Refleks olarak din

Refleks olarak din

5 Ekim 2022 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Dinler tarihine baktığımızda, insanın sürekli barış peşinde koştuğu iddiasının yalan olduğunu görüyoruz. Din kisvesi altında bizleri de bu yalana inandırdılar. Din adı altında savaşlar günümüzde de devam ediyor. Savaş olgusu tarihin her döneminde yaşanmış, bundan sonra da yaşanacak.

İnsan inandığı dinde mükemmel güç, hikmet, şefkat, iyilik ve merhameti kabul eden bir anlayışla yaşamak zorunda. Batı dillerinde dinin karşılığı “religion” kelimesi “toplamak ve bağlamak” anlamına gelir. Doğu toplumlarında ise din inanç sistemi, uygulamaları ve ahlak değerleriyle insanları bir arada tutan kültürün bir unsuru olarak ele alınır. Dinleri incelerken üç Semavi dinin dört ayrı kitabını okuma fırsatım olduğundan bu konuda bir şeyler yazabileceğimi düşündüm.

İnanan insanlara huzur verdiği düşünülen din olgusu hem bireysel anlamda hem de sosyolojik anlamda dünya tarihinde epey adından söz ettirmiş. Ritüellerle beslenen hemen hemen bütün dinler birçok yönüyle birbirine benziyor. Manevî bir güce ya da üstün varlığa inanma, ilahi duygularla beslenen, umudu vaat eden, iç huzuru, bireysel ve toplumsal mutluluğu öne alan bir anlayışı ifade ediyor. Her dinin kendine göre ritüelleri, inanç şekilleri var; ölüm gerçekliğini kabul eden, saygıyı ve sevgiyi öne alan  dinlerden bahsediyorum. Diyeceksiniz bu kadar iyiliği emreden din varken insanlar nasıl bu kadar acımasız olabiliyor? Haklısınız…

Siyasi, askeri, ekonomik, sosyal veya dinî amaçlar uğruna günümüze kadar milyonlarca insan öldürülmüş, halen de öldürülüyor. Devletler, hükümetler yıldırma politikaları ile dini kullanarak masum insanların canına kıyabiliyor.

Tarihin tozlu sayfalarını incelediğimizde savaşların çoğunun din nedeniyle ortaya çıktığını görüyoruz. Her ne kadar belli kesimler ve bazı tarihçiler savaşların nedenini dine bağlamasa da birçok savaşın dini, siyasi, askeri, sosyal ya da ekonomik gerekçelerle yapıldığını biliyoruz. Din savaşlarının, insanlar arasındaki bölünmelerin, cepheleşmelerin doruğa çıktığı bir dönemde din adı altında kötülük yapılmış. Buna neden olarak dini güce sahip olma hastalığının yanında yalnızca kendinden olanı sev mantığı gösterilebilir. İnsanlık bilimde, teknolojide, sanatta ve benzeri konularda daha da ileride olması gereken yerde değilse belki de bunun nedeni dindir. Aklın ve mantığın dışında hareket eden İran gibi ülkeler dini hayatının merkezine oturtmuş gibi görünüp hümanizmi hayat yolundan çıkarmış Orta Çağ'ın karanlığında yaşayan ülkelerdir. 

Engizisyon mahkemeleri kuran, cadı avına çıkan, bilim adamlarını öldüren, haçlı seferleri düzenleyerek kıyımlara sebep olanlar Hristiyanlığa zarar vermişlerdir. Benzer şekilde Osmanlı dahil bir çok Müslüman devlet İslam'a zarar vermiştir. Kendilerini üstün bir ırk gibi gören Yahudilerin dinlerine yaptıkları zararın haddi hesabı yoktur. Çinlilerin, Japonların, Hintlilerin din adı altında yaptıkları savaşlar da insanlığa çok zarar vermiştir. Duygusal davranmayı bırakıp gerçekçi olalım: Bu kadar insanın ölümüne değer miydi?

Neden farklı dinlere inanan insanlar birbirinden nefret ediyor? Bu dinlere inanan insanlara hoşgörünün olmadığı bir anlayış hakim. Dinin kendi inanç anlayışında sorun yoksa bile dinden rant elde etmeye çalışanlar hem o dine hem de insanlara zarar vermişler. Zaten en büyük sorun da, dinin insanda nasıl ve ne şekilde yer bulduğu ve hayata geçtiğidir. İşte bu inanç tüccarlarının din adı altında yaptıkları birçok faaliyet dinlere zarar vermiş. Sigmund Freud, din kurumunu evrensel bir takıntılı nevroz olarak tanımlamış ve insanların dini arayışlarını ilkel bir çaba olarak yargılamıştı.

Belli kesimlerin beyin yıkama tekniğiyle, kişiliği iyice zayıflatılan tarikat üyelerinden "şehitlik" uğruna intihar timleri oluşturulabiliyorsa gerisini siz düşünün. O zaman size din adı altında insanlara verilen zararları sayayım... İktidar sahibi olan kesimlerin insanları her yönden sömürmesi. Özgür düşünebilme yetisinin zincirlenmesi, çocukların zihnini körelten gerici okullar ve yurtlar. Her toplumda var olması gereken insan haklarının engellenmesi, bilimsel gelişmelerin ön yargı ile karşılanması....Örnek vereyim, ne diyordu Kenya'nın kurucu Devlet Başkanı Jomo Kenyata “Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim İncilimiz, onların toprakları vardı...” Misyonerler kim? Dinciler. Din ile sömürdüler…

Din uğruna öldürmek, terör örgütleri, kabullenmesi istenen yoksulluk, mezhep, cemaat, tarikat kavgaları…Dini kullananların insanları zayıf noktalarından yaralaması. Hayatın sorgulama ve eleştiri mantığından uzaklaşmak, tarikat liderlerini sevmek, malıyla, canıyla desteklemek. Böylece tutsak edilmiş bir beynin fanatizme tutsak olması sonucunda insanlar öldürülüyor. Bertrand Russell cesurca bir çıkış yapmış ve demiş ki: "Din temel olarak korkuya dayanır … Bilinmeye karşı duyulan korku, yenilgi korkusu, ölüm korkusu. Korku her acımasızlığın anasıdır ve o yüzden acımasızlık ve dinin el ele gitmesine şaşılmamalı. Benim din hakkındaki görüşüm Lucretius’la aynı. Onu korkudan doğan bir hastalık ve insan ırkına büyük bir mutsuzluk kaynağı olarak görüyorum."

Artık duygusal davranmayı bir kenara bırakarak eleştirel, mantıklı, realist bir gözle baktığınızda dinleri kendi çıkarları için kullanan birçok kişinin olduğunu fark edeceksiniz. Süleyman Demirel’in anlamlı sözü: "Silah satan barış ister mi? İlaç satan sağlık ister mi? Din satan ilim ister mi? Hırsız olan hukuk ister mi?.."

Yorumu size bırakıyorum…