Önce sebepler-2

Önce sebepler-2

25 Mart 2021 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

Bir önceki yazımda; “ ülkelerin bugünkü konumları geçmişlerinin doğrudan fonksiyonudur” yargısından hareketle, günümüzde yaşadığımız ekonomik sorunlarımızın tarihsel arka planını tartışmış, 2. Dünya Savaşı’nın sonuna dek olan ekonomik maceramızı, bir köşe yazısının çerçevesini aşmayacak biçimde anlatmaya çalışmıştım. 

Savaşın hemen sonrasında liberal Batı blokunun yanında konumlanan ülkemiz, ekonomik açıdan da hızlı bir şekilde liberal kapitalist blokun yanında yer almış, tek parti döneminin son yıllarında devletçilik uygulaması terkedilmeye başlanmış, Demokrat Parti iktidarıyla da hızla bir kenara konularak ekonomik yapımız Batı'yla uyumlandırılmaya çalışılmıştı. 

1940'lı yılların sonlarında "Truman Doktrini" çerçevesinde yapılan "Marshall Planı"ndan faydalanan Türkiye, yardım ve sonrasında başlayan ve her geçen yıl artarak süren dış borçlanmalarla ekonomik yapısını Batı sistemine iyice angaje etmiş oldu. 

1970'li yıllara kadar sürecek olan "Bretton Woods" sitemi çerçevesinde uygulanan ve yer yer Keynesyen maliye politikalarını da içeren adımlarla Batı dünyasında "şanslı otuz yıl" denen genel bir refah artışı dönemi yaşanmış, söz konusu bu eksende ekonomik uygulamalar yürüten ülkemiz de bu refah artışından az da olsa payını almıştı. 

Bu dönemde klasik iktisadın ünlü "mukayeseli üstünlükler" teorisine uygun bir biçimde, ithal ikameci politikayla ve korumacı bir anlayışla, maliyet avantajının olduğu belli malları büyük ölçüde yurt içinde üretip dışarıya ihraç etme şeklinde yürütülen ithal ikamesi uygulaması, kimi mallar açısından bir ölçüde başarılı olmasına rağmen dış ticaret hadlerinin sürekli ülkemizin aleyhine olmasından ötürü genel olarak başarısızlığa uğramıştı. 

1970'lere gelindiğinde ise; liberal kapitalist Batı ekonomilerinde tıkanıklıklar baş göstermiş, 1973 petrol şokuyla bir tür krize dönüşmüş ve politika değişikliği arayışlarına girilmişti. Bu arada yıllardır dış ticaret hadleri aleyhine işleyen, sürekli cari açık veren ve dolayısıyla da dış ticaretin finansmanı için gittikçe daha fazla dövize ihtiyaç duyan ülkemizde de ekonomi iyice zora girmeye başlamış, çözüm arayışları 1970'ler boyunca sürmüş ve nihayet 24 Ocak 1980'de alınan ünlü kararlarla ekonomik politika köklü bir biçimde değiştirilmişti. 

Batı dünyasında başlayan neoliberalizme uyum kapsamında alınan 24 Ocak kararlarıyla; ithal ikameci politika terk edilmiş, döviz kontrolü başta olmak üzere türlü kısıtlamalar kaldırılarak tam serbestleşmeye gidilmiş, dışa açık bir ekonomi ve ihracata dayalı büyüme modeline geçilmişti.  

Neoliberal politikaları sahiplenen Özal tarafından yürütülen ve “Özalizm” de denen bu uygulamalar belli bir ekonomik büyüme sağlasa ve ihracatımızı arttırsa da, yüksek enflasyonu kabul eden enflasyonist büyüme tercihi, ülkemizi uzun yıllar devam edecek olan hatta günümüzde de yaşadığımız; yüksek enflasyon ve yüksek faiz kıskacına sokmuş, istikrarsız döviz kurları, istikrarsız ve çoğu zaman hızlı yükselen fiyatlar yani yüksek enflasyon ve yüksek faiz olgusu sürekli kendini yeniden üretmişti. 

İhracat yapsa da her zaman daha fazla ithalat yapmak durumunda kalarak sürekli dış ticaret açığı veren, döviz varlıkları döviz borçlarının her daim altında kaldığı için çoğu zaman döviz darlığı çekerek dış ticaretin finansmanı sorunuyla karşılaşan ülkemiz, bu sorununu git gide büyüyen oranlarda iç ve dış borçlarla çözmeye çalışmış dolayısıyla da yüksek borçluluk kronik sorunlarımızdan olagelmişti. 

1990'lı yıllar boyunca devam eden; kur-enflasyon-faiz kısır döngüsü, kabaca 2004-2012 yılları arasında kırılarak makro ekonomik istikrar sağlanmış olsa da, 2013'ten itibaren dünya genelinde likidite bolluğu döneminin bitişi ve içerden kaynaklanan çeşitli nedenlerle makro dengeler yeniden sarsılmaya başlamış, gittikçe bozulmuş ve son dönemlerde de iyice yakıcılaşan bir hâl almış oldu. 

Yüksek ve istikrarsız kur, çoğu mal dövizle ilişkili olduğundan bunun fiyatlara yansıması ve sonucunda oluşan yüksek enflasyon, enflasyonun her zaman birkaç puan üstünde seyretmesi normal olduğu için de yüksek olan faiz döngüsü yeniden ekonomimizi içine aldı maalesef. 

Eski bir tanıdık olan; kur-enflasyon-faiz kısır döngüsünün istenmeyen bir misafir olarak bugün yeniden kapımızı çalmış olmasının kısa vadeli bir olgu olmadığını, uzun vadeli ve de yapısal sorunlarımızdan kaynaklanmış bulunduğunu yani sorunun asıl  nedenlerini, yalnız sonuçlar üzerinde bitmek bilmeyen tartışmalar yapmamak ve de ekonomik olayları tersinden  okumamak adına ortaya koymaya çalıştık.

İlk bölümü okumak için: https://medyagunlugu.com/haber/once-sebepler-1-49039

Etiketler:  Ekonomi