Paralel...

Paralel...

15 Haziran 2021 Salı  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Bu coğrafya terimini getirip politikaya soktular. Bizimkilerin becerisi sanmayın, bunu ilk kez yapanlar gene Amerikalılar. Bizim yaratı kusurlularımız bunu da kopya çekmişler… Lakin niyetim politika değil. Ben size yeni tanıştığım Pyramid Gölü'yle eski göz ağrım Marmara Denizi'nin paralelliğinden söz etmek istiyorum. Belki bu paralellik de politiktir, neden olmasın?  

ABD’nin batı kıyısında, kuzey güney doğrultusunda uzanan Sierra Nevada Sıradağları var. Yeni gördüm oraları ve batıya yani Pasifik Okyanusu'na bakan yüzünü Toroslar'a çok benzettim çünkü hem çam ormanları ile kaplı hem de yalçın kayalık.  İçeriye yani Nevada Çölü'ne bakan kısmı ise sadece yalçın kayalık. Çıplak ve çok ürkütücü. O yüzden bu iç kısımlarını da Afrika’nın kuzeyini kaplayan çırılçıplak Atlas Sıradağları'na çok benzettim. Ancak neye benzetirsem benzeteyim aslında sadece kendine benziyor Sierra Nevada Dağları. Eşsiz bir coğrafya.  

Üstünde bırakın ağacı, makiyi, çoğu yerinde ot bile olmayan bu yüksek dağların ortasından ise nehirler akıyor, koyaklarından göller var. Hem de devasa göller. Üstelik de ta tepelerde yerleşmiş bu göller. Bunlardan en ünlüsü Tahoe Gölü. Yıllar önce birisi kendine ta Amerika’dan bir cip getirtmiş ve Türkiye’de sadece 3 kişide var bu, diyerek hava atmıştı bana gösterirken. 6 ay geçmeden satılığa çıkardığında niyesini sorduğumda aman artık herkes aldı, hiçbir özeliği kalmadı, demişti. O zamandan aklımda kalmış bu Tahoe ve dünyanın küçüklüğü.  

Tahoe bizim Kızılderili dediğimiz Amerikan yerlilerinden biri olan Washoe kabilesinin dilinde “büyük su” demekmiş. İşgalci İspanyolların dilinde “yalçın sıra dağlar” demek olan Sierra Nevada Dağları'nın arasında, neredeyse 2 bin metre yükseklikte bulunan,  500 metre derinliği olan, 2 milyon yaşında bir göl bu. İçinde yaşayan Tessie canavarı dâhil hakkında bolca söylentisi de olan bu göl yerliler için kutsal. 1970’lerde gölün dibine dalan Jacques Cousteau, "Henüz dünya dipte var olan şeye hazır değil" deyince hakkındaki efsaneler de almış yürümüş. Gölün çevresindeki dağların hemen hepsinden bolca altın ve gümüş çıkarıldığı düşünüldüğünde Cousteau’nun gizli keşfi hakkında tahminde bulunmak da kolaylaşıyor. Vakti zamanında yani o meşhur “altına hücum” günlerinde göle çok da uzak olmayan bir kasaba olan Virginia’ya yerleşip yerel bir gazete çıkaran Mark Twain’in yazdıkları da işe katılınca gölün ününe ün katılmış,  çevrenin en önemli turizm merkezi olmuş. Şimdilerde etrafı karavancılar, motorcular,  bisikletçiler, kampılar ve piknikçiler ile tıka basa dolu. Tahoe’nin asıl yerlilerini görmek ise mümkün değil elbette. Yerli demişken bu gölün yerlisi “Lahontan Cutthroat” denilen devasa bir alabalık. Sırf onu avlamak için düzenlenen özel safariler bile var. Tahoe, 35 kilometre uzunluğu, 19 kilometre genişliği,  490 kilometre kare genişliği ile kocaman ve de gerçekten dünya güzeli bir göl.  İyi ki onca zor yolları aşıp gidip görmüşüm dedirten cinsten.  

Thaoe Gölü Truckee Nehri aracılığı ile kuzeye doğru akıyor. Dağların engebesi yüzünden kıvrıla büküle 64 kilometre kadar giden bu nehir, bir başka nefis gölde (Pyramid Lake) son buluyor. Böylece Tahoe Gölü Pyramid Gölü'ne boşalmış oluyor. Pyramid Gölü civarı bir başka yerli kabile olan Paiutelerin yaşam alanı. Hepsini toplasan 2 bin kişi bile etmeyen bu kabilenin kendi gölleri  hakkındaki inançları Washoelerinkilerden çok daha derin. Onlar gölün kendisinin, çevresindeki ufak tefek diğer göllerin ve de dağların kendi kutsal alanları  olduğunu kabul ettirmiş, daha da genişçe bir alanı koruma alanı olarak tescil ettirmişler. Hatta bazı bölgeleri daha da kutsal saymışlar, kendilerinden olmayanın girmesini bile istemiyorlar. O nedenle Tahoe gibi bu gölün bütün etrafını dolanan düzgün bir yol da yok. Turizme açık olan bölgelerinde ise tesis yok. Piknik yapılabiliyor ya da kamp kurulabiliyorsunuz ama karavanla tuvaletinizi bile yanınızda götürmek zorundasınız. Deyim yerindeyse içine etmenize izin vermiyorlar. 

Pyramid Gölü aslında Nevada Çölü'nün antik hali olan devasa iç denizin bir kalıntısı. Kapadokya da bizim antik iç denizimiz değil miydi vakti zamanında, paralelliğine bakar mısınız? Bütün çöllüğüne rağmen Kapadokya’nın içinden de nehirler akmaz, göller bulunmaz mı? Biz yazma özürlüler olarak onları derleyip yazmadıksa da hakkında pek çok efsane anlatılmaz mı? Tıpkı Kapadokya gibi Nevada da at cenneti, o nedenle güzel atlar hikâyesi bile aynı. Bu paralelliğin tek farkı her şey gibi Amerika tarafında ölçeklerin büyüklüğünde. Bir fark da bizim çölün dağlarında yağma edilecek altın ve gümüş madenleri bulunmamasında… 

Tahoe ve Pyramid göllerinin muhteşem oluşları kendi doğaları gereği. Bir de insanın doğası var elbette. İnsan doğası Kapadokya Çölü'nde neyse Nevada Çölü'nde de aynı. Göl kıyısında neyse deniz kıyısında da aynı. O nedenle Marmara Denizi'nin hava yolları nasıl salya sümükle tıkanmış nefes alamıyorsa, Pyramid Gölü'nde de aynı nefes darlığı başlamış durumda. Lütfen çektiğim fotoğrafa bakınız. 

Hani onlar doğaya sahip çıkıyordu ve koruyordu demeyin. Koruyanlar bir avuç ve de yetmiyor. Çünkü Truckee Nehri bu korunan Pyramid gölüne korunmayan Tahoe gölünde keyif sürenlerin bütün pisliğini taşıyor. Pyramid son durak, onun bu pisliği devredeceği başka bir göl yok…   

Bunları anlattığım bir arkadaşım, "Desene bizim Marmara’yı da sizin Pyramid kirletiyormuş. Pis Amerikalılar, bizim gözümüz gibi baktığımız denizlerimizin de içine siz ettiniz” diye espri yaptı. Esprisinin gerçeklik payı çok. Dünyanın bir ucunda bir kelebek kanat çırptığında öbür ucunda fırtına kopar, diye bir deyiş vardır. Doğu Karadeniz Dağları'nın en tepelerindeki yaylarında evlerinin atık  sularını borularla derelere akıtanlara ufak yollu laf dokundurduğumda “merak etme sen, deredir götürür” denmişliğine tanıklığım var. O pislikleri taşıyan derelerin ulaştığı nehirlerin, sonra onların boşaldığı denizlerin kirliliğinde kimse kendi payını sorgulamıyor. Anadolu’nun pek çok köyünde evsel atıklar yakarak yok edilir. Bu konuda da, "İyi de yakmayıp ne yapalım, çöpümüzü sırtımızı koyup şehre mi taşıyalım” demelerin de tanığıyım. Pek çok köyümüzde çöp toplama sistemi hala yok. Çöpün dumanına aldırma, rüzgar çıkar dağılır, diyenler o pis havanın ulaştığı yerlerdeki… diye uzatmayayım. Negatifliğin de lüzumu yok, uzak köylere gücümüz yetmiyorsa da ülkemin bütün kasabalarında çöpler toplanıyor. Sonra da kasabanın biraz uzağında bir yere götürülüp yığılıyor. Görüntü kirliğinden, kokudan falan dem vuracak da değilim. Bu çöp dağlarından sızan atıkların kirlettiği toprak sadece o çöpün altında kalan sınırlı bölgededir sanma gafletimizden bahsetmemin de gereği yok elbette…  

Tahoe Gölü'nün içine ettiğinizde, Pyramid Gölü'ne de etmiş oluyorsunuz. Amerika’nın yamacındaki Karayip Adaları'ndaki alüminyum yataklarının, havadaki toz nehirleri sayesinde Afrika’daki Sahra Çölü'nden kalkıp geldiği, bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Oraları boş ver,  güzelim Sakarya Ovası'nı sanayiye açtığınızda, kimyasal atıklarını herkesin uyumasını bekleyip gece yarısından sonra Mudurnu Çayı'na akıtan uyanık iş adamı, İstanbul Boğazı'nda yeni tutulmuş balığa çatal salladığında, kendi zehrini yuttuğunun farkında bile olmuyor. Avrupa’nın bir uyanığı gözden ırak bir dereye akıtılmaması gerekenleri akıttığında, o derenin taşıdıklarının Tuna Nehri ile Karadeniz’in dibindeki çökeltiyi daha da kabarttığını bilmezden geliyor. Bilim biliyor, çevreciler haykırıyor, kimin umurunda… 

Ben havuzun bu tarafına işedim öbür tarafı temiz demekle olmuyor, dünyanın içine hep birlikte ediyoruz. O çevre korumacı Paiute kabilesinden biriyle tanışıp evine girebilmeyi çok isterdim. İlk bakacağım şey evlerinde kaç çeşit deterjan olduğu olurdu. Ben sen o yok, hepimiz paraleliz işte, paralel. O nedenle havamız boğucu, suyumuz sümüklü, nefesimiz tıkanık. Korona da kimmiş, biz asıl kendi bokumuzda boğuluyoruz. (İlhamı yüzünden Barbaros Şansal’a saygılarımla)