Pandemi koşullarında röportaj yapmak

Pandemi koşullarında röportaj yapmak

31 Ocak 2021 Pazar  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç, serbest gazeteci 

Meslektaşlarım iyi bilirler ki; röportaj, gazetecilik alanında ‘tadından yenmez’ çok sahici ve kalıcı etkileri olan bir yazı biçimidir. Elbette, köşesinde keyifle ve bilgi alışverişi içinde olarak kalem oynatanlar da vardır. Muhabirlik de aslında ikisinin harman olduğu bambaşka lezzetler taşıyan bir başka yazı türü. Hem güncel hem de yazı ustalığı ve 5N1K meselesinin olmazsa olmaz biçimde uygulandığı bir başka ‘iş’…

Pandemi herkesi eve kapayınca; gazetecilik de ‘uzaktan yapılan bir iş’ olmayı iyice gündemine almış oldu. Zaten küçüklü büyüklü pek çok şirket ve medya kuruluşları epeycedir, ‘home office’ türü bir biçemde, oturduğu yerden çalışıyordu. Bunun kimi tatsız yanları vardı. Görüntülü konuşmak zorundaydınız çoğu kez; yani, pijamanızla oturup kahvaltı yaparken, halledebileceğiniz basit bir mesele değildi. Eğer mesainizin patronu değilseniz; her saat ama her saat sizden mesai istenirdi ve aldığınız parada bir değişiklik olmazdı. Bir uluslararası proje için Almanların koordinasyonunda çalışmıştım 3 yıla yakın bir süre… Saat 17 dedi miydi; ‘Az bekle. Dünyayı kurtaracak formülü buldum yahu’ deseniz bile ekranı kapatır ve keyfine bakarlardı. Bizde öyle olmuyor; mesainizin bittiğini düşündüğünüz sıra; yani çıkışa 1 dakika kala; öyle e-postaları yanıtlamanız, iletişim kurmanız ve bir dizi araştırmanın haberi pekiştireceği bilgisini alıyorsunuz iki, üç demlik çay ve bir büyüğe danışmak bile kesmiyor işin bitmesini… 

Gelelim röportaj yapma işine...

Gözünün içine bakarak ve eğer konuyu iyi çalışmış olarak gitmişseniz bir röportaja, öyle sorularım hazır efendim size, sonuç olarak ‘giriş, gelişme ve sonuç’ başlıklarını da kapsayacak haliyle 5 soru soracağım, demezsiniz. Sorular soruları açar ve röportaj yaptığınız garibanı köşeye yaslayıp, ‘Al ulan ilk soru geliyor, yanıtla da göreyim’, ‘Hadi bakalım buna ne dersin; birilerinden şöyle bir şey duydum; pat, küt, güm’ diye bir soru sorma biçiminin olmadığı çok çabuk öğrenmiş olursunuz. Muhabbet ettiğiniz kişiden soğuk sıkma yöntemiyle yanıtları süzer çekersiniz. Sorular yeni bambaşka soruları gündeme getirebilir ve bir iş için gittiğiniz yerden orta vadede yapılması gereken üç iş ve tonla ilişki çıktığını sevinçle görürsünüz. 

Şimdi öyle değil elbette. Telefon açıp, e-postalar yollayıp; gerekiyorsa kendinizi tanıtıyorsunuz. Artan yumurta fiyatlarını soracaksınız hepi topu, karşı taraf ‘Nerede yayımlanacak?’ diyor. "The New York Times'ta manşet düşünüyoruz" diyecek haliniz de yok. Sorularınızı yolluyorsunuz. Röportaj bitmiş gibi söz konusu kişiye; yazının girişi ve bağlamı üzerine ön hazırlık yaptığınızı belirten bir metin eşliğinde birkaç genel soru yollayıp, üzerinde; o kişiye yeniden danışabileceğinizi de belirterek; yanıtlarınızın üç ayda geri gelmesini helalleşerek bekliyorsunuz. Adınız, fiyatları artıran etmenin spekülatif girişimcileri olup olmadığı ve tavukların esenlikleri üzerine bir son soru. Yani her gün yaptığı ya da bildiği işler.  

Etnik bir gazete de çıkaran birine zaten işleri olan konuyla ilgili birkaç soru sordum. Soruları sekize bölmüşler; etnik grubun tarihçesini, emekli profesör bir abiye vermişler; etnik grubun yaşadığı coğrafyayı eşzamanlı çalışmalarını öngördükleri için, iki ayrı uzmana kaktırmışlar; gelen yanıtları toparlayacak bir yazı kurulu oluşturmuşlar; ve hemen herkesin yaptığı gibi her sözcüğün arasına; kafasına göre birden çok boşluk vererek, görüntüsü de neşeli bir metin çıkmış ortaya. Hani, biraz daha bilgi ve görsel ekleseler, konuya ilişkin bir prestij kitap yapılabilir.  

Herkesin işi dünyanın en kıymetli işi oluveriyor bir röportaj için başvurduğunuzda. Zaman kısıtlaması var mııı acaba diye, soru geliyor. Yok efendim biz sizin emekliliğinizi bekleriz ve o zaman rahatça yanıtlarsınız. Hemen tamamı (buna kimi hocalar da dahil) “Siz yeterince Türkçe bilmiyorsunuz galiba” anlamındaki satır arası fiskelerinize, “Hocam, hızlı yazınca böyle oluyor, siz düzeltiverin bir zahmet’ yanıtı gelebiliyor. Sen ana dilini bilmiyorsun, yaptığın işe nasıl inanalım… Şahsen 45 yıldır bu işi yapıyoruz; leb demeden leblebiyi anlayabildiğim gibi; demek istemediklerini daha aklından geçerken bilebilirim. Karşı hareket ise şöyle; “Acaba yazıyı yazdıktan sonra bene de yollayabilir misinizkine?”… Ayıp be arkadaş… Binlerce yazı yazdık bugüne gelinceye kadar… Kaç bakan kapımıza dayandı da danışmanlarıyla; kaç genel müdür sokağımın iki ucuna denetim noktası kurdu da yazımızı teslim etmedik.  

İsteyerek yazı verdiğimiz siteler ve kimi yayınlar hariç; bunca yoksulluk veya yoksunluk varken; gene de ‘teklif var, telif yok’ görgüsüzlüğü hâlâ sürüyor. "Kolay değil hocam, siz bizden daha iyi bilirsiniz…", "Reklâmları hep ulusal basın alıyor, bize kalmıyor hocam.." Onlar da kısmen haklı, "hocam" dedikleri herif onlarca yıl sonra emekli maaşına kalmışsa, ne bilsinler geçinemediğini…

Aman, sağlığınıza dikkat edin.