta çalışıyordum ve cumartesi öğleleri iş çıkışı hemen üniversite meydanına kurulan plakçı tezgâhlarına giderdim. O tezgâhlarda çok sayıda yeni müzisyenle ve müziklerle tanışma şansım olmuştu.   

1980’lerin ortalarına doğru Marmara Üniversitesi Müzik Bölümüne girdim. Çekirdek Sanat Evi’ni de o dönemde tanıdım. Babamın hayata veda etmesiyle okul düşüm de yarım kaldı. Okul Fikirtepe’deydi ve ben İstanbul’un diğer ucunda oturuyordum. Artık annemin bu masrafı karşılaması mümkün değildi. Hem çalışıp hem de okumak hiç mümkün değildi. Ders dışında etüt yapılamazsa müzikte ilerlemek olamıyor ne yazık ki. İşime geri döndüm.  

1988 yılında Ruhi Su Dostlar Korosu’nun açtığı sınavı kazandım. Ruhi Su’nun sesini zaten Bülent’in plaklarıyla ve kırmızı kapaklı İMECE kasetleriyle biliyordum. Koroyu ilk kez Harbiye’de canlı olarak dinledim ve o konserde koroya katılmaya karar verdim. Bir de babamla Ruhi Su aynı günde 20 Eylül 1985’de hayata veda etmişlerdi. Ruhi Su adının benim için ayrıca böyle bir önemi de vardı. 2012 yılına kadar koroda türkü söyledim. Konser organizasyonlarının örgütlenmesinde aktif olarak çalıştım. Yurt içinde ve dışında sayısız konserler yaptık. Hayatımın en güzel günleriydi. Bugün koronun gençlerine Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği üyesi, eski bir korist olarak destek olmaya devam ediyorum.   

Arada bir de Mutluluk Düşü deneyimim oldu. 1990’ların ortalarında 8 arkadaş bir müzik grubu kurduk ve o yıllarda her bahar ayında düzenlenen Galata Festivali’nde sahne alıyorduk. Hepsi profesyonel müzisyenlerdi ve bugün de devam ediyorlar. Ben grubun erkek solistiydim. İlk kurulan Ezginin Günlüğü tadında besteler yapıyor ve seslendiriyorduk. Hatta bir İtalyan bizi çok beğenmiş ve Çukurcuma’daki evine kurduğu stüdyosunda uzun kayıtlar yapmıştık. Okullarını bitiren arkadaşlar başka başka kentlere dağılınca grup sürmemişti. Çok keyifliydi benim için o deneyim de.  

-Açık Radyo’da program yapmanızın hikâyesi nedir? 

-Müzikle süren yolculuğumda bir isim daha var: Muammer Ketencoğlu. Muammer ile 1991’de tanıştık. Onu ilk kez Feriköy Kilisesi’nde verdiği bir Rebetiko konserinde tanıdım. Koroya devam ederken bir hafta sonu Cumhuriyet gazetesinde yer alan bir konser ilanı dikkatimizi çekti. Costas Ferris’in Rebetiko filmini de yeni seyretmişiz ve vurulmuşum Rebetiko’ya. Zaten radyo günlerinden Yunan müziğinin büyüsüne kapılmışım. Köyde TRT dışında Balkan ülkelerinin özellikle Yunan radyolarının yayınlarını dinleyebiliyorduk. Konser ilanın görünce kalktık gittik Feriköy’deki konsere. Sonra aynı yıl Eylül ayında koroyu Dikili’ye 1 Eylül Dünya Barış Günü Konserine davet ettiler. Bir de otobüs gönderdiler bize. Öncesinde de bizden bir müzisyeni daha konsere getirmemizi rica ettiler. Bu müzisyen Muammer’di. O günlerde Tarlabaşı’ndaki Manastır’ın teras barında hafta sonu geceleri çalıyordu. Gittim ve konser arasında muhabbete başladık Muammer ile muhabbetimiz 29 yıldır aralıksız sürüyor. Onunla da çok anılarımız oldu. Çok kez aynı sahnede yer aldık ve daha birçok şey yaşadık birlikte ve yaşamaya devam ediyoruz. 

Açık Radyo’yu ilk kez ondan duydum. Açık Radyo’da program yapmaya başlamıştı ve onunla birlikte Açık Radyo’nun müdavimi oldum. Radyonun Harbiye’deki eski binasına çok sık giderdim. Program sonrası onunla İstanbul’u eski plaklar satan dükkanlarını, müzik çevrelerini vs. tavaf etmeye çıkardık. 2009’da hayata veda eden tarihi TKP’nin marangozu, ustası Sarkis Çerkezoğlu’nun da ses kaydını da Muammer’le Açık Radyo’da yapmıştık. Yaşam hikâyesini anlatmış ve annesinden bildiği üç türküyü de seslendirmişti. Bugün Sarkis ustanın bu tek kapsamlı ses kaydı dünyayı dolaşıyor. 

Program yapmamı Ömer Abi teklif etmişti. 2015 yılında İstanbul’da bir İklim Konferansı örgütleniyordu. Ben de bu konferansa bir İklim Korosu kurmayı teklif etmeyi düşünüyordum. Bir gün müzisyen arkadaşım Cengiz Ünal ile radyonun Tophane’deki yeni yerinde yapılan toplantıya gittik. Radyonun girişindeki avluda Cengiz ile çay-sigara içip toplantının başlama saatini bekliyoruz. O sırada Ömer abinin sokak tarafında geldiğini gördük. Kendimizi tanıtıp “İklim hareketine destek olmak için geldik” dedik. Ömer abinin her zamanki mütevazılığıyla “Ben de!” dediğini hatırlıyorum. Tevazu diyorum çünkü daha ortalarda İklim’in i’si yokken o radyodan bir sis çanı gibi yaklaşan tehlikeyi işaret ediyordu bizlere. Ve Açık Radyo gibi küresel bir yayıncılık başarısının lideriydi. Alışmışız ya, çevremizde “dünyayı ben yarattım!” edasıyla dolaşan insanlara… Onunla birlikte çıktık toplantı salonuna. Sonra 100 küsur kişilik koroyu kurduk. Bir de konser yaptık Boğaziçi Üniversitesi’nde. Ertesi gün de Galatasaray Meydanı’nda bir konser yapacaktık ama olmadı, Paris’te Charlie Hebdo baskını olmuştu ve sadece basın açıklaması yapmakla yetinilmişti. Sonra 2016’da bir dinleyici destek şenliğinde Ümit Şahin ile birlikte beni canlı programlarına davet ettiler. O gün de program yapmam teklifi aldım Ömer abiden. 29 Nisan 2017’de ilk programla radyoculuk maceram başlamış oldu. 

 

Ercüment Gürçay  (sağdan üçüncü)

 

-Neden Babil’den Sonra? 

Program yapma teklifi alınca önce Latin Amerika müzikleri çalayım dedim. Hem kıtanın tarihini biliyordum ve hem de müzikleri beni fazlasıyla ilgilendiriyordu. Sonra müzikteki ilgi alanım çok daha geniş olduğunu düşündüm. Programıma “Latin Amerika’nın Kesik Damarlarından Sızan Şarkılar” başlığını bile bulmuştum. Ama o zaman Anadolu- Trakya türküleri ne olacaktı? Ya da Yunan şarkıları ve Rebetiko’lar, İrlanda halk şarkıları, Ermeni müziği, Bluegrass müzikleri, Afrika vokalleri, denizci şarkıları, Afro- Amerikan şarkıcıları, Amerikan protest şarkıcıları- şarkıları, çingene müzikleri, tangolar, Klezmer şarkıları, koro müzikleri, akordeoncular- gitarcılar. Müzikle yolculuğumda iki önemli isme, Muammer’in şarkılarına da yer vermeliydim programımda, Ruhi Su’ya da. Alan Lomax ve Smithsonnian Folk Ways arşivlerini de çalmalıydım.   

Sadece müzikler çalmak da istemiyordum. Programlarımla bir biçimde Ömer abilerin başlattığı iklim mücadelesine de destek vermeliydim. 

Bu nedenlerle Latin Amerika işinden vaz geçip “Babil” imgesi üzerinden dünyanın her yerinden müziklere- seslere- şiirlere yer vermeye karar verdim. İnsanlık Babil Kulesi inşa etmeye girişerek tanrıyı kızdırmış ve dünyanın dört bir tarafına, farklı ırklara- dinlere- dillere dağıtılmıştı ya, bugün de müzik insanlığı birleştiren bir ortak dildi ve buradan yola çıktım ben de. Geçen 187 haftada istediğimi yapabildiğimi düşünüyorum. Bu özgürlüğümü de Açık Radyo’ya borçluyum. Prodüksiyon ekibinden bugüne kadar en küçük bir müdahale görmedim. Sadece ilk programdan sonra bir arkadaşım “Ercüment’cim biz programa ‘proğram’ yerine program demeyi tercih ediyoruz” demişti nazikçe. İlk programın heyecanıyla Türkçeyi her zaman doğru yazmaya, doğru konuşmaya dikkat eden bendeniz kim bilir kaç kez ‘proğram’ demiştim canlı yayında. İlk yayın deneyimi zaten bir âlemdi. Kaydı hala internette, ‘rüzgârın önünde!’ dünyayı dolaşmaya devam ediyor. Sırası gelirse anlatırım. 

-Bir önceki sorum üzerimden devam edersek. Programlarda neyi esas alırsınız; sevdiğiniz bir/birden çok besteci, grup ve dönem var mıdır? Veya Ruhi Su ve Dostlar Korosu’na ilişkin yaptığınız çalışmalar gibi; öznel tarihiniz içinde yer bulan müzisyenler ve toplulukları, tarihi dönemlerdeki işlevlerine ilişkin olarak mı kayda alıyorsunuz?  

-Az önce müzik türü tercihlerimi anlatmaya çalıştım. Seçimlerimi yaparken en önemli şey hepsinde halk şarkıları veya bu şarkılardan beslenen klasik- çağdaş müzikler olmasına dikkat ediyorum. Akustik çalgılarla çalınan müzikler olması da bir başka tercih nedenim. Büyükbaba Elliot ve Playing For Change Band gibi sokak müzisyenleri de öncelikli olarak takip ettiğim isimler. Onlara çok sık yer veriyorum programımda. Yüksek volümlü müzik yapan, sahnede ses ve ışık cihazlarıyla çok elektrik tüketen müzisyen ve grupları tercih etmiyorum. Sonuçta iklim ve enerji meselesi birbirini doğrudan etkileyen şeyler. Bazen Carlos Santana veya Queen çalasım geliyor ama hemen vaz geçiyorum bu fikirden.   

Bir de 1988’den beri müzik dünyasının içerisindeyim. Sevdiğim ve birlikte birçok şeyi paylaştığım Türkiyeli müzisyenlere de yer vermeliydim programda. Özellikle sesi daha az duyulan genç müzisyenleri taşımalıydım dinleyenlerime. İki hafta önce Feyruz’un 85’nci doğum gününü kutladığımız Mihrap Eskiocak’a bir müzik yapımcısı arkadaşım programı dinledikten sonra albüm yapma teklifi yapmaya hazırlanıyor. Albümü özellikle Arap dünyasında dinletmek istiyor. Mihrap’ı senin aracılığınla tanımıştım. Bunun için sana teşekkür etmek istiyorum Adnan abi. 

Bluegrass, Klezmer, Rebetiko veya benzeri müzikleri çalarken dinleyiciyi çok fazla zorlamadan tarihlerine de giriyorum. TRT programcısı Yaşar Özürküt’ü programıma davet etmiştim. Onun önerisi programın en çok çeyrek saati kadar konuşma yapmamdı. Gerisinde müzik çalmalıydım. Genellikle öyle yapıyorum 10-15 dakika muhabbet ediyorum ve 40-45 dakika müzik çalıyorum. Konuklu programlarda bu süreler esniyor tabi. 

Bir de Yeşil Gazete’de ve Açık Radyo’nun Wrb sayfasında “Babil’den Sonra” köşem var. Programın müzik süresinden çalmamak için oralara daha detaylı yazılar yazıyordum ama uzun zamandır her ikisini de yapamıyorum. En kısa sürede yeniden başlasam fena olmayacak diye düşünüyorum.  

-Bestecilerin doğum ve ölüm yıldönümlerine yönelik programlarınız oldu mu ve gene elbette ki; besteci ve bestesinin yanı sıra şef ve topluluklarda da özgün bir seçiciliğiniz oluyor mu? Neyi öncelemektesiniz… Olay ağırlıklı bir seçkicilik de görüyoruz, lütfen ayrıntı verebilir misiniz? 

-Az önce bahsettiğim gibi tutkuyla takip ettiğim türler- müzisyenler- şairler var. Her yıl onları da doğum veya ölüm yıl dönümlerine gelen günlerde anmaya çalışıyorum. Timur abi hayatını kaybetti geçen ay ve hemen onu programıma taşıdım. Midillili Rebetiko şarkıcısı Solon Lekkas geçen aylarda hayatını kaybetti, hemen o hafta onu taşıdım dinleyenlerime. Joan Baez geçen yıllarda Türkiye’ye geldi ve konseri öncesi onu dinleyicilerime taşımaya çalıştım. Kardeşi Mimi Farina’nın ölüm yıl dönümüydü ve onu anlattım. Çok iyi müzisyendir o da, ama ablası kadar tanınmadı ve erken öldü ne yazık ki. Atahualpa Yupanqui’nin ölüm yıldönümlerini hiç atlamam örneğin. Ruhi Su’yu her 20 Eylül’de mutlaka konuklar da davet ederek anarım. Keza Sarkis ustayı da her 3 Ağustos’ta veya doğum günü olan 15 Mayıs’ta radyoya taşırım. En son bu yıl arkadaşım Jaklin Çelik’le onu andık programda. Agos’un baronu Sarkis Seropyan’ı da atlamamaya çalışırım. Theo Angelopoulos’un ölüm gününü de atlamaya çalışıyorum. Can Yücel, Yaşar Kemal, Fikret Otyam, Onat Kutlar, Tuncel Kurtiz gibi hayatımda önemli izleri olan şairleri, yazarları ve sanatçıları unutmam. İlgili programları özellikle ailelerine de haber vererek yapıyorum. Sonrasında yazışmaya devam ediyoruz.  Menend Kurtiz ile yazışıyoruz. İlk fırsatta Çamlıbel’e gideceğim. Keza yine Filiz Otyam ile de ilişkim sürüyor. Pandemi izin verince yanına gitmeyi düşünüyorum.  

Gökçeada’da tanıştığım bir bozlak ustası vardı: Ali Ekber Karakuş. Yaşarken adada onun ses kayıtlarını almıştım. Geçen yıllarda onu kaybettik. Müthiş bir insandı. Ankara’da Feyzullah Çınar’ın ve daha birçok halk ozanının arkadaşı- yoldaşı olmuş bir insandı. Çok güzel Alevi deyişleri, bozlaklar okuyordu. Onu o hafta programa taşımıştım ve taziye evinde yaptığım bu programı dinlemişti ailesi, sevenleri. Beni en çok etkileyen program olmuştu. 

Bir de Türkiye’nin radyo günlerini anlatan bir program yapmıştım. TRT kayıtlarından da örnekler dinletmiştim. Programdan sonra programcı bir arkadaşımın bu programı radyoculuk eğitimi alan öğrencilerine önerdiğini yazması da beni çok mutlu etmişti. 

Neşet Ertaş, Ali Ekber Çiçek, Talip Özkan, Rashid Behbidov, Compay Segundo, Esma Recepova, Manos Hadjidakis, Marcos Vamvakaris, Paco De Lucia vs. gibi müzisyenler her an takibimde olan isimler. 

Victor Ananias gibi doğa hakları aktivistlerini de taşıyorum programıma.  

Bizim Bitlisli William Saroyan diyordu ya: Hiç kimse hakkında bir şey yazılmadan bu dünyadan göçmemeli… Hepsi hakkında belki çok şeyler yazıldı, söylendi ama ben de, beni ben yapan tüm bu insanlara olan borcumu, haklarında konuşarak, seslerine- müziklerine programlarımda yer vererek onlara olan borcumu ödemeye çalışıyorum diyebilirim. 

Dünya Müzik Günü, Akordeon Günü, Radyo Günü, Toprak Ana Günü vs. gibi özel günleri de atlamamaya çalışıyorum.  

Yani evet, o günün gündemine de bağlı kalarak, konu ve olay bazlı program yapmaya çalışıyorum diyebilirim.    

-Haftada bir saat program yapıyorsunuz. Peki hazırlıklar ne kadar sürüyor? 

-İlk zamanlarda birkaç saatte hazırlıyordum program metnini ve çalacağım müzikleri. Giderek yaptığım işler beni tatmin etmemeye başladı.  

Açık Radyo’nun bana öğrettiği ilk şey “Yıllardır müzik dinliyor ve korolarda vokal yapmaya da çalışıyordum ama müziği bilmiyordum”. Hâlâ bilmiyorum ve hiçbir zaman da tam olarak öğrenemeyeceğim belki de.  

Özellikle son iki yıldır bir saatlik programa neredeyse hafta boyu hazırlanıyorum diyebilirim. Pazartesi program yayınlanınca bir sonraki haftanın konusunu ve mümkünse konuğunu düşünmeye başlıyorum. Çalacağım müzik türü ve müzisyene dair kitaplar, yazılar okuyorum. Edindiğim bilgileri 15 dakikada anlatmak da ayrı bir sorun ama giderek bunu da çözmeye başladığımı düşünüyorum. 40-45 dakika için müzikleri seçmek de kolay olmuyor. Keyif almadığım hiç bir şarkıyı programa almıyorum.  

Programdan önce bir de duyuru işi var tabi. Bunu da sosyal medya üzerinden yapıyorum. Pazar gecesi Facebook üzerinden duyuruları yapmaya başlıyorum. Bazen üyesi olduğum e-posta gruplarına da yazıyorum. Ama bunu da çok rahatsız etmeyecek biçimde yapmaya gayret ediyorum. Her pazartesi sabahı WhatsApp’da kurduğum 12 grup üzerinden yaklaşık 3 bin kişiye hatırlatma mesajı gönderiyorum. 

Programdan sonra kaydı Archive Org sayfama yüklüyorum ve yine sosyal medya üzerinden hafta boyunca dinlenmesini sağlamaya çalışıyorum.  

Program sonrasında çok sayıda dinleyicimden çeşitli araçlarla mesajlar geliyor. Hepsini atlamadan cevaplamaya çalışıyorum. Önerilerini de dikkate alıyorum her zaman. 

Özetlemem gerekirse: Açık Radyo’nun bana tahsis ettiği o bir saatin değerini biliyorum ve her saniyesinin hakkını verecek bir tempo ile ve büyük bir keyifle çalışıyorum diyebilirim.

 



-Radyo programcılığında en çok neyi sevdin? 

-Az önce de bahsettiğim gibi ilk programımı canlı yapmıştım. Çocukluğumdan beri radyonun önünde geçti hayatım. İlk kez bir stüdyodaydım. Cumartesi günü, radyoda kimse yok. Camın ötesinde oturan sesçi de kadrodan değildi sanıyorum. Beni işi bilen birisi sandı herhâlde. Kapıyı üzerime kapattılar ve bir anda mikrofonla karşı karşıya kalıverdim. Mikrofonun ne kadar uzağında durmalıyım, konuşmadan müziğe geçerken ne yapmalıyım, müzik bitince söze nasıl girmeliyim vs. hiçbir şeyi bilmiyorum. Canlı yayının başlama saati yaklaşıyor. Kulağıma kulaklık takmayı da o an akıl ettim. Programın cıngılı girdi ve ardından Swingle Singers’ın Ciao Bella’sı çalmaya başladı. Müzik bitti ve ben konuşmaya başladım. Kulaklarım zonkluyor ve ne dediğimi duymuyorum. Neyse program bitti ve ben sessizce sokağa süzüldüm ve Sirkeci tren istasyonuna doğru konserve kutularını, çöpleri tekmeleye tekmeleye yürümeye başladım. İçimden de “Tamam” diyordum “Bu iş buraya kadar, bu senin yapabileceğin bir iş değil bu!” O sırada bir telefon “Program güzeldi ama biz genellikle programa “proğram” demiyoruz” nazik uyarısı. Hemen sordum “Haftaya da canlı mı yapmalıyım programı?” Gerekmiyormuş, hafta içi gelip stüdyoda yapabilirmişim kaydı. Öyle de yapmaya başladım. Teknik ekibin de desteğiyle mikrofon karşısında heyecanımı yenmeyi öğrendim zamanla.  

Kendimi hazır hissedince canlı yayın yapmaya başladım ve o zaman anladım ki bu işin en keyifli yanı o anda, canlı yayında radyosunun başında seni dinleyenlerle etkileşime girmekmiş.  

Pandemi sonrası teknik ekibin yaratıcı desteğiyle, bütün programcılar evden program yapma, hatta konuklu program yapma yetimizi geliştirdik ama özlemle radyonun avlusunda canlı program saatinin gelmesini beklemeyi, kulaklığımı takarak, mikrofonun karşısına geçip dinleyicilere gerçek zamanlı olarak seslenmeyi ve haftada bir de olsa radyo ekibiyle selamlaşmayı özledim. Umarım bu özlemimi kısa sürede yaşamaya başlarım, başlarız. 

-Babil’den Sonra’yı ne kadar sürdürmeyi düşünüyorsun? 

-Kendimi tekrarladığımı hissettiğim anda programcılığı bırakmayı düşünürüm. Ama bu radyoyu bırakmak anlamına gelmez. Çünkü Açık Radyo sadece programcılarından ibaret bir radyo değil. Açık Radyo’yu bir aile gibi görüyorum. Kurucularıyla, çalışanlarıyla, programcıları ve dinleyicileri ile dünyanın en büyük ailesi bana göre. Aileyi bırakmak mümkün mü? Değil. Açık Radyo ailesine 25 yıl önce dinleyici olarak katıldım. 3 yıldır programcı aile üyesi olarak devam ediyorum. Yarın yine dinleyici-destekçi olarak ailemin yanında olurum diye düşünüyorum. Yani ailemin ihtiyaçları benim ihtiyaçlarımdan her zaman önce gelir.

Her yayın dönemi öncesi prodüksiyon ekibine söylerim: Benim saatimi başka bir programcıyla değerlendirebilirsiniz. Çünkü biliyorum benden çok daha iyisini yapabilecek çok sayıda dosya her yeni dönem öncesi radyoya ulaşıyor. Hatta benim önerdiğim 2 programcı arkadaşım oldu. Ortaç Aydınoğlu ve Karaca Yiğit Pehlivanlı.  “Olur da onların projelerini beğenirsiniz ve uygun bir saat bulamazsınız, onlara yayın saatimi de bırakabilirim” demiştim.  

-Açık Radyo senin için ne ifade ediyor? 

-Açık Radyo bana göre sadece bir radyo değil. Bir özgürlük hareketi. Daha iyi bir dünyayı düşleyen ve bu dünyayı kurmak için devletten, sermaye ve siyasi gruplardan destek almadan, bağımsız, sadece dinleyicilerinin (yani aile üyelerinin) desteğiyle yola devam eden, çoğulcu, özgürlükçü, dünyada eşi benzeri olmayan veya çok az olan bir medya hareketi.  Gücünü de buradan alıyor bence. 

-Bu yazıyı okuyanlar eski program kayıtlarını nereden dinleyebilirler? 

-Yukarıda da bahsettiğim gibi Facebook’da “Babil’den Sonra” sayfasının girişinde bir link var. Oradan girerek 187 programın kaydına ulaşabilirler. Veya doğrudan Archive Org sayfama bu linkten ulaşıp dinleyebilirler: https://archive.org/details/@babil_den_sonra?sort=-date 

-Son olarak ne demek istersin? 

-Adnan abi sana Açık Radyo’ya ve Babil’den Sonra’ya desteğin için çok teşekkür ediyorum. Ömer abiye, Didem’e, teknik masada yer alan Ömer’e, Barış’a, Feryal’e, Selahattin’ e ve bütün prodüksiyon ekibine bana olan sabırları ve destekleri için çok teşekkür ediyorum. Tabi deneyimleriyle ve yapıcı önerileriyle her zaman bana büyük destek veren Muammer Ketencioğlu’na da çok teşekkür ediyorum. Bir de Cemal Ünlü’ye teşekkür etmek istiyorum. Hemen her hafta program sonrası cep telefonuma düşen 2-3 kelimelik mesajının ne kadar değerli ve motive edici olduğunu söylememe gerek yok sanıyorum. Dinleyenlerime de hoşgörüleri için çok teşekkür ediyorum. Bilmelerini isterim ki her zaman daha iyisini yapabilmeye ve radyolarını açarak bana ayırdıkları bir saatin hakkını vermeye çalışıyorum ve bu çabam hep devam edecek...