Nefretin sahtesi olmaz

Nefretin sahtesi olmaz

29 Aralık 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Nefretin pozitif bir gerçekliği yoktur; daha ziyade sevginin ve genel anlamda pozitif duyguların yokluğudur. Çünkü evrende asıl var olması gereken sevgidir. Naçizane düşüncem, nefret sevginin yokluğudur ya da azlığıdır.

Benim anlayışıma göre nefret, sevginin yeterli seviyeye ulaşmaması veya diğer bir varlık kategorisine göre daha az sevgiye sahip olunmasıdır. Belki de insanlar arasındaki iyi-kötü kavramının ortaya çıkmasında belirleyici bir rol oynamaktadır. İnsanlar tarafından bilerek meydana getirilen ve kendi ihmalleri sonucunda oluşan nefretler vardır. Psikolojik, sosyolojik, biyolojik ve çevresel faktörlerin etkisi ile insanda kızgınlık ve olumsuz düşüncenin baskın olduğu ve yıkıcı dürtülerin harekete geçtiği bu ruh hali başkalarına zarar verir. Duygusal, fizyolojik ve bilişsel boyutlarda yaşanan nefret, istenmeyen davranışlara yol açar. Toplum içinde ortaya çıkan nefret ve saldırganlık topluma ve kişiye zarar veren, yıpratan, hırpalayan, zedeleyen, yaralayan, örseleyici bir durum olarak değerlendirilir. Biz insanoğlu herhangi bir amacımıza ulaşamadığımızda içimizde var olan nefret birden kalpte meydana gelen bir kıvılcım ile alev alır, kalp atışlarını hızlandırır, öfkenin saldırganlığa dönüşmesine yol açar. 

Son dönemlerde yaşanan nefret suçları, ırk, etnik köken, dil, din, mezhep, siyasi düşünce, bedensel engel, cinsiyet, sosyal yaşamın farklılığı ve ön yargılara bağlı olarak işlenen suçlar yazılı ya da sosyal medyada yer alıyor. Ama benim burada asıl değinmek istediğim geçen hafta İzmir’de Suriyeli üç emekçi gencin ırkçı bir saldırgan tarafından yakılarak katledilişinin gündem bile olmaması. En üzücü olanı ise cinayeti işleyen caninin açıkça cinayeti "milliyetçi" duygular ile işlediğini söylemesi. Kullanılan nefret diliydi… Zaten son dönemlerde dünyanın birçok yerinde ırkçı nefreti, yabancı düşmanlığı, azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli insanlara yönelik saldırgan kökenli ulusalcılık ve etnik milliyetçilik, ayrımcılık ve düşmanlık şeklinde nefretin yaşandığına şahit olduk; korkum daha da kötüsünü göreceğiz. 

"Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık" kitabında ne diyordu Mehmet Uzun: "Şehirler değişti, giyim kuşam, otomobiller uçaklar, telefonlar değişti, ama insanlar değişmedi; kin, nefret, öç alma duygusu hep kendisi gibi kaldı…" 

Doğru değil mi? Aklınıza gelebilecek her konuda hoşgörüsüzlüğe dayalı, nefret yayan, kışkırtan, teşvik eden veya meşrulaştırmaya çalışan bir düşünce ile karşı karşıyayız. Size sadece Türkiye'de son 70 yılda yaşanan birkaç olayı yazsam dünyada yaşananların özeti gibi olur...

6-7 Eylül 1955 olayları, Sivas katliamı ve 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas Madımak Oteli'nde 33 yazar ve ozan ile iki otel çalışanı yakılarak öldürüldüğü olay nefret suçunun en çarpıcı örneklerinden. 19-26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş'ta Alevi Kürtlere yönelik katliamda 120 insan öldürüldü. Kürt aydını Musa Anter 20 Eylül 1992'de Diyarbakır'ın Seyrantepe Mahallesi'nde uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller'in koltuğuna oturmasından sonraki 3 yılda 19 Kürt iş adamı, o dönem faili meçhul olarak anılan cinayetlere kurban gitti. Neyin nefretiydi, asla bilinmez.

27 Mayıs 1995'ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı'nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayan annelerin dramı. Hiç düşündünüz mü, bir ülkede insanlar nasıl kaybolur? Kaybolan bu insanların hiçbirinde hafıza kaybı ya da bunama (demans) yoktu! Bu insanlar iş adamı, üniversite öğrencisi, aydın, işçi, kısacası bizden, halktan birileriydi... Çok iyi hatırlıyorum, 1999'da çıkan albümündeki "Giderim" ve "Nerden Bileceksiniz" gibi hit olmuş şarkılar ile Magazin Gazeteci Derneği tarafından ödüle layık görülen Ahmet Kaya konuşmasındaki aynen şu sözleri söylemişti:

”Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.”

Ahmet Kaya gitti. "Ben ve benim gibiler, benim nasıl yandığımı nereden bileceksiniz" derken Ahmet Kaya'yı çok iyi anlıyorduk. Nefret eden zihniyet asla anlayamadı. Anlamayacak da… Hiç okumadığı Çetin Emeç'i, Uğur Mumcu'yu, Turan Dursun'u öldüren zihniyet aynıydı. Agos gazetesinin Türkiye Ermeni'si genel yayın yönetmeni Hrant Dink'in 19 Ocak 2007'de silahlı saldırgan tarafından öldürülmesi. Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, canlı yayında hedef gösterilmesinin ardından herkesin gözü önünde Kasım 2015'de Diyarbakır'ın Sur ilçesinde silahlı saldırı sonucu hayatını kaybettiğinde yine faile meçhule gitti. Santa Maria Kilisesi Rahibi Andrea Santoro, 2006'da kilisede dua ederken, uğradığı silahlı saldırıda, daha sonra 2016'da, Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov'a Ankara'daki Çağdaş Sanatlar Merkezi'ndeki fotoğraf sergisi açılışı sırasında düzenlenen saldırıda nefret duygularını besleyen caniler tarafından yaşamlarını yitirdiler. 

Sorun bir zihniyet sorunudur. Empati yoksunluğu, aşırı milliyetçi ve bencil insanların nefretinden kaynaklandı bu olaylar. Kitap okumayan, hayvan sevmeyen, işçiyi döven, din adamlarını, kadını öldüren, masum hayvanları katleden, cinsel tercihlerinden dolayı linç edilen, bağnaz, gerici, kronik saplantılardan kurtulmanın yolunun, insanları birbirine bağlayan, rasyonel bir mantıkla, eşitlikçi demokrasi ile olabileceğini ifade edebilirim. Nefret söyleminin, yani duygusal, düşünsel, davranışsal anlamda herhangi bir ülkeye, topluma, kişi veya gruba yönelik öfke ve nefret içeren bir söylemi üreten temel faktörün ön yargı olduğu belli aşikar. Sabahattin Ali İçimizdeki Şeytan adlı kitabında nefret ile ilgili insanın düşüncesindeki nefret duygusunu çok güzel ifade etmiştir. Ne yazıktır ki Sabahattin Ali de  bir cinayete kurban gitti. 

İçimizde şeytan var.. 

Can kırıkları var. 

Nefret var, yalanlar var... 

Bir yanımız bizi çoktan terk etmiş, kaçıyor... Melankoli ve hüsran var... 

Keşke bazı geceler hiç sabah olmasa… 

Son olarak, tam tamına bugün on yıl oldu. Katledilen 34 insan, 19'u çocuktu; çocuk kaldılar. Ve ülkede onlar için yas bile ilan edilmedi ama edilmeliydi. Bakıyorum da Türkiye Ayetullah Humeyni'nin ölümü, Pakistan için Taliban'ın yaptığı bir bombalı saldırıda ölenler ve 2005'te Papa II. Jean Paul'ün ölümü için yas ilan etmiş. Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz el-Suud'un vefatı sebebiyle bir günlük milli yas ilan edildi. Dikkatinizi çekerim Suudi Arabistan kendisi yas ilan etmemişti. İsrail'in Kudüs'teki saldırılarında hayatını kaybeden Filistinliler için Türkiye üç gün süreyle ulusal yas ilan edildiğini açıkladı. Ben isterdim ki vatandaşı olan 34 kişi için de yas ilan edilseydi. Belki insanların yüreklerine umut, sevgi ,barış dilekleri yeşerirdi. Ne diyeyim bilemedim. İnsanların gülüşlerini çalanlar ağlamaya mahkum olsunlar. Ne diyeyim!..