Quo vadis Avrupa Birliği?

Quo vadis Avrupa Birliği?

30 Nisan 2021 Cuma  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

Rivayet odur ki, Avrupa Birliği’nin (AB) kuruluşu fikri eski kıtadan değil, Kuzey Amerika’dan, daha doğrusu bizzat Washington’dan çıkmıştır. Derler ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan dünyanın en güçlü devleti olarak çıkmış olan ABD’nin, NATO’nun lideri olarak Batı dünyasına yön verdiği bir dönemde, Henry Kissinger, Richard Nixon’ın dışişleri bakanı olarak Batı Avrupa’yla politika koordinasyonunu sağlamak ister ve rivayeten, “Ben Avrupa’yla konuşmak istersem kimin telefonunu arayacağım” diye sorar. 

Gerçi bu sözün söylendiği tartışmalıdır hatta bazılarınca yalanlanmıştır ama yaygın olarak bilindiği gibi dedikoduya inanmak hem kolaydır hem de zevklidir. 

İşin daha ciddi boyutuna bakılırsa, Avrupa Birliği’nin temeli 1952 yılında Benelux (Belçika Hollanda ve Lüksemburg) ülkeleriyle İtalya, Almanya ve Fransa’nın imzaladığı Çelik ve Kömür Birliği Anlaşmasıyla atıldı. Temelde amaç, Almanya ve Fransa’nın ekonomik işbirliği çerçevesinde karşılıklı olarak bağımlılık geliştirmesiyle Avrupa’da yeni bir savaşın tohumlarının atılmasının önüne geçmekti. 

Çelik ve Kömür Birliği Anlaşması daha sonra karşılıklı ticaret tercihi içeren anlaşmalarla genişledi, ardından siyasi birlik alanında adımlar atıldı, önce Avrupa Ekonomik Topluluğu’na, sonra Avrupa Topluluğu’na sonunda da Avrupa Birliği’ne dönüştü. 

Bu süreç içinde, Protestan iş ahlakına sahip Kuzey Avrupa ülkeleriyle Katolik olan ve pek sıkıntıya gelmeyi sevmeyen toplumların yaşadığı Güney Avrupa ülkeleri arasındaki ekonomik gelişme farklı düzeylerde seyretti ve öyle bir aşmaya gelindi ki, takvimler 2010’lu yılları gösterdiğinde güneyin bütçe açıklarını başta Almanya olmak üzere Kuzey Avrupa finanse eder oldu. Elbette bu süreç içinde ekonomik birliğin en önemli aracı olarak görülen ortak para birimi avronun kullanımı yaygınlaşıyor ama en önemli sorunu sürekli hasır altı ediliyordu: Ortak birim için AB’nin ortak para politikasını yürütecek bir Avrupa Merkez Bankası vardı ama birliğin ortak bir maliye politikası yoktu. AB’nin bütçesi için her ülkeden belirli katkı payı alınırken, hangi ülkenin kendi halkına ne kadar vergi yükleyeceğinin hesabı Brüksel’den değil üye ülkelerin hükümetlerinden soruluyordu. Elbette bu ortamda, başta Almanya olmak üzere Kuzey Avrupa ülkeleri yüksek üretkenlikleri sayesinde sürekli üretip ihraç ederek bütçe fazlaları sağlarken başta Yunanistan ve İtalya olmak üzere Güney Avrupa açık üstüne açık veriyordu ki bu durum 2015-2016 yıllarında avroyu çökme noktasına getirecekti. 

Almanya, daha önemlisi Angela Merkel buna izin veremezdi. Çünkü avro sayesinde dünyanın gayrisafi hasılasına oranla en büyük ikinci ihracatçı ülkesi olan Almanya, Adolf Hitler’in yapmak istediğini, barışçı, demokratik ve ilerlemeci bir biçimde gerçekleştirmiş, hemen bütün Avrupa’yı ürettiği malların pazarına dönüştürmüştü. Bunu sağlayan en önemli araç avroydu. 

Kömür ve Çelik Birliği Anlaşmasında öngörüldüğü gibi Almanya’yla Fransa’nın Avrupa Birliği’nin temel çıpaları olması, iki ülkenin liderleri arasındaki yakın ilişkilere bağlı oldu. Bu noktada özellikle iki kişinin adının anılması gerekirse bunlar François Mitterrand ve Helmut Kohl olmalı. Bu ikili, Doğu Bloku'nun çöküşüyle sonuçlanan siyasi süreçte Avrupa Birliği’nin bugünkü temellerinin sağlamlaşmasını sağlayan en önemli liderler oldular. 

Bu kısa tarihten sonra, AB’nin bugününe ve yakın gelecekteki olası gelişmelere bakacak olursak, birliğin geleceğinden ne kadar güven duyabiliriz? 

Maddeler halinde bakalım: 

Almanya: Başbakanlık koltuğunda 16. yılını sürdürmekte olan Angela Merkel Eylül’de siyasetten emekli oluyor. Görevde olduğu sürece yalnızca ülkesinin değil Avrupa Birliği’nin de kaptanlığını sürdürmüş olan Merkel’in bıraktığı boşluk doldurulabilecek mi? Yeni başbakan adayının ülkesini daha Washington yanlısı bir çizgiye çekeceğini üzerine basa basa ilan etmesi, AB’nin öteki çıpaşı olan Fransa’da nasıl bir tepki yaratacak? 

Fransa: Emmanuel Macron cumhurbaşkanlığı sorumluluğunu tam anlamıyla yüzüne gözüne bulaştırdı, kamuoyu desteği yerlerde geziyor. Ekonomik alandaki başarısızlığı diplomatik alanda da yankılanıyor. ABD’nin dengesizliğiyle ünlü eski başkanı Trump’la sarmaş dolaş olmayı göze alması bile başlı başına bir fiyasko. Sonuçta o da yakında seçimi kaybedecek de yerine gelmesi beklenen kişi hiç de sağlam ayakkabı değil: Aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen, Fransa’nın ilk açık ırkçı lideri Jean Marie Le Pen’in kızı. Şu sıralarda kamuoyu yoklamalarında en ön sırada görünüyor. Fransa’da ırkçı ve ayrımcı güçlerin kazandığı güç, geçen hafta aralarında emekli generallerin de bulunduğu binden fazla Fransız subayın muhtıra gibi bir mektup yayınlamasıyla da belirginlik kazanmaya devam etti. Bu subaylar Kuzey Afrika’dan gelen Müslüman göçmenlerin ülkenin belirli bölgelerini işgal etmeye başladığını iddia ederek “iç savaş tehlikesinin oluştuğunu” ileri sürdüler. 

İtalya: Kötü yönetimin ve yolsuzluğun neredeyse sözlük karşılığı haline gelmiş olan İtalya’da, yıllardır bir türlü istikrar kuramayan koalisyon hükümetlerinin ardından eski AB Merkez Bankası başkanı Mario Draghi önderliğinde bir teknokrat hükümetle yönetilen İtalya’da, avro bölgesi üyeliği özellikle yoksul kesimler arasında büyük tepki çekmeye devam ediyor. Üretim ve üretkenlik düzeyleri arasında gündüzle gece arasındaki farka benzeyen bir ayrım olan Almanya’yla İtalya halklarının aynı satın alma gücüne sahip parayı kullanıyor oluşu, “Beş Yıldız Hareketi” adli popülist siyasi parti tarafından sürekli olarak bir olumsuz kampanya sloganına dönüştürülmüş durumda. 

Polonya ve Macaristan: Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra, özellikle büyük nüfusuyla pazar olarak iştah açan Polonya’nın ve küçük ortak olarak kabul edilen Macaristan’ın siyasi davranış standartları Brüksel’in en büyük baş ağrılarından birini oluşturuyor. Her iki ülkenin de yargı bağımsızlığını hiçe sayan kararlar alarak yargıç atamalarını siyasi otoritenin yetkisine devretmeleri, AB’nin hukuksuzluğa göz yummaya başladığı suçlamalarına neden oluşturmaya başlıyor. 

Hele de Slovenya’ya bakın, daha birliğe yeni katılmış olmasına karşın, kısa bir süre sonra devralacağı başkanlık döneminde Balkanların sınırlarını yeniden çizmeye cüret eden Slovenya’ya: Geçen hafta ortaya çıkan gizli yazışmalarda Slovenya hükümetinin “Büyük Hırvatistan” ve “Büyük Sırbistan” oluşturmak için Bosna Hersek’ten toprak almayı, Kosova’nın kuzeyindeki Sırpların yaşadığı bölgeyi Sırbistan’a katmayı öngören bir plan yaptığı ve bu planları Almanya ve Fransa ile paylaştığı anlaşıldı. Gerçi hem Berlin hem de Paris hemen bu planları reddettiklerini açıkladılar ama olay herhalde AB’nin bölge hakkında nasıl kötü emeller besleyen üyelere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu. 

Ve nihayet avro: Bloomberg ekonomik haber ajansı, Rusya’nın 2021 yılı birinci çeyreğinde avro üzerinden yaptığı dış ticaretin, ilk kez toplam dış ticaretinin yarısından fazla olduğunu açıkladı. Bir başka deyişle Rusya’nın dış ticarette ABD dolarını terk etme politikası yeni bir ivme kazandı. Rezervlerindeki ABD hazine bonolarını da hızla altın ve avroya tedavül etmekte olan Rusya’nın ulaştığı bu nokta, yakın bir gelecekte AB’nin varlığına bir tehdit oluşturabilir mi? 

Ne ilgisi var derseniz: ABD’nin Irak’ı 2003 yılında işgal edişinin gerçek nedeninin, ülkenin kitle imha silahları ürettiği iddiası değil, Saddam Hüseyin’in Irak petrolünü dolar yerine avroyla satmaya başlaması olduğu söylenir. 

Acaba AB’nin yeni nesil liderlerinin birliği ayakta tutmayı becerememeleri Joe Biden’ın işine gelmez mi? 

Malum, Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon, yıllardır Avrupa ülkelerinde aşırı sağcı akımları koordine ederek AB’nin dağılmasına çalışıyor. Belki de bu noktada Biden Trump’ın eski dostunu arka kapıdan destekleyiverir, belli mi olur?

Quo vadis: Latince nereye gidiyorsun?