Pandemide uluslararası ilişkiler

Pandemide uluslararası ilişkiler

26 Mayıs 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Emre Dilek

Bir seneden fazladır sıra dışı pandemi şartları altında yaşıyoruz. Kurumsal olarak şirketlerin, okulların, devlet dairelerinin bu döneme adapte edilmiş uygulamaları bizlerin bireysel yaşamlarında etkileyerek farklı bir rutin içerisine girmemize sebep oldu. Hatta daha önce hiç aklımıza gelmeyecek şeyleri hayatımızın yeni normal rutinleri olarak kanıksamaya bile başladık.

Bu dönemde nerdeyse yaptığımız tüm işlerde dijital bir ayak izi bırakıyoruz. Devlet dairelerinden aldığımız randevular, HES kodu ile yaptığımız mekân giriş çıkışları, çevrimiçi mağazalardan yaptığımız alışverişler, telefonlarımıza yüklü sağlık uygulamaları ile aşı programlarımız vb. şeyler tüm dünyada insanların "şüphe teorileri" denilen konularda da daha yaratıcı olmaya başlamasına sebep oldu. 

Özellikle yurt dışında siyasal düşünce arenalarında ve akademik ortamlarda pandeminin devlet yönetimlerinde otoriterleşmeye sebep olup olmadığı ya da yakın gelecekte bu eğilimin nasıl bir devinim kazanacağı sıkça konuşulur durumda. Ülkelerin kendi rejimlerinin yanı sıra bir de onların birbirleri arasındaki ilişkilerin düzenlendiği bir uluslararası ilişkiler sistemi mevcut. Ben biraz buna değinmek istiyorum çünkü uluslararası ilişkiler disiplini de tıpkı siyaset gibi kendine has politikalar kavramlar ve uygulamalarla şekilleniyor. Pandemi döneminde ortaya çıkan değişiklikler acaba bu politikalarda paradigma değişikliğine sebep olabilir mi diye merak ediyorum. 

Önce kabaca uluslararası ilişkiler nedir buna bir bakarsak ortaya çıkması muhtemel değişiklikleri daha iyi anlayabiliriz sanırım. Hukukta ve siyaset biliminde, devletin pek çok tanımı yapılır. Bir tanıma göre devlet, "sınırları belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanların oluşturduğu, siyasi olarak örgütlenmiş en üstün egemen otoritedir." Alman düşünür Hegel de devleti, bütün siyasal kurumların en büyüğü olarak görür. Devletin meşruluğunu hukuka, kurumlara, kurumsallaşmaya dayandırır. "Devlet, kurumların kurumsallaşmasıdır" der. 

İşte bu devlet dediğimiz mekanizmanın kendi içindeki ilişkinin bir düzene oturtulması Vestfalya anlaşması ile olmuştur. Kimilerine dönemin büyük devletleri olan İspanya ve Avusturya Habsburgları, İsveç, Danimarka ve Fransa kimilerine ise küçük Alman Prensliklerinin de katıldığı 30 yıl savaşları adı verilen beş büyük savaş yaptılar ve 1648’de otuz yıl süren bu karışıklık ortamına Vestfalya Antlaşması ile son verdiler. 

Vestfalya düzeni ile birlikte Avrupa, Orta Çağ’dan modern zamanlara geçiş yapmıştır. Bugün de sıklıkla kullandığımız egemenlik, sınırlar, başka bir devletin iç işlerine karışmama ve elçilik gibi kavramlar Vestfalya düzeninin birer getirisi olmuştur. Vestfalya 1648-1815 arasındaki dönemde Avrupa diplomatik sistematiğinin kurucu antlaşmadır. Viyana Kongresine kadar Avrupa'daki her türlü antlaşma elçi ataması ve diplomatik ilişki Vestfalya'nın kurduğu sistem üzerine inşa edilmiştir. Günümüzde nasıl ki ülkeler arası diplomatik ilişkiler 1961 Viyana Konvansiyonu çerçevesinde yapılıyorsa 1648-1815 arasında da Vestfalya esas alınıyordu. 

İlerleyen yıllarda iki tane dünya savaşı yaşayan insanlık bu tecrübelerin neticesinde yeni bir dünya ve uluslararası ilişkiler düzeni yarattı. Bu düzen ise temelde 2 ayrı bakış açısından teorileşmiş anlayışlar ile şekilleniyor. 

İlk olarak liberalizm anlayışını ifade edeyim.... Liberaller ulus devlet ve ulusal çıkarların dış politikayı belirleyen tek aktörler olduğunu reddediyor ve uluslararası ve ulus üstü yapıları (Milletler Cemiyeti vb.) ve bir devlet içerisindeki farklı grupları (etnik-mezhepsel azınlıklar, STÖ’ler vs.) ve bireyleri de ön plana çıkarıyorlar. İdealistler ulus devletin her zaman kendi çıkarları doğrultusunda akılcı kararlar alan aktörler olduğunu reddeder. Liberaller sadece güvenlik meseleleriyle (yüksek politika) değil ekonomik gelişme ve siyasal özgürlükler (alçak politika) konusunda da çalışmalar yapıyorlardı. Uluslararası politika sadece rekabet ve güçten ibaret değildir, devletler işbirliği de yapabilir. 

İkincisi ise realizm adı verilen güç temelli bir anlayıştır. Buna anlayışa göre uluslararası politika evrensel ve objektif kurallar tarafından yönetilmektedir ve bu kuralların kaynağı insan doğasıdır. Realistlere göre insan doğası liberallerin belirttiği gibi iyi değildir. İnsanlar tam tersine bencil canlılardır ve çıkarlarının peşinde koşmaktadırlar. Ulusal çıkarlar güç perspektifinden tanımlanmalıdır. Devletlerin amacı güçlerini arttırmaktır, dolayısıyla hareketlerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir. 

Bunlar pratikte ne demek?

Uluslararası ilişkilerin temel amacı savaşları engellemektir. En azından teorik olarak bu böyledir. Özetle realistler diyor ki, eğer ilişkiler güç temelinde belirlenirse, ülkeler karşılıklı güç dengesini muhafaza edeceklerinden silahlanma yarışına girecekler ve olası bir savaşta her iki taraf içinde büyük bir yıkım yaşanacak. Dolayısı ile savaşmayı tercih etmeyecekler. Mesela ABD ile Sovyetlerin Küba Domuzlar Körfezi operasyonu sonrası savaşa çok yaklaşmasına rağmen bunu savaşmadıklarını hatırlayalım.  

Liberal düşünce ise eğer uluslar, bireyler vatandaşlar, kurumlar birbirleri ile sıkı ilişkiler içerisine girerlerse, birbirlerini yakından tanıyacaklar ve karşılıklı birbirlerinin ticaret, ekonomi, turizm vs. birçok sistemlerine entegre olacaklar. Neticede insan tanıdığı bildiği karşılıklı çıkarı olan taraflarla kaybedecek şeyleri çok olduğundan çatışmayı tercih etmeyecektir.  

Bunun da en güzel örneği aslında Avrupa Topluluğu'dur. İnsanlığın başına bela olmuş ve büyük acılar yaşatmış olan iki tane dünya savaşı Avrupa’dan başlamıştır. Fakat bugün geldiğimiz noktada bir 3. dünya savaşının Avrupa’dan çıkma ihtimali yok denecek kadar azdır. Turizm hareketleri, göç hareketleri, Erasmus gibi öğrenci değişim programları, serbest ticaret, gümrük ve bireysel dolaşım hakları devletleri değil halkları birbirine yaklaştırmıştır. Ben de şahsen uluslararası ilişkilerde liberal teoriyi benimsemiş biriyim. Bu bahsettiğim ilişkiler ağının dünyayı daha iyi ve daha barışçıl bir yer yapacağı düşüncesini taşıyorum. 

Yazımın temelinde "pandemi bu ilişkilerde neyi değiştirebilir" sorusu yatıyor. Girişte de bahsettiğim gibi bir seneden fazla bir zamandır yeni normal içindeyiz. Bu süreçte yurt dışında okumaya gidecek olan tüm dünyadan birçok genç planlarını ertelemek zorunda kaldı. Spor müsabakaları ertelendi, uluslararası müsabakalar taraftarsız oynanıyor. Olimpiyat ve birçok dalda Avrupa ve dünya şampiyonlarının akıbeti soru işareti. Ülkelerin seyahat kısıtlamaları sebebi ile turizm hareketleri neredeyse durdu. Aşı sertifikaları üzerinden geçerli kabul edilmiş aşıyı yaptırmış olanlar ve olmayanlar şeklinde ayrımcı uygulamaların eli kulağında. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde Asyalılara karşı şiddet olaylarında eski başkan tarafından pandeminin kaynağı olarak lanse edilmiş olmaları sebebi ile artış var. İnsanların birbirleri ile olan fiziksel ilişkileri sekteye uğramış durumda. Bunların üzerine bir de pandeminin rejimleri otoriterleştirme eğilimini eklersek tablo biraz karamsarlaşıyor.  

Umarım çok kısa süre içerisinde insanların hareketliliği ve birbirleri ile olan ilişkileri tekrar eski düzene döner. Aksi takdirde birbirinden uzaklaşmaya başlayan toplumların soğuk savaş dönemine benzer katılıkla aralarındaki mesafeyi açma ihtimali yüksek. Bunu sadece uluslararası ilişkiler temelli düşünmeyin. Burada ana unsur insanlar arasındaki yakınlaşma ve diyalog. 

BBC’de yayınlanan bir haberde evrim psikolojisi uzmanı Prof. Robin Dunbar  "Arkadaşlıklara yatırım yapmak gerekir, yoksa hızla bozulabilirler, bunun için sadece üç ay yeter" diyor. 

Dunbar, koronavirüs salgını nedeniyle uygulanan kısıtlamaların sosyal sonuçlarının kısa vadeli olacağını umuyor ama bazı arkadaşlıklar üzerinde uzun dönemli etkiler bırakabileceğini söylüyor. Prof. Dunbar, "Bir arkadaşlığı sürdürmek için karşıdaki insanı oldukça sık görmek gerekiyor. Bunun için çok zaman harcamak ve bilişsel kapasite kullanmak gerektiği için de ancak belli sayıda sosyal bağlantıyı sürdürmemiz mümkün olabiliyor. 

Birlikte gülmek, şarkı söylemek, dans etmek, yemek, içmek de endorfin salgılanmasına neden oluyor ve sosyal bağların korunmasında rol oynuyor. Umarım beraber şarkı söyleyip dans edeceğimiz günler en kısa zamanda gelir ve bu sayede hem dostluklarımızı hem de evrensel barışı korumak için eğlenerek katkıda bulunuruz.