ODTÜ'de beş yıl ve beş anı

ODTÜ'de beş yıl ve beş anı

29 Ekim 2022 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Metin Gülbay

1974 ile 1979 arasında ODTÜ'de öğrenciydim. Daha doğrusu o okulda bulundum, öğrencilik kısmı pek gerçekçi bir tanımlama olmadı. "Revolution" (devrim) bölümünden mezun oldum ama tabii ki diploma vermiyorlar oradan. 1979'da ODTÜ'den ayrılıp o zamanki adıyla SBF-Basın Yayın Yüksek Okulu'na geçtim.

ODTÜ benim yaşamımda apayrı bir yere sahiptir. Orada geçirdiğim yıllarda solcu oldum ki biz bu sıfatı pek sevmezdik, kendimize "devrimci" derdik. Herkes de bize öyle derdi. Çünkü CHP'liler bile kendilerine solcu diyordu ve bu hiç hoşumuza gitmiyordu. ODTÜ'deki anılarımdan birkaçını paylaşayım istedim çünkü benimle beraber mezara gidecek paylaşmazsam. Şaka bir yana beş yıl bulunduğum okulda beş tane olay kazınmış zihnime. Başkaları da var ama o kadar önemli değil. Bunlar benim için çok önemli.

Haydi başlayalım.

1- 1975 yılı. ODTÜ'de aralıklarla yaptığımız üçer beşer günlük protestolar sonunda boykota dönüştü. Ben hazırlık okulundayım daha. Ancak okul kapanmadı, boykot yapanlar derslere girmedi ama birkaç kişi de olsa derslere devam eden vardı. O sabah servisle okula gittim. Hazırlık okulunun önünde üç arkadaş bekliyoruz, bir kız iki erkek, çünkü bizim servis erken varmış okula. Biz erkekler aynı sınıftayız, kız ise başka sınıfta ve ben ilk kez o sabah tanıştım onunla. (Sonra o hoca oldu ODTÜ'de). Bir baktık ellerinde silahla birkaç tane genç dolaşıyor ortalıkta. Biz birkaçını gördük ama belki daha fazlaydılar bilemiyorum artık. "Kimsiniz" dedik, "burada boykot varmış, onu kırmaya geldik" dedi biri. Boykot kırmak diye bir deyim vardı eskiden. Grev kırmak gibi hani. İşçiler greve çıkar ama patron dışarıdan adam toplar silahlı külahlı takımından ve onlar işçilere saldırır grevi kırmak için, işte bunlar da öyleydi. Biz onlarla ağız dalaşına girdik tabii, nereden geldiniz, hangi okuldan falan diye, pek hatırlamıyorum, Ankara Yüksek Ticaret Okulu mu ne varmış oradan gelmişler. Biz onlarla tartışırken bir baktık yurtlardan bazıları pijamalarıyla devrimci öğrenciler ellerine geçirdikleri sopalarla, kepçelerle geliyor. Evet yanlış anlamadınız mutfaklarda kullandığımız kepçe vardı birinin elinde nereden bulduysa, bazıları yalın ayak koşarak geliyor, belli yatağından fırlamış.

Bunlar onların geldiğini görünce panikledi, ne yapacaklarını bilemedi ama kaçamıyorlar da çünkü nereye kaçacaklarını da bilemiyorlar. Tam o sırada ODTÜ yerleşkesi içinde bulunan jandarmaya ait bir cip geldi, içinde bir rütbeli subay da vardı, bunları aldı ve son sürat kaçırdı. Nereye gittiklerini göremedik ama muhtemelen tepedeki jandarma karakoluna götürdüler. O yıllarda ODTÜ kırsal bölgede sayıldığı için polis giremiyordu yerleşkeye, jandarma vardı. O günden beri Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sağcıların koruyucusu olduğuna inanırım.

 

ODTÜ gazetesi

 

2- Yıl 1977. ODTÜ Mütevelli Heyeti Aydınlar Ocağı üyesi MHP'li Hasan Tan'ı üniversiteye rektör yaptı. Çünkü Mütevelli Heyeti o yıllarda iktidarda bulunan Milliyetçi Cephe hükümeti tarafından atanmıştı.

Hasan Tan profesörlüğü yalnızca Türkiye’de geçerli olan tek profesördü üniversitede. Tan'ın atanışıyla birtakım istifalar da yaşanmıştı. Üniversite karışmıştı anlayacağınız. Büyük bir protesto gösterisiyle karşılandı Hasan Tan. Öğrenciler bugün bir efsane gibi anlatılan ünlü dokuz aylık boykota başladı. Tüm Türkiye'yi "Hasan Tan ODTÜ'ye rektör olamaz" stikırlarıyla donattık. Dört arkadaş bir gün Bursalı bir arkadaşla Bursa'ya gitmiştik, hatırlıyorum. O günün gecesi yanımıza aldığımız stikırları gezdiğimiz caddede ne kadar mağaza ve direk varsa yapıştırdık. Hiç aklımızda yoktu bu ama birden yaptık bunu. Ertesi sabah otobüse giderken baktık herkes bizim stikırlara bakıyor merakla.

Tüm ODTÜ öğrencileri gittikleri şehirde aynı şeyleri yapıyordu. Cumhuriyet gazetesi bizimle ilgili haberleri her gün veriyordu. Bir de Nazlı Ilıcak'ın gazeteci olmadığı halde kocasının sahibi olduğu Tercüman gazetesindeki köşesinden bize ettiği küfür ve hakaretler vardı ki hiç unutmuyorum. Yazdıkları tamamen yalan yanlış şeylerdi.

8 Haziran günü ODTÜ öğrencisi Ertuğrul Karakaya üniversite giriş kapısında üstünü aramak isteyen jandarmadan kaçmak isteyince hiçbir ihtarda bulunmadan vuruldu. Yaralanan Karakaya'yı yerlerde sürükleyen jandarma onun ölümüne neden oldu. Bunun üzerine 22 Haziran'da Hasan Tan istifa etti. Ancak sorunlar kesinlikle bitmedi çünkü Tan işçi adı altında üniversiteye eli silahlı MHP'lileri işe almıştı. Bunlar öğretim üyelerinin ev ve araçlarına patlayıcılarla birçok saldırı düzenledi. Bu arada öğrenci servisleriyle işçi servislerine de defalarca saldırı düzenlediler. Kasım ayında üniversite yeniden açıldı. Açıldı ama bu tetikçiler yerleşke içinde öğrencilere ve öğretim üyelerine saldırılarını sürdürdü. 2 Aralık 1977 günü ise rektörlük binasında bulunan MHP'li tetikçiler binanın çevresinde kendilerini protesto eden öğrencilerin üzerine patlayıcı madde atıp ardından da yaralanıp yere düşenlerin ve kaçanların üzerine kurşun yağdırmaya başlamış. Ben o sırada arkadaşlarla bölümün kantinindeydim. Patlama sesini duyunca hemen çok yakındaki rektörlük binasına gittik. Yerlerde ayakkabılar gördüğümü hatırlıyorum. Herkes kaçmıştı. O gün 52 öğrenci yaralandı. Bu yaralıları Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi'ne götürmüşler. İki ağır yaralı hastanede yatmaya devam etti. Orada da bir şey yapmasınlar diye her gün ODTÜ'lüler gruplar halinde nöbete gidiyordu. Bunlardan birinde ben de vardım. İbrahim Baloğlu'nu öyle tanıdım. Kendisi eli yarasında daha ayağa kalkamayan diğer yaralı arkadaşın yatağına kadar gelmişti onu ve bizi görmek için. Ne yazık ki İbrahim kurtulamadı.

 

ODTÜ Rektörlük binası

 

3- 1979 yılı ağustos ayı. ODTÜ yeni öğretim yılının açılış töreni, stadyumdayız toplu olarak. Unutamadığım anlardan biri de budur. İstiklal marşını çaldı askeri bando, bazı öğrenciler ayağa kalktı bazıları kalkmadı. Sonra hepimiz ayağa kalktık ve Enternasyonal'i okumaya başladık. İstiklal marşını çaldıktan sonra stadın kapısına doğru yürüyen bando birden durdu ve biz marşı bitirene kadar hareket etmedi. Acaba ne anlamışlardı da öyle yapmışlardı. Belki bunun da milli bir marş olduğunu sanarak ona da saygı göstermek istemiş olabilirler. Çok küçük bir olasılıkla da başlarındaki subay devrimci biriydi diyeceğim ama milyonda bir ihtimal bile değil. Ama işte bunu da gördük. Ertesi gün Hürriyet gazetesi manşetten bize küfürlerle saldırıyordu. Tabii bando takımının ne yaptığını bilmiyorlardı. Benim aklımda Enternasyonali' hazır olda dinleyen bando takımı daha fazla yer etmiş. Çünkü biz Enternasyonal'i her yerde söylüyorduk, özel bir anlamı yoktu. Ama Kızıl Ordu dışında (tabii Çin'deki dahil) Enternasyonal'i hazır olda dinleyen başka "ordu" olduğunu sanmıyorum.

4- 1978 veya 79 olabilir. Kafeteryanın önünde toplanmışız. Devrimci Yolcular ODTÜ'deki en büyük siyasi gruptu. Onlar TKP'lilerle Halkın Kurtuluşu grubu arasında bulunuyor o sırada çünkü birbirleriyle kavga etmelerini istemiyorlar. Herkes konuşuyor inanın ne konuşulduğunu hatırlamıyorum. Bu arada topluluk içinde bulunan jandarma astsubayı da elini kaldırdı. Ona da söz verildi. O da konuştu ve herkes sessizce kendisini dinledi. Devrimciler kendilerine düşmanlık eden, hatta ateş açıp öldüren kişilere bile demokratik haklarını kullandırıyorlardı. Bu konu açılmışken söyleyeyim, üçlü amfinin altında bir mescit vardı. Dindar gençler orada namazlarını kılardı. Asla kimse karışmazdı. Onlardan üçü de bizim fizik bölümündeydi, hep birlikte gezip birlikte ders çalışırlardı. Öğrenci temsilcileri seçiminde de oy kullanırlardı. Bir defasında  Bahçelievler'de servisten inerken beni çaya davet ettiler, teşekkür ettim. Aramızda da böyle bir nezaket vardı. Herkes birbirine saygılıydı, Akıncılar o sıralar devrimcilere çok büyük sevgi ve saygı besliyorlardı. Çünkü onlar da sisteme karşıydı ama bizzat "savaşan" bizdik.

 

1 Mayıs 1979 TİP yürüyüşü.

 

5- 1979 1 Mayısı. Dikmen'de korsan gösteri yapılacak dediler. ODTÜ'den onlarca otobüs gittik Dikmen'e. Çok dağınık bir eylemdi, yapıldı mı yapılamadı mı bilemiyorum çünkü polis eylemcileri bekliyordu zaten. Biz üç arkadaş gözaltına alındık. Önce bir karakola tıktılar bizi, ayakta bile durulacak yer yoktu, herkesin vücudu birbirine değiyordu. Sonra otobüslere doldurup Emniyete götürdüler. Otobüste arka sıralardaki arkadaşlar çok dayak yedi. Emniyet  Müdürlüğü'nde bir baktık ki yerlere oturtulmuş yüzlerce kişi var. Pol-Derli polisler devrimcilere sigara atıyor uzaktan, MHP'li Pol-birli polisler ise onlara kızıyor, fırsat bulduklarında da devrimcileri tekmeliyor. Sorgudan sonra bizi Mamak'a gönderdiler. Her neyse, anlatacağım şu. Ecevit başbakandı, İstanbul'da sokağa çıkma yasağı ilan etmiş ve bu yasağa uymayarak Taksim'e çıkmak isteyen Behice Boran ve yüzlerce TİP'li yerlere yatırılarak gözaltına alınmıştı. Ankara'da yasak yoktu ama polis göz açtırmıyordu. Mamak'ta koğuşta bir yatakta iki kişi yatıyordu tabii ona yatmak denirse. Bir tane de MHP'li vardı koğuşta. Biz galiba 200 kişiye yakındık. O sabaha kadar uyumuyor ve korkudan ölüyordu her gece. Ama kimse kılına bile dokunmadı. Jandarma da boş durmuyor ve bizi itip kakıyordu her an. Bir gün artık topluca bağırıp çağrışma oldu. Koğuştakiler Devrimci Yol ve Halkın Kurtuluşu gruplarındandı çoğunlukla. Her gruptan birileri bir şeyler söyledi. Sonra birden koğuşa bir çavuş girdi. Askerliğini yapan çocuklardan biri yani, subay değil. Bir taburenin üstüne çıktı. "Arkadaşlar ben de devrimciyim, ama sizin yaptığınız da şöyle böyle" diye konuşmaya başladı. Devrimciler ona bir şey söyledi o onlara bir şeyler. Sonra sulh olduk, biz ona anlayış gösterdik, o da erlerin ipini biraz sıktı. Bir de tabip teğmen dolaştı koğuşları bir kere. Midem o sırada da sakattı acaba onun için bir ilaç yazabilir mi diye sordum. Aldığım yanıt "buraya düşmeseydin" oldu. Her doktor saygıya layık değil anlayacağınız, yeminine uymuyor. Ecevit'in başbakan olduğu Türkiye'de Mamak Cezaevi'nden çıkarken subay geldi hepimize birer kağıt imzalatmak istedi. Baktık bizim giriş tarihimiz 3 mayıs yazılmış, niye dedik 1 Mayıs değil, çünkü yasal gözaltı süresi 15 gün ya, askerler de bu yasal süreye uymuş görünmek istiyordu. Yani CHP'lilerin biz de solcuyuz demelerine kızmamız boşuna değildi. Sonunda imzaladık tabii, öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur ki zaten. Hem aslında önemli bir günde bırakmışlardı bizi: 18 Mayıs, yani İbrahim Kaypakkaya'nın katledildiği gün.

Aklıma kazınan sahneler bunlar işte.

Ben Metin Gülbay, herkese keyifli bir hafta sonu dilerim.