Narin ve Anabelle, şah ve mat

Narin ve Anabelle, şah ve mat

9 Ocak 2021 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Baran Cengiz

Üniversite yıllarını çok net hatırlıyordu. O zamanlar daha rüyalarını yeni yeni kontrol etmeyi öğreniyor ve her türlü tecrübeyi geceleri uykusunda ediniyordu. Bir süre sonra diğerlerinden soyutlanmaya başladı. Orada istediği kişi olabiliyor ve istediği her şeyi yapabiliyordu. Fakat gerçek dünyanın da gerektirdiklerinin farkında olduğundan, kendine içeride olduğu gibi dışarıda da güzel bir hayat kurdu. Dışarıda güzel bir karısı vardı, Narin, onun varlığı eve her zaman güzel bir koku bırakırdı. İki tane çocuk, iki yaşında bir erkek, Mesut ve beş yaşında bir kız, Ferhunde. Güzel bir ev. Pembe panjurlar da olsa tam bir genç kız rüyası denilebilirdi. 

En azından başlarda böyleydi. Evlilik hayatı ilerleyip, ilişkiler derinleşince ve gerçek hayat ağırlaştıkça rüyalarındaki o çok sevdiği hayattan uzaklaşmaya başlar olmuştu. Onu en sevdiği şeyden uzaklaştıran bu aileden yavaşça tiksinmeye başladı. Onların en basit istekleri, en ufak hareketleri rahatsız eder olmuştu. Kendi rüya aleminde kurduğu hayatına daha da sıkı sıkıya tutundu ve uyanıkken sadece bilinçsizce işlevselliğini koruyup geceleri bütün bilincini açıyordu. Rüyasındaki ailesiyle daha mutluydu; Anabelle diye bir karısı ve Marc ile Anne diye iki güzel çocukları vardı. Belki de dışarıdakiyle aynı düzene sahip bir aileyi rüyasında yaratmıştı fakat Anabelle'le beraberken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyor, çocuklarıyla oynarken aslında kendi zihniyle oynadığının farkında olmadan çocuk oluyordu. 

Gerçek dünyadaki ailesinin gündüzleri ne yaptığına dair çok fikri yoktu, onlar sussun diye onlarla biraz vakit geçirir sonra da yatağına yatardı. Karısı ile de sadece çocukları ayrılık yüzünden hırpalanmasın diye beraberdi. Ne de olsa rüyalarında mutluydu, gündüzleri de bir şekilde Anabelle ve çocuklarına ulaşana kadar idare ediyordu.

Her gün olduğu gibi saat tam 18.00'de işinden eve geldi. Her zamankinden daha stresli bir iş günüydü. Bu nedenle bir an önce yemeğini yiyip, Anabelle'e kavuşmak istiyordu. Narin'e çok yorgun olduğunu söyleyip, kendisi için hızlıca yiyecek bir şeyler hazırlamasını istedi. Onunla konuşmak bile sinirini bozmuştu. Zavallı kadıncağız da ailesi için çalışan kocasına hemen güzel bir tabak hazırlayıp sundu. Üstü yamalarla dolu eski kanepede oturan kocasının yemeğini çiğnemeden, sadece doymak için yemesini izledi. Kocası hızla yemeğini bitirip, odaya doğru giderken Narin de mutfağa dönüp çocuklar için yemek hazırlamaya koyuldu. 

Yastığını ne kadar da çok seviyordu, onu Anabelle'e ulaştıran taşıtını. Kafasını koyar koymaz uyudu. O kadar alışmıştı ki, artık kafası yastığa değer değmez hemen göz kapakları ağırlaşıyor, zihni hemen diğer aleme kayıyordu. Bu işte o kadar ustalaşmıştı ki, rüya alemindeki evinde de yataktan uyanır gibi kalkar ve sanki yeni bir güne başlarmış gibi Anabelle'i öperdi. Bir tarafta uyurken bir tarafta uyanıktı. Sanki başka bir bedende başka bir günü yaşıyordu.

Yataktan kalktı, çevresine bakındı. Her şeyin buğulu görünmesine bayılıyordu. Buğulu fakat nasıl olduğu belli olmayan bir şekilde de net ve renkli detaylarla dolu bir dünya. Renkler onun aklının alabileceği en güzel canlılıktaydılar. İçinde artan huzurla salona doğru gitti. İşte oradaydılar! Gerçekten sevdiği çocukları, gerçek olmadıklarını, kendi yarattığı düşünce formları olduklarını bilmesine rağmen onları çok seviyordu. Ne de olsa çocuk denen şeyi de kendisi yaratıyordu. Tek farkı birinin fiziki bir bedeni olmasıydı. Beden, hislerden bu kadar mı önemliydi ki? 

Marc'a sarılıp onu kucağına alırken, Anabelle gelip "Ne güzel bir gün." dedi. Anabelle'in bu cümlesi bir düzenekti, her rüya başında bu cümleyi onun sesinden duyduğunda zihni rüyada olduğunu anlayıp, kontrolü ona bırakabilsin diye koyulmuş bir düzenek. Toz pembelikler arasında eğilip kızını öptü. Kızının gözlerinde gerçek alemlerde görülmeyecek neşe ve ışık vardı. Babasına olan aşkı gözlerinden akıyordu. Kucağında Marc ile beraber geniş kırmızı kanepeye otururken, Anne elinde satranç takımı ile geldi. Henüz 6 yaşına girmişti ya da babasının zihni tarafından girdirilmişti. Satrancı yeni öğrenmiş ve 6 yaş heyecanı ile sürekli oynamak istiyordu. Babasının karşısına oturdu. Kızı farkında olmasa da babası kendi zihni ile satranç oynuyordu. Bu nedenle bu küçük kız bu denli seviyordu ve bir deha gibi oynuyordu bu oyunu. Her ne kadar her seferinde kaybetse de yenilen pehlivan gibi güreşe doymuyordu.

Kızı ile satranç oynarken kahve almak için ayağa kalktı. Anabelle onun bu niyetini sezmiş olmalı ki, o da bir anda ayaklandı. Normalde böyle bir şey yapmaması hatta yapamaması gerekiyordu. Sonuçta o bir rüya varlığı, hayal ürünüydü ve kendi bilinci ile hareket etmesi olanaksızdı. Güzelliği de buradaydı. Anabelle'in bu hareketine ve nasıl yaptığına anlam veremeden onu eliyle iterek mutfağa yöneldi. Kızı hala satranç masasına konsantre bir şekilde bir sonraki hamlesini düşünüyordu.

Kahvesinden bir yudum alıp geri salona dönerken biraz başı döndü. Rüyadayken bir şeyler içmeye alışık değildi. Fakat bu sefer içmişti ve başının dönmesinin bu nedenle olduğunu düşündü. Silkelenip geri salona dönerken karşısında bir anda Narin'i, gerçek karısını gördü. Kahvesi yere düştü. Etrafına bakındı. Konuşamıyor, tepki veremiyor, bacaklarından gücün çekildiğini hissediyordu. Dizlerinin üstüne çökerken Narin'in Mesut'u kırılan bardaktan uzaklaştırdığını ve ona doğru yöneldiğini gördü. Neden gerçek dünyadaki evindeydi? Kahveyi almak için arkasını döndüğünde Anabelle, Marc ve Anne ile beraberdi. Bir anda gerçek dünyaya fırlatılmıştı. Salonun ortasında, kırmızı güzel kanepesinin yerindeki yamalı gerçek kanepeye ilişti gözü ve güzel sehpasındaki el oyması satranç takımıyla onu bekleyen Anne yerine elinde plastik bir fil ile Ferhunde'nin ona doğru geldiğini gördü : 

"Şah mat baba. Seni yendim." dedi elindeki fili uzatarak.

Yavaşça doğruldu ve kızının gözlerinde kendi suratını gördü. Uykusunda yürüdüğünü ve rüya gibi gerçek ailesi ile vakit geçirdiğini anladı, zihni bir anda eksik kareleri onun suratına savurmuştu. Rüyasından bir anda gerçek dünyaya fırlatılmıştı. Bir yanda Marc'ı bir yanda Ferhunde'yi gördü. Narin'e bakıp onun adıyla cümleye başladı, bir göz kırpışta Anabelle belirdi.

Ferhunde'nin korkmuş yüzünü görünce, kızının başını okşayıp elindeki fili aldı. Uzunca bir süre file baktı, konuşmadı, belki de zaten hiç konuşmamıştı...

Not: Bu yazı Medya Günlüğü'nde daha önce yayınlanmıştır.