Önce sebepler-1

Önce sebepler-1

18 Mart 2021 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

Toplumsal gerçeklikleri kavramaya çalışırken önce sebepleri anlamaya çalışmak, söz konusu olguları doğru bir biçimde anlamlandırmada sebep-sonuç ilişkisini hatasız bir biçimde kurmanın olmazsa olmazıdır. 

Hâlbuki ülkemizde hemen her sorunumuzda sebepler üzerinde yeterince durmadan, "neden böyle oldu" sorusunu sormadan, sonuçlar üzerinde bitip tükenmek bilmeyen tartışmalar yapmak, sebeplerle sonuçları birbirine karıştırmak genel alışkanlıklarımızdandır. 

Bizi çözüme götürecek olan yolu açmayan, uyumlu seslerin bir araya geldiği bir senfoniden ziyade, uyumsuz ve kulak tırmalayan seslerden oluşan bir kakofoni yaratan sıfır toplamlı tartışma alışkanlığımızı hızla bir kenara bırakıp, önce sebepler üzerinde kafa yormamız çözüm için şart gözükmekte.  

Yaşamın iyice parasallaştığı, ekonomik durumun hemen her adımımıza yön verdiği günümüz şartlarında, önceden beri var olagelmekle birlikte son yıllarda ağırlaşarak toplum olarak bizleri bunaltan, yakıcılaşan ekonomik sorunlarımızı tartışırken de, doğru teşhisler koyarak gerekli tedaviyi yapıp hastalığımızı iyileştirebilmek için, öncelikle sorunun sebeplerini net bir biçimde ortaya koymakla işe başlamalıyız kanımca. 

Sebepleri tartışmadan ciddi sorunlar olarak var olan; yüksek işsizlik, yüksek enflasyon, yüksek faiz, yüksek ve istikrarsız döviz kurları, düşük büyüme ve düşük milli gelir gibi ekonominin dengelerini bozmuş olan makro ekonomik sonuçları her gün her dakika tartışıp durmak, Roma mitolojisindeki Penolepe’in yaptığı gibi; akşama kadar örgü örüp, sabaha kadar ördüğünü sökmesi kadar anlamsız ve sonuçsuz bir çabadır. 

O vakit bugün bizleri yakan ekonomik sorunlarımızın sebeplerine, yazımızın çerçevesini aşmayacak biçimde ana hatlarıyla bakalım... 

Cumhuriyet’e Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras olarak; ağırlığı oldukça geri kalmış, adeta Hititlerden kalma yöntemlerin kullanıldığı ve verimliliği çok düşük bir tarım sektöründen, cılız bir sanayi ve çoğunlukla küçük esnaf ve zanaatkârlardan menkul az gelişmiş ticaret sektöründen oluşan bir ekonomik  yapı kalmıştı. 

Ülkeyi hızla kalkındırmak isteyen yeni rejim, 1923 yılında yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar gereği; liberal kapitalist modelle kalkınmayı seçmiş, özel sermaye birikimi yetersiz olduğu için de, kimi kaynaklarda "devlet eliyle zenginler yaratma" da denilen uygulamalarla, sermaye kesimine cömert yardımlar ve teşvikler yapılmıştı. 

Ne var ki; dünya kapitalist sisteminin yapısal bir kriz içerisine girmesiyle yaşanan ve sistemin ilk büyük krizi olarak kabul edilen 1929 Büyük Bunalımı Türkiye’yi de zora sokmuş, Cumhuriyetin ekonomik felsefesini değiştirmesine yol açmış, ülkemiz 1930 dan 2. Dünya Savaşının sonuna kadar sürecek olan devletçilik uygulaması ve planlı ekonomi yoluyla kalkınma modelini yürütmüştü.

Denge politikası izleyerek savaşa girmemeyi başaran Türkiye, S.S.C.B ile liberal kapitalist cephenin savaştan zaferle çıkmasının ardından, iç ve dış siyasi konjonktürün zorlamasıyla liberal Batı blokunun safına geçmiş ve böylece kapitalizmin ruhunu bir daha geri gönderememek üzere çağırmıştı. 

2. Dünya Savaşının hemen ertesinde verdiği hayati ve stratejik bir kararla liberal kapitalist kampta konumlanan ülkemizin o tarihten günümüze kadar olan ekonomik serüvenini, bugün yaşadığımız ağır ekonomik sorunlarımızın kökenlerini, Batı dünyası ile olan ilişkilerimiz çerçevesinde ortaya koymaya bir sonraki yazımızda devam edeceğiz...