Rusya'nın dış politika doktrinleri

Rusya'nın dış politika doktrinleri

4 Ocak 2021 Pazartesi  |   Günlük

Levent Kemal -M. Çağatay Cebe imzasıyla actafabula.net  sitesinde yayınlanan "Prag Baharı’ndan Günümüze Rusya’nın Dış Politika Doktrinleri" başlıklı yazının geniş özeti:

Bugün çok konuşulan Avrasyacılık ve Avrasyacılığın başını çeken Rusya’nın dış politikası her zaman dönemsel ve birbirini takip eden doktrinlerin çevresinde şekilleniyor. Bu doktrinlerin temelinde Napolyon’u mağlup ederek kendisini Avrupa’ya uyum ile kabul ettiren Çarlık dönemi ile Sovyet devrimi ve devrime muhalif aydınların entelektüel müktesebatı ve iki kutuplu soğuk savaş döneminin etkileri yatıyor.

Napolyon’un Çarlık Rusya’sı tarafından durdurulmasından yaklaşık yüz otuz yıl sonra Rusya bu sefer Sovyet iktidarında Nazi güçlerine karşı giriştiği mücadele ile kendisini Avrupa’nın ortasında buldu. Bağımsızlığın ardından ABD’nin dünya siyasetine etkin şekilde müdahil olması ve art arda gelen dünya savaşları nedeniyle Avrupa dünyanın merkezi olmaktan çıkmıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde ise kıta Sovyet Rusya-ABD soğuk savaşında arada kalmış haldeydi.

Bu dönem aynı zamanda ülkenin merkezi olarak nitelenebilecek kesiminin, komünist ideoloji sayesinde kimlik bunalımını geri bırakıp böylece Rusya’nın rekabetçi bir çizgiye yerleştiği dönemdi. Artık Batı ve onun kapitalizmi özenilecek bir odak değil, her yönden alt edilip geride bırakılacak bir düşmandı. I. Petro’nun Avrupalılaşma girişimi ile temelleri sarsılan Çarlık döneminin mesihçi-dini düzen ve idealleri Sovyet komiteleri tarafından alaşağı edilmişti. En azından Sovyet deneyiminin 1945’ten sonraki üç on yılı bu şekilde düşünüyordu. Karşıtında da bir şekilde Sovyet parti bürokrasisi ile aynı şekilde yankı bulan bu düşünce, Avrupa ve ABD güvenlik yaklaşımlarını derinden etkilemişti. Çift kutuplu dünya çeşitli mücadele alanları içinde gelgitler yaşıyordu.

Ne var ki bu durum çok uzun sürmedi. Gorbaçov döneminin "Glasnost" ve "Perestroyka" politikaları ile Rusya geçmişinin hesabı öderken sancılı bir geçiş dönemine girdi. Bu süreç siyasal, askeri ve yapısal olduğu kadar Sovyetler sonrası dönem için Moskova’nın kendisini yeniden bir kimlik, güvenlik ve dış politika bunalımının içinde bulmasına neden oldu.

Ancak bu bunalım Moskova’nın ilk bunalımı, dış politika perspektifi konusunda yeni siyasal ortamdan dolayı oluşan boşluğu doldurma ihtiyacında bocaladığı ilk dönemi değildi. Sovyet devri için çokça ifade edilen, devrim ihracı olarak basit şekilde isimlendirilmiş Sovyet dış politikası, İkinci Dünya Savaşı ile ciddi şekilde değişmişti. Savaş, Maoizm’in doğuşu, ulusal karakterdeki sosyalizm mücadeleleri ve Sovyet sisteminin bürokratik bir diktatörlüğe dönüştüğü yolundaki eleştiriler ve benzeri etkiler Sovyet sistemini kendi sınırları içinde bile zorlar hale gelmişti.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde, çevresindeki ülkelere göre daha demokratik olarak nitelenebilecek olan Çekoslovakya bu minvalde Rus dış politikasında müdahaleci doktrinlerin inşasına etkisi bakımından önemli bir yer tutmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçları nedeniyle otoriter-faşist rejimlerin yaygınlaştığı Avrupa’da nadir demokratik rejimlerinden birine sahip olan Çekoslovakya hem kendi tarihini hem de Rus siyasi yaklaşımını İkinci Dünya Savaşı sonrasında sürdürmeye çalıştığı demokrasi ile değiştirmiştir. Çok partili Çekoslovak siyasi yaşamındaki politik zenginlik 1945 sonrasındaki Sovyet etki ile kaybolmuş, siyasi hayat negatif manada basitleşmiştir.

Nazi işgali döneminde Nazilere karşı mücadeleleri nedeniyle öne çıkan Komünistler Çekoslovakya’nın siyasi hayatında, Sovyetlerin de etkisi ile, öne çıkmıştı. Ancak ülkenin önünde ciddi sorunlar vardı. Uzun süre bu sorunları çözmekte başarısız olan Çekoslovakya, Moskova’da Stalin’in liderliğe geçmesi ile sert bir Stalinizasyon dönemi yaşadı. 1960’lı yılların ortasına kadar Çekoslovakya Komünist Partisi Stalin döneminin sert uygulamalarına devam etti. 60’ların ikinci yarısında ise ülkede bir çözülme evresi yaşanmaya başlandı. Bu süreçte Stalin dönemiyle doğrudan bağlantısı olan parti ve devlet yöneticileri görevden alındı. 1952-53 yıllarında siyasi polisi yöneten Karol Bacílek Slovak Komünist Partisi birinci sekreterliğinden azledildi ve yerine Alexander Dubček getirildi. Dubček daha sonra Çekoslovak Komünist Partisi sekreteri oldu ve hızla reformlara yöneldi. Stalin döneminin ve Moskova’nın tercihi olan baskı mekanizmalarını kaldırmaya başlayan Dubček’in bu hareketi Moskova’da sosyalizm düşmanlarının güçlendirilmesi olarak nitelendi.

Sovyetler Birliği’nin uluslararası ilişkilere olan bakış açısı işte bu sırada, 1968 yılında, değişti. Çekoslovakya’nın başkenti Dubček’in reformlarını bastırmak isteyen Sovyet ve Varşova Paktı askerleri tarafından işgal edildi. Prag’da işgal karşıtı başlayan halk gösterileri işgalci askeri birlikler kullanılarak bastırıldı. Bu gelişmeyle birlikte Sovyetler Birliği, 1968 yılının Kasım ayında “Brejnev Doktrini” adıyla da bilinen dış politika modeliyle yeni bir yapılanmaya gitti.

Başka ülkelerde sosyalizm ve Moskova ile olan bağların zayıflamasının bütün bir sisteme yönelik tehdit olduğu düşünen Sovyetler Birliği lideri Leonid Brejnev, Batılı devletlerin geliştirmiş oldukları taktik ve stratejilere cevap olarak kendi doktrinini oluşturmuştu. Sosyalist kanadın güçlenmesini isteyen Brejnev, içinde bulunulan Soğuk Savaş halini sıcak bir savaşa çevirmemek amacıyla diğer ülkelerde “devrim ihracı” ile güçlenmeyi hedefledi. Bu yaklaşım Rusya’nın Sovyetler sonrası döneminde uygulayacağı askerlik dışı unsurların askerileştirilmesi ve savaşın yeniden tasarlanması fikrine öncülük edecek. Rusya Federasyonu sıcak savaştan kaçınma stratejisini sürdürecek ancak araçları değiştirecektir.

Barışçıl bir atmosferde ilerlemesi planlanan Brejnev’in devrim ihracı, diğer ülkelerdeki mevcut hükümetlerin ideoloji temelli bir şekilde devrilmesini ve karşı devrim hareketlerini bastırmayı amaçladı. Bu faaliyetlere ise en çok “sosyalist bağın zayıf olduğu ülkeler”de odaklanıldı. Ülke yönetimlerinin sadece proleter devrim ile gelen Sosyalist bir rejimle yönetilmesi gerektiğini savunması sebebiyle Brejnev Doktrini aynı zamanda Batı dünyasında “Sınırlı Egemenlik Doktrini” olarak da anıldı.

Brejnev Doktrini’ne göre karmaşık bir bürokrasi ağ yapısına sahip olan Sovyetler Birliği, kendisini dünyanın merkezine yerleştirdi. Dünya güçlerinin bağıntısında teori, yaşanan niteliksel değişim, uluslararası ilişkilerin yeniden yapılanmasındaki ana unsur olarak görüldü. Bu niteliksel değişimin en büyük tamamlayıcısı olarak kendisini gören Sovyetler Birliği, bu küresel değişimin merkezinde istikrarlı bir güç olarak yine kendini yerleştirdi. Özetle bu doktrin; doğu bloğunun dışında gerçekleşen devrim hareketlerinin Sovyetler Birliği’ni güçlendirmesini ve kapitalist yapılara karşı baskın bir hale gelmesini amaçlıyordu. Sovyetler Birliği, devrimci değişimin büyümesi ve batı karşıtı bir kurtuluş mücadelesi olarak Orta Doğu’daki ülkelere hem koruyucu oldu hem de müttefik olarak destek verdi.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında fiili genişleme yaşayan Sovyetlerin dönüştüğü federasyon cumhuriyeti, merkez ve çevrenin ilişkisini artık bir arada tutamayacak kadar zayıflamıştı. Yevgeniy Primakov’un Sovyetlerin yıkılışını sorguladığı paragrafın ilk sorunsalı da budur: “Sovyetler Birliği’nin varlığı neden sonlandı? Bu soruya tek bir cevap vermek mümkün değil. SSCB’nin çökmesinin nedenlerinden bir kısmı federal yapısının mükemmel olmamasından, öznel beceriksizliklerden ve Sovyet yöneticilerinin hatalarından kaynaklanmaktadır. Son olarak da Gorbaçov ile Yeltsin arasındaki karşıtlık durumun bu yönde gelişmesine son derece olumsuz etki etmiştir. ABD ve NATO’daki müttefikleri de başlıca olmasa da belirli bir rol oynamışlardır.”

Primakov Perestroyka’nın acıklı sonu başlığını taşıyan bölümde zayıf federalizmin yanında pek çok sorun sayar. Bunların başında parti ile devletin iç içe geçtiği siyasal sistemin sorunlara çözüm bulamayışı, merkez-çevre ilişkisindeki ekonomik akış ve işleyişin siyasal sistemden etkilenişinin getirdiği bozukluklar da dahildir.

Primakov’un bahsettiği tehlikelerin bir kısmı Brejnev döneminde öngörülmüştü. Bu nedenle Brejnev bir yandan sosyalist ülkeleri Moskova’ya bağlı tutmaya çalışırken bu amaç diğer taraftan Batı ile kısmi bir yumuşama siyaseti yürütüyordu. Daha çok askeri konular ve sınırların zorla değiştirilmesi içeriklerine odaklansa da bu dönem yumuşama (detant) politikası Sovyetlerin ekonomideki ciddi sorunları için görece iyileşme getirmişti. Ancak ne Kruşçev ne de Brejnev dönemindeki ekonomik planlar tam olarak başarılı olmuştu. Çünkü “şu veya bu fabrikanın inşaatı konusu bile çoğunlukla ekonomi temelinde değil, politik motiflerle ele alınmıştı.” Bu dönem dış politikada Sovyetler Baltık’ta ve güney şeridi olarak anılan Türki cumhuriyetlerdeki bağımsızlık düşünceleri ile baş etmeye çalışıyordu. Diğer yandan ileri karakol olarak görülen Doğu Almanya da birleşme düşüncesi demokratik reform talepleri ile dillendirilmeye başlanmıştı. 1958 Berlin bunalımı, 1961 duvarın başlangıcı, Batı Almanya’nın Hallstein Doktrinini terk ederek Doğu ile iletişime geçme çabalarını takip eden Brejnev’in yumuşama dönemi ve ardından gelen açılımcı Gorbaçov dönemi Moskova’da pek çok şeyi değiştirecekti.

Gorbaçov iktidarının ilk yılında “ekonominin temel probleminin merkezî ve katı bir planlamadan kaynaklandığını tespit etmiştir. Dünyaya kapalı kalmasının bir sonucu olarak çağ dışı kalan ve hantallaşan sistemin ve toplum hayatında yaşanan durgunluğun ancak köklü hamlelerle çözülebileceği kanaatini taşıyan Gorbaçov, Şubat 1986’da Perestroyka (Yeniden Yapılanma) ve Glasnost (Açıklık) politikalarının kabul edilmesini sağladı.” Gorbaçov’un serbest piyasaya geçiş ve çözülme, 9+1 anlaşması ile Sovyetlere son verip Bağımsız Devletler Topluluğu’na geçiş girişimine karşı ordu, KGB ve SBKP’nin muhafazakâr kesiminin darbe planı başarısız oldu. Gorbaçov, darbe girişiminin ardından istifa etti ve Sovyetler Birliği resmen sona erdi.

Primakov’un doktrini esasen Andrey Kozirev, Pavel Graçov ve Yevgeniy Ambartsumov’un imzasını taşıyan Yakın Çevre Doktrininin genişletilmiş bir hali idi. Yakın Çevre Doktrini bu isimle 1993 yılının sonunda Rusya Federasyonu’nun ilk resmi dış politika doktrini olarak ortaya çıkmıştır. “Perestroykayla beraber Rus Dış Politikasının önceliği olarak görülen Batıyla ilişkiler, bu tarihten itibaren yerini merkezi Avrasya’yı hedefleyen yaklaşıma bırakmıştır. Rusya’nın yeni dönemde resmi bir dış politika oluşturması beklenen bir durumdu, ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra meydana gelen politik gelişmeler Yakın Çevre Doktrini”nde Avrasyacı yaklaşımın izlerinin belirgin olmasına neden olmuştur.”

Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle birlikte Boris Yeltsin dönemi başladı. Sovyetler Birliği’nin dış politikasının tam ters bir çizgide, batı yanlısı bir politika izlemeye başlayan Yeltsin ve ekibi, Avrupa’ya dönüşü amaçlıyordu. Ancak Yeltsin’in yeni dış politika yaklaşımı Duma Meclisi’nde yaşanan sorunlar sebebiyle zorlanıyordu. Dışişleri Bakanı’nın makamında yetersiz kalması yüzünden Yeltsin, yeni bir bakan seçme yolunu tercih etti. Orta Doğu uzmanı olan, daha sonra dış istihbarat şefliği ve başbakanlık da yapacak olan Yevgeniy Primakov, 1996 yılında Rusya dışişleri bakanlığına getirildi. Sovyetler Birliği’nin dış politikasındaki ideolojik temel yerine pragmatist olmayı tercih eden Primakov tek kutuplu dünyaya karşıydı. Rusya’nın kısa zamanda ilişkilerini kuvvetlendirerek oyuna dönmesini isteyen bakan, Amerika’nın karşısında bir güç olarak Moskova’nın yer almasını istiyordu. 

Güçlü ve uluslararası kamuoyunda etkili bir Rusya amacı güden Primakov Doktrininin askeri alandaki ilk uygulaması 1998 yılında Abhazya’daki çatışmalarda görüldü. Devamı ise Çeçenya (1999), Güney Osetya/Gürcistan (2008), Ukrayna (2014) müdahaleleri ile gelirken Orta Doğu’da bu uygulama Suriye’de yaşanıyor. Brejnev Doktriniyle de benzerliği olan Primakov Doktrini, sadece Sosyalist veya yakın bir ideolojiye sahip ülkelere yardım etmek ve bu ideolojiyi ihraç etme amacı gütmüyor. Bunun yerine çıkarlarına uygun olarak herhangi bir ülkeye destek vermeye hazır bir yaklaşım sunuyor. Yevgeniy Primakov’un Rus dış politikasını şekillendirmesindeki bu yaklaşımının “Primakov Doktrini” olarak anılması gerektiğini ise 2014 yılında yapılan anma töreninde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov dile getirdi.

 

 

1998 yılında neredeyse iflasa sürüklenen Rusya, Vladimir Putin’in 2000 yılında devlet başkanı seçilmesiyle seyir değiştirmeye başladı. İki yıl gibi kısa bir sürede alınan dış borçlarda düşüklük yaşanması ekonomi alanında oldukça olumlu gelişmelere yol açarken, her geçen yıl yurtiçi hasılada da yükseliş devam etti. Öyle ki sadece kendi ülkesinde istihdam sorunu çözülmedi, eski Sovyetler Birliği ülkelerinden binlerce insan Rusya’ya iş aramak için gelmeye başladı. Komşu ülkelerle bu ilişkiler sadece halkın iş aramak için Rusya’ya gitmesiyle de sınırlı kalmadı. Yevgeniy Primakov’un eski Sovyetler Birliği ve Asya ülkeleriyle iş birliği yapılmasına yönelik politikaları, Primakov ve Yakın Çevre doktrinleri, Putin tarafından stratejist bakış açısını tamamlamak için ekonomik fayda temelinde güçlendirilerek devam ettirildi.

Putin’in ikinci kez seçilmesi ve gücünü pekiştirmesi ile Rusya’nın sürdürdüğü politika doktrinlerine Putin Doktrini de ekleniyordu. Putin’e göre NATO’nun eski Sovyet ülkelerine doğru genişlemesine sessiz kalınmamalıydı. Rusya enerji piyasasının arz kısmındaki gücünü transit rotaların ve gaz projelerinde de göstermeli, sınırları dışında da olsa Rusya’nın çıkarına ters olan herhangi bir enerji transfer projesine izin vermeyecek şekilde çevre etkinliğinin gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Özellikle Afganistan işgali sebebiyle Amerika’nın bölgedeki askeri varlığı şüphesiz Rusya için potansiyel bir tehdit unsuruydu. Amerika ve NATO karşıtı bir çizgide dış politika sürdüren Putin, 2008 yılında bu konuda ilk sınavını verdi. Gürcistan’ın NATO üyeliğinin gündemde olduğu dönem Gürcistan’ı Batı yanlısı bir çizgiden uzaklaştırmak adına tıpkı Çekoslovakya örneği gibi, Yakın Çevre ve Yevgeniy Primakov’un yaklaşımı doğrultusunda askeri müdahale gerçekleştirdi. 2011 yılında konuşan dönemin Rusya başbakanı Dimitri Medvedev, yapılan bu askeri müdahale sonucunda NATO’nun genişlemesini önledikleri söyledi. 2008 yılındaki bu müdahaleyle birlikte askeri anlamda yetersiz kaldığını gören Rusya, aynı yıl içerisinde silahlı kuvvetlerinde modernizasyona gitme kararı aldı. Niceliksel olduğu kadar niteliksel de değişim yaşayan Rus Silahlı Kuvvetleri, yurt dışındaki hedeflere yönelik hızlı müdahale için yeniden yapılandırıldı. Bu yapılandırma Putin’in ikinci kez iktidarı ele geçirmesinden sonra çizdiği doktrinin gerekirse askeri güç kullanmaktan çekinilmeyeceği ifadesinin gereği idi.

Putin’in özellikle Baltık ve Karadeniz ülkeleri ile güney çeperdeki ülkeleri hedefleyen doktrini kendiliğinden bir şekilde tek kutuplu dünyaya da bir karşı çıkıştı. Bu de facto pozisyon 2007 yılında Putin’in Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma ile resmi bir hal aldı.

“Tek taraflı ve çoğu kez gayri kanunlara aykırı olan tedbirler hiçbir sorunu çözememiştir. Ayrıca, bu tedbirler insanlık için yeni trajedilere neden olmuş ve yeni gerilim noktaları yaratmıştır. Kendiniz değerlendirin: savaşlarla yerel ve bölgesel çatışmalara son verilememiştir. Bugün, uluslararası ilişkilerde askeri gücün sınırsız kullanımına şahitlik etmekteyiz. Bu güç dünyayı daimî çatışmalara sürüklemektedir. Uluslararası hukukun temel ilkelerinin her geçtiğimiz gün önemini kaybettiğinin şahidi olmaktayız. Aslına bakıldığında, bağımsız yasal normlar bir devletin hukuk sistemine benzemektedir. Bu tek devlet en başta ABD, her yönden ulusal sınırlarının ötesine çıkmıştır. Bunun kanıtı ABD’nin diğer halklara dayattığı ekonomik, siyasi, kültürel ve eğitimsel politikalardır. Bu son derece tehlikeli bir durumdur” diyen Putin bu konuşma sonrasında askeri müdahalelerin yanı sıra ekonomik ve siyasi entegrasyon projelerine de hız verdi. Bu esnada 2008 yılındaki Gürcistan müdahalesi sırasında Rus siyasetçi Medvedev tarafından Rusya’nın eski Sovyet ülkelerinde güç kullanma hakkı olduğunu savunan bir strateji belgesi ortaya çıkmıştır. Medvedev doktrini olarak gündeme gelen bu yaklaşıma göre Rusya vatandaş/soydaşlarının yaşadığı veya Rusya’nın ekonomik çıkarlarının tehdit edildiği bölgelere yönelik herhangi bir taarruza cevap verecekti.

Gerasimov Doktrini

Ancak Putin’in söylemi ne olursa olsun Rusya’nın Ukrayna pratiği aşırı milliyetçi, çoğunlukla Rus Nazileri tarafından domine edilen bir yeni tip savaşa dönüştü. Bu yeni durum “kuvvetlerin savaşı icra etme şeklinin” değiştiği bir ortamı tanımlıyordu. Bu anlayış Ukrayna Savaşı ile gündeme gelse de temelleri Ruslar için oldukça eskiydi. 1977-1984 yılları arasında Sovyet genelkurmay başkanlığını yürüten Nikolay Ogarkov askeri yaklaşımın üçüncü dalgasını, askeri işlerde yeni bir devrimi yürürlüğe koymayı amaçlıyordu. Keşif ve uzun menzilli vuruşları, hassas mühimmatları, sensörler ve uzun menzilli radarları bilgisayarlı bir iletişim sistemi ve durumsal kontrolünden oluşan tutarlı ve kapsamlı bir sistemde birleştirmeyi. Ancak Ruslar bunu teorik alanda geliştirdi ya da çok küçük ölçekli pratik sınamalarla sınırlı kaldılar. Askeri İşlerde Devrim (RMA) Ruslar için teorik düzeyde devam etti. “1990 yılına kadar, yeni fikrin nasıl yapıldığına dair kesin bir kanıt yoktu. Teknolojiler pratikte işe yarayabilirdi. Neyi başarabileceklerine dair yalnızca göstergeler vardı, örneğin, İsrail tarafından 1982’de İsrail’in Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde ve aynı yıl Falkland operasyonunda kullanılması gibi. 1980’lerde çok silahlı çatışmalar görülmesine rağmen, taraflar gelişmiş silah türlerine yalnızca sınırlı erişime sahipti.” RMA’nın ilk pratik-doğrudan uygulama Körfez Savaşı sırasında ortaya çıktı. Ogarkov ve Sovyet teorisyenlerin fikri ABD tarafından uygulanma fırsatı bulmuştu. Operasyon kara ağırlıklı olacaktı ve hassas atış kapasiteleri denenecek olan savaş uçakları destek güç olarak tanımlanmıştı. Ancak operasyon oldukça farklı şekilde cereyan etti.

“Washington’daki üst düzey askeri yetkililer, Körfez Savaşı’nın geleneksel tarzda gelişmesini bekliyorlardı. Aralık 1990’da muhtemelen savaş tarihindeki en büyük tank savaşını içeren şiddetli bir kara mücadelesi öngörüyorlar. Kara kuvvetlerinin belirleyici olması bekleniyordu. Hava gücü, destekleyici bir unsur olacaktır. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi, 15.000 ABD zayiatı öngördü. Bazı tahminler çok daha yükseldi. Çöl Fırtınası Operasyonunun gerçekliği çok farklıydı. Hava gücü saldırıyı 17 Ocak 1991’de sabah 3’te başlattı. Şafak vakti Irak’ın komuta ve kontrol ağı yok edilmişti. 38 günlük bir hava harekâtı Irak kuvvetlerini sersemletti ve tutarlı operasyonlar yürütemedi. 100 saatlik, dört günlük bir kara harekâtı ile tamamlandılar. Müttefik koalisyon için kayıplar 247 ölü ve 901 yaralıydı, ABD kayıpları toplamın yaklaşık yarısını oluşturuyordu. Hassas vuruşlar ve bilgi üstünlüğü, etkinlik için yeni bir standart belirleyerek, koalisyon hava gücünün ilk gün 150 ayrı hedefi vurmasını mümkün kıldı. Buna karşılık, II. Dünya Savaşı’ndaki Sekizinci Hava Kuvvetleri, 1943’ün tamamında yalnızca yaklaşık 50 hedef setini vurdu. 1992’de Pentagon Ağ Değerlendirme Bürosu, Rusların haklı olduğu ve Askeri İşlerde Devrimin sürmekte olduğu sonucuna vardı.”67 Bunun hemen ardından 1997’de, Ağ Değerlendirme Ofisi’nin uzun süredir başkanı olan Andrew Marshall, Sovyetlerin bu yeteneklerin savaşın gidişatında devrim yaratacağını düşünmekte haklı olduğunu söyledi.

ABD’nin bu uygulamalarına rağmen Sovyetlerin çöküşü ve ardından gelen bocalama ve ekonomik kriz dönemi nedeniyle fikrin mimarı olan Ruslar bu düşünceyi pratiğe geçirememişlerdi. Putin dönemindeki enerji bazlı ekonomik iyileşme ve Moskova’nın dış politikada re-aktif döneminin proaktif döneme evirilmesi ile Ogarkov’un mirası güncellenmiş bir şekilde yeniden gündeme geldi: Gerasimov Doktrini.

Şubat 2013’te, Rusya Genelkurmay Başkanı General Valery Gerasimov, haftalık Rus dergisi Military-Industrial Kurier’de “Öngörüde Bilimin Değeri” başlıklı 2000 kelimelik bir makale yayınladı. Makale geçmiş tüm Rus doktrinlerinin özünü ifade eden cümleler ile başlıyordu: 21. yüzyılda savaş durumları ile barış arasındaki çizgileri bulanıklaştırma eğilimi gördük. Artık savaşlar ilan edilmiyor ve başladıklarında tanıdık olmayan bir şekilde devam ediyorlar."

Rus dış politika doktrinlerinin temeli Rus milli güvenlik kaygıları ve amaçları çerçevesinde reaktif dönem ve proaktif dönem olarak iki ayrı dönem içinde bir öncekinin üzerine inşa yöntemi ile geliştirilmiştir. Yakın Çevre doktrini bu manada halen geçerliliğini devam ettirirken doktrin proaktif politik ayak izlerini Primakov’un düşüncesinden askeri ve güvenlik pratiklerini ise 2010 ve Gerasimov düşüncesinden almaktadır. Aynı şekilde Primakov’un Rusya’nın tekrar ABD ve NATO karşısında yükselmesi ile ilgili düşüncesi diğer doktrinlerle iç içe şekilde uygulanmaktadır. Tüm bu yaklaşımların kimlik olarak temelinde Sovyet tarzı komünizmin yerini Ortodoks ve iki eksenli Rus milliyetçiliği almıştır. Hedef NATO ve ABD’yi durdurmak ve karşılarında bir güç olarak yükselmek, Rus kimliğinin bulunduğu alanları ve Sovyet coğrafyasını müttefikler de dahil olmak üzere diğer devlet ve küresel kuruluş etkilerine kapatmak, bu faaliyetler sırasında Rus enerji arz potansiyelini hem ekonomik hem de siyasi bir güç olarak konsolide edebilmek için enerji transfer hatları ve bölgelerinde etkin olabilmektir. Araçlar ise psikolojik harp operasyonları, muhalif hareketlerin desteklenmesi ya da bastırılması, medya ve sosyal medya operasyonları, dijital güvenlik alanlarında saldırılar ve blokajlar, özel askeri şirketler ile askeri maliyetlerin düşürülmesine karşılık konvansiyonel etkinin devamlılığını sorumluluk almadan yürütebilme olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yazının tamamını okumak için tıklayın: https://actafabula.net/prag-baharindan-gunumuze-rusyanin-dis-politika-doktrinleri/

Etiketler:  Rusya