Ölüm korkusu ve gerçekliği

Ölüm korkusu ve gerçekliği

3 Şubat 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

“Yaşamın sırlarını bilseydin 

Ölümün sırlarını da çözerdin 

Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok; 

Yarın akılsız neyi bileceksin?..” 

Ömer Hayyam'ın dediği gibi yaşarken hayatı ve ölümü anlayamıyor, kavrayamıyorsak vay halimize... 

Hayatın anlamı, onunla ilgili verdiğimiz mücadele konusunda net cevaplar veremezsek gerçekliğimiz, ölümlülük konusunda da bir sonuca varamayız. Ölüm tüm insanlık tarihi boyunca insan zihnini meşgul eden en önemli varoluşsal meselelerden biri haline gelmiştir. Aslına bakılırsa insanı düşünmeye sevk eden en önemli olayın "ölüm fenomeni" olduğunu bile söylemek mümkün. Değişmeyen tek tek şey ölümün kendisidir aslında… 

Söylenemeyen, söylemeye cesaret edilemeyen ölüm, insana ait, özsel olandır. Ölüm, yaşamın içinde olmayan bitiş noktasındadır. Bu kavram hakkında konuşulması gereken, yaşarken unutulmaması gereken bir fenomen olması. Yaşayan her şey ölür; yaşamayan her şey ise yok olur. 

Varoluş ve ölüm, tüm insanların, tüm canlıların gerçekliğidir. Kesin olan bir gerçek var ki insanların başına bir defa gelir. Kişi için özel, benzersiz, bireysel, belirleyici, eşitlikçidir. Evrensel gerçek olan ölüm kendi başına kişisel bir yolculuktur. Daha önce kimsenin tecrübe etmediği, bütün ömrü boyunca sadece bir defa tecrübe edebileceği, tanımlanması kolay olmayan ölüm olgusu ile karşı karşıyayız. 

Ben hep ölümü ve doğumu insan var oluşunun beş önemli evresinin parçaları olarak düşünmüşümdür. Bu beş evreden birincisi, daha önce var olmayan insanın ruh şeklinde yaratılması yokluktan varlığa geçiştir. İkinci evre ruhlar alemine, insanın ana rahmine geçişidir. Burada insan ruhlar aleminde ölümü, anne rahminde ise bir bedende doğumu yaşar. Üçüncü aşamada eğer sağlıklı, prematüre bir bebek değilse, dokuz ay on gün sonra anne karnındaki doğum gerçekleşir yani oradaki hayatı bitmiştir. Evrene nesnel dünyaya bir bebek olarak doğmuştur. Daha önceki anne karnındaki hayatı ölümle sonuçlanmış, bu dünyada yeni bir doğumla hayata başlamıştır. Dördüncü geçiş ise bu dünyadaki hayatımız. Bir insan çocukluk, gençlik, orta yaş ve yaşlılığını yaşadıktan sonra bu kez de ölümü “yaşayacaktır.” İşte bu da beşinci geçişi ifade etmektedir. Ölüm son değildir. Bir yerde yaşam son bulurken başka bir yerde sonsuz bir yaşamın başlamasıdır. 

Belki de bu yüzden doğmadan önce var olmadığımıza göre, öldükten sonra yok olmayacağız. Doğmadan önce ölmeyi neden kabul edemiyoruz? Belki de ölümden önce yaşam olduğu gibi, ölümden sonra da yaşam var fikridir. Bu farklı bir yaşamdır. Ölüm neye göre bir son, neye göre bir son değil, ölçüsü bu dünya olsa gerek. Ölüm korkusunun bilinç altındaki baskısıyla tedirgin olan insan düşüncesidir. Geleceği bilmek isteğinin de etkisiyle, ileriki durumu hakkında kesin bir bilgiye sahip olmamak biz insanoğlunu tedirgin eder. Belki de Carl Gustav Jung'un dediği gibi içimizdeki ölüm korkusunun asıl sebebi "yaşama korkusu"dur. Öyleyse, ölümden en çok korkan kimseler, yaşamaktan en fazla korkan insanlardır. Hazırlıklı ve korkusuz olmak aynı zamanda ölümü kabullenmek anlamına gelir. 

Yaşamayan yani varlıklarını pasif olarak sürdüren eşyaları cansız, varlıklarını homojen, hareketli olarak sürdüren varlıkları ise canlı olarak ifade ediyoruz. Canlı ya da cansız olarak nitelediğimiz her iki varlığın özünde herhangi bir fark yoktur. Sadece farklı kimyasal değişimlerden tepkimelerden, evrimlerden dolayı farklı iki yapı vardır. Herhangi bir taş ya da kaya parçası yerini değiştirmeden olduğu yerde durur; hareketsiz kalarak yer değiştiremez, buna taşın kimyasal yapısı izin vermez. Bu durum yaşayan varlıklar çiçekler, böcekler, bitkiler, hayvanlar, insanlar için geçerli değildir. Gökyüzünde ve yeryüzünde bulunan varlıklar yer değiştirirler. Canlılık gösteren, kıpırdayan, oynayan, kımıldayan canlıyı meydana getiren kimyasallar, genetik yapıdan dolayı içlerinde ölüm olgusu vardır. Cansızlar için ise yok oluş, ölüm yoktur. Canlı ya da cansız kavramlar arası ayrımı ölüm sayesinde ayırabiliyoruz. 

Benim iddiam, hayatın sürekliliği algısı, narsist özellikte bilinç dışıdır, insanın böyle bir duygunun, düşüncenin içinde bulunması ve etrafındaki herkesin öleceği gerçeğidir. Yani varlığın hayati bir arzusudur, genlerimizde "Herkes ölecek bir ben ölmeyeceğim" düşüncesi vardır. Sanki ölüm kişinin kendisine ait değildir, sadece başkaları ölümü yaşayacaktır. İnsan, kendi ölümü ile ilgili düşüncelerini bastırmakta, bilinçaltına itmektedir. 

Hayatın sürekliliği, akışı, onun yapısındaki en önemli öğelerinden birisidir. Çoğumuzun içinde, dinlerin ya da felsefecilerin iddia ettiği gibi, bedenin öleceği ruhun ölümsüz kalacağı duygusu vardır. Ölümden sonra ruhun dirilmesi, ölümden sonraki hayat vb. inanç ve düşüncelerle bütün insanlarda bir umut, bir sürekli var olma çabası vardır. 

İnsandaki ölüm kavramı, kişiden kişiye, toplumdan topluma farklılık gösterir. Benim anladığım kadarı ile ölüm kavramı; sosyal ve kültürel geleneklerin, dinlerin, kişisel ve duygusal konuların ve kavramsal anlayışların ortaya koyduğu biyolojik bir olgudur. Biz insanoğlunun ölüm algısı, ölen kişinin fiziksel olarak artık dönmeyeceğini yani ölen kişinin bir sonu olduğudur. Ölen kişinin artık sosyal bir varlık olarak hayatını sürdüremeyeceğini bildiğimiz için yaşama dönemeyeceğini fark ederiz. Psikolojik savunma mekanizmalarımızla ölümün bütün canlıların başına geleceğini biliriz. Kendimizi böyle avuturuz. Yani aslında yaşayan her canlının sonunda öleceğini adımız gibi biliriz...