Ortaköy... Ortaköy...

Ortaköy... Ortaköy...

12 Haziran 2021 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Cenk Başlamış

Geçen hafta Ortaköy'deydim, doğduğum, 17 yaşına kadar yaşadığım Ortaköy'de...

Ortaköy demek deniz demek, kahveler demek, cami, çarşı, Dereboyu, Portakal Yokuşu demek benim için. Küçükken hep Kamber'in kahvesine giderdik. "Kamber'in kahvesi" dediğim, deniz kenarında, camiye en yakın  olanı. Arkadaşlarla çay ve peynirli börek eşliğinde güzel sohbetler yapardık, Yaşar'la Ali'yle, Gökhan'la, Hikmet'le...

Hemen kahvenin arkasındaki evde oturan Gökhan o günleri anarken, "Burası balıkçı köyüydü. O kadar çok balık tutardık ki, kiloyla değil naylon torbayla satardık" diyor. Gökhan'ın anılarında Dildar teyze var, iskelenin karşısında top oynayıp gürültü yaptıkları için çocuklara kızan...1972 yılı var, kahveye ilk televizyonun gelişi ve Münih Olimpiyatları sırasında sabaha kadar ekrana yapışıp kalmaları...

Benim anılarımda, Taşbasamak Sokağı ve azınlıklarla renklenen bir yaşam var. Ortaköy'e girişte hemen sol tarafta bir çeşme durmadan akardı, "acı su"ydu galiba adı. Hemen yanında Aslanşenlik Nalburiye vardı. Yahudi sahibinin iki oğlundan biri, Türkçe adıyla Kemal, Burak Reis İlkokulu'nda benim yakın sınıf arkadaşımdı. Ağabeyinin adı İhsan'dı ama evde İzak dediklerini bilirdik. Ermeniler ve Rumlar da vardı. Bana kalırsa hepsi mutlu yaşıyordu.. Ta ki, bir gün Hikmet, pencereden bakan Yahudi Elyo'ya hatırlamadığım bir nedenle kızıp, "Gir ulan içeri kefere!.." diye bağırıncaya kadar. Elyo'nun ablası hiç sesini çıkarmadan, hemen pencereyi kapamış ama tedirginliğini saklayamamıştı. Evet, ilişkilerde sorun yoktu ama bir toplumda azınlık olmanın getirdiği ruh halini çoğunlukta olanların anlaması da galiba olanaksızdı.

Ablam Yasemin'le sık sık aile dostumuz Mükerrem teyzeye misafirliğe giderdik. Yakınlarda bir yerde "Mannik" yaşardı. Gerçek adı bu muydu, bilmiyorum, galiba  akli dengesi yerinde değildi kadının. Yaşlı "Mannik" gülmediği zaman korkutucu bir görüntüsü vardı; daha doğrusu 6-7 yaşındayken bana öyle gelirdi. Hatta o kadar korkardım ki, karşı kaldırıma geçerken Mükerrem teyzeye, "Ne olur söyle de geçerken Mannik içeri girsin, pencereden bana bakmasın!" diye yalvarırdım.

Biraz büyüyünce, Kabataş'tan, Galatasaray'dan, Tekel deposundan ve caminin önünden denize girmeye başladık. Biraz daha büyüyünce Yaşar'la (*) Fener'in maçlarına gittik. Hazırlık maçını bile kaçırmazdık. Paramız zar zor yettiği için eski açık tribüne, Amigo Çetin'in olduğu yere giderdik. En büyük hayalimiz kapalı tribüne girebilecek bilet parası denkleştirmekti bir gün. "Sosyete" diye anılan numaralı tribün bileti ise düşleyemeyeceğimiz kadar pahalıydı..

Ev sahibimiz Kemal amca varlıklı bir adamdı. İlerleyen yaşında hacı da olmuştu. Bir gün Beşiktaş'ta parkta gördüğü bir meyveyi almaya çalışırken çıktığı ağaçtan düşmüş, o yaşta ayağını kırmış, bize dedikodu malzemesi çıkmıştı. Üstümüzde Malatyalı Vasfiye hanım teyze vardı, "kıtlama" çay içerken gördüğüm ilk insan. Şimdi Londra'da yaşayan kızı Mine o zaman da ablamın yakın arkadaşıydı.

Kapı komşumuz bizler için "yaşlı teyze" ve "yaşlı amca"ydı. Kartal Tibet'in şoförü İhsan Baysal taşınınca apartmanımızın prestiji bayağı artmıştı. Çünkü Kartal Tibet de "KT" plakalı beyaz Mercedes'iyle sık sık apartmana gelmeye başlamıştı. İhsan Baysal da sonradan filmlerde oynamıştı. Türkan Şoray'ın birkaç filmi çarşıdaki balıkçıda çekilmişti. "Öyle Bir Geçer Zaman Ki" nerede çekiliyor bilmiyorum ama 1970'lerin Ortaköy'üne çok benziyor oradaki sokaklar.

Subay emeklisi bakkal amcada taneyle satılan "pötibör bisküvi" ve leblebi tozu vardı. Girişte, yani Yapı Kredi'nin karşısında yüzünde "Antep çıbanı" olan Engin abinin Tekel bayisi, çaprazında babamın arkadaşı İbrahim amcanın Doğanay (yoksa Batanay mıydı?) Kıraathanesi, onun karşısında Hasan amcanın Foto Özgen'i vardı.

Erkek gibi giyinen şoför Melek vardı, sarı saçlı. Erkeklerle birlikte şoförler kahvesinde otururdu. Limoncu Kör İhsan, Hamal Yaşar, baca temizleyen Karaoğlan'ı herkes tanırdı. Aslında herkes birbirini tanırdı, en azından yüz aşinalığı vardı. Ortaköy büyük bir aile gibiydi.

Yaşar ve Gökhan'la bunları konuşuyoruz. Yukarıda adı geçen insanların çoğu artık yaşamıyor. Ama yaşamayan sadece insanlar değil. Çocukluk arkadaşlarımla hediyelik eşya mağazası bulunan Canan Hanım'a uğruyoruz. Yıllardır duymadığım ama duyar duymaz çok bildik, tanıdık gelen, anıları olan isimleri sıralıyor Canan Hanım, "Neşe Kafeterya, Tangül Pastanesi, Hatipoğulları Fırını, Deniz Kırtasiye, hepsi hepsi kapandı..."diyor hüzünle.

Ne kadar öyle görünse de bu bir "Ah ah nerede o eski Ortaköy! Şimdi mahvettiler..." yazısı değil. Sadece 30 yıl aradan sonra karşılaşılan çocukluk arkadaşlarıyla sohbetin sürüklediği duygusal bir zaman yolculuğu. Yoksa, değişime direnmek olanaksız...

Zaten Gökhan, Yaşar ya da Canan Hanım Ortaköy'ün yaşadığı değişime karşı çıkmıyor. Onların hazmedemediği, Ortaköy'ün rant savaşının ortasında kalması. Aslında pek çok kişi aynı şekilde düşünüyor: Yeni Ortaköy eski Ortaköylüler olmadan kuruldu.

Özellikle deniz kenarına yakın bölgelerde artık pek yerli kalmadı. Kısacası, "bizim" Ortaköy el değiştirdi...

(*) "Fenerli Yaşar"ı (Yahya Kemal Şener) yazı yayınlandıktan bir süre sonra kaybettik. Bugün ölüm yıl dönümü.