Neden başaramıyoruz?..

Neden başaramıyoruz?..

25 Haziran 2021 Cuma  |   Köşe Yazıları

Samih Güven

Türkiye 1923-1929 arasında Lozan’a ek bir sözleşme nedeniyle bağımsız bir iktisat politikası uygulayamadı malum. Özellikle de dış ticaret ve gümrük politikaları açısından. 1930-1939 döneminde ise korumacı ve devletçi bir bakış açısıyla sanayileşmenin temelleri atıldı ve önemli sonuçlar alındı. “Büyük Buhran”ın her türlü yokluk ve kıtlığın etkisine rağmen hem TL’nin değerinde hem de bütçe dengesinde başarı sağlanmıştı bu dönemde. 

İkinci Dünya Savaşına girmesek de ekonomik koşullar çok ağırdı. Yapılabilecek şeyler sınırlıydı. Dolayısıyla dünyada milyonlarca insan ölürken bu döneme ilişkin karne muhabbeti yapılması büyük bir çarpıtma. 

Diğer taraftan, savaş sonrası Türkiye’nin Batı'ya yakınlaşma sürecinin başladığını görüyoruz. Türkiye 1947 yılında Dünya Bankası ve IMF’ye üye olurken, Marshall yardımı da söz konusu olmuştu. Ayrıca Türkiye çok partili hayatı tecrübe etmeye başlamıştı. 

1950 yılından itibaren dış yardımların da artmasıyla tarımda ve altyapı yatırımlarında bir ivmelenme olsa da 50’lilerin sonlarına doğru döviz ve finansman sorunu baş göstermiş, önemli fiyat artışları görülmüştü. 

1961-1979 dönemi karma ekonomi dönemi olarak bilinmekte, ekonomik planlar yoluyla büyüme hızının yükseldiği görülmektedir. Ancak özellikle 70’lilerin sonlarına doğru yaşanan petrol ve döviz sorunları ile siyasi gerilimler önemli sonuçlar doğurmuştu. Uygulanan ithal ikamesi modeli ise istenen sonucu verememişti. 

1980’lerden itibaren yaşanan hızlı serbestleşme ve ihracata dayalı büyüme modeli ihracat açısından nispeten olumlu sonuçlar yaratsa da enflasyon, döviz sorunu, finansman ve bütçe sorunları gibi konular günümüze kadar geldi. 90’lı yılların koalisyon tecrübesi sorunların ana kaynağı gibi gösterilse de son 20 yıldır yaşanan tek parti iktidarı hayal kırıklığından öte bir şey getirmedi. Bu durum toplum kesimleri arasında uzlaşma, güçler ayrılığı ve adalet olmadan mesafe almanın mümkün olmadığını gösteriyor. 

Özetle Türkiye kalkınma sorununa anlamlı bir çözüm getiremedi. Hem büyük bir ekonomik atılım, hem ciddi bir eğitim reformu hem de kurumlar ve devletin kalitesi bir arada düşünüldüğünde ortada başarılamamış büyük bir sorun duruyor. 

Konuya genel olarak bakıldığında, Türkiye’nin belalı Orta Doğu coğrafyasına yakınlığı, Kürt sorununun yarattığı sonuçlar, siyasal İslamcı yaklaşımın getirdiği sonuçlar gibi nedenler ileri sürmek mümkün. 

Bir başka açıdan ise toplumun kapsamlı ve etkili bir eğitim atılımından uzak olması, tasarruf yetersizliği, dış bağımlılık ve enerji bağımlılığı gibi konular söz konusu. 

Fakat birbirinden farklı sorunları olsa da Brezilya, Arjantin, Hindistan, Güney Afrika gibi birçok gelişmekte olan ülkenin de bir türlü istenilen sonuçları alamadığı görülüyor. Yani kalkınma konusu o kadar basit bir konu değil zaten. 

Esasen Güney Kore ve Japonya gibi istisnalar dışarıda bırakıldığında Avrupa medeniyeti dışında göz alıcı bir şey yok ortada. Tabii ABD ve Kanada örneklerini Avrupa medeniyetinin uzantısı olarak görmek, Çin deneyimini ise farklı bir yere koymak gerekiyor.  

Avrupa medeniyetinin yüzyılların zorlu mücadelesi, sanayi devrimi, Rönesans ve Reform hareketleri ile aklın öne alınması gibi özellikleri söz konusu. Avrupa’nın gelişiminde merkeziyetçilikten uzak, sanatı ve bilimi himaye eden nüvelerin varlığını not etmek gerekiyor. 

Peki başlıktaki soruya nasıl bir cevap verebiliriz? Yani biz neden başaramıyoruz? 

Bir defa sanayileşmeye geç kalmış, enerji kaynaklarından yoksun, iç siyasi sorunlarla boğuşan ve gerçek bir eğitim reformunu başaramamış bir ülkeyiz. Türkiye’nin 30’larda kıt kaynaklarla gerçekleştirdiği kalkınma hamleleri ve 60’lardaki bazı örnekler dışarıda bırakılırsa etkili dönemleri oldukça az. 

Dolayısıyla eğitim ve bilim atılımını da içine alan, istikrarlı bir şekilde yürütülmüş ve sonuç alınmış bir kalkınma dönemi göremiyoruz. İkincisi de siyasi gerilimleri azaltacak bir toplumsal uzlaşı ortamından yoksunuz. Yaşadığımız tecrübelerden bir türlü ders almıyoruz. Kurumları siyaset ve hamasetle sürekli geriye götürdük ve zarar verdik. 

Bugünün zorlu rekabet ortamında, küresel ısınma ve yüksek dünya nüfusu gibi sorunlar içinde gerçek bir ekonomik sıçrama yapmak hiçbir ülke için kolay değilken biz işimizi zorlaştıracak yeni açmazlar ve sorunlar ekliyoruz. 

Oturup konuşmaktan, uzlaşmaktan, barış ve adalet ortamı yaratmaktan, aklın yolunu açmaktan, düşmanlık  ve çatışma siyasetini yenmekten başka yolumuz yok.  

Özellikle eğitim alanında yıllarca yaşanan yap bozları önlemek ve ideolojik argümanlardan arınıp gerçek bir eğitim seferberliği başlatmak için uzlaşma şart kanımca.

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın

Etiketler:  Ekonomi