Moskova 1995

Moskova 1995

2 Ağustos 2021 Pazartesi  |   Serbest Kürsü

Alper Eliçin (haber.aero)

Rusya’ya ilk seyahatim 1995 yılının ocak ayında oldu. O zamanlar Yapı Kredi Bankası’nın (YKB) sahibi olduğu Enternasyonel Turizm’de genel müdür yardımcısıydım. Şirkete yeni kazandırılan Pegasus Havayolları’yla da ben ilgileniyordum. Zaten aynı zamanda Pegasus’un yönetim kurulundaydım. 

Enternasyonel Turizm, YKB’nin turizm yatırımları yapan şirketiydi. Pegasus’un dışında Marmaris-Datça yolu üzerinde o günkü adıyla Robinson Club Select Maris’in sahibiydi ve Sultanahmet Four Seasons Hotel yatırımı da devam ediyordu. Otel yatırımlarının geliştirilme ve işletme aşamasından sorumlu genel müdür yardımcımız da Hasan Çağlayan’dı. Hasan, çok başarılı bir performans çizen Club Maris’i mal sahibi olduğumuzdan dolayı disiplinli bir şekilde denetler, Robinson yöneticilerine katkıda bulunur ve misafir yelpazesini genişletmeye çaba gösterirdi. O yıllar da turizm açısından sıkıntılı yıllardı. Bir yandan Körfez Savaşı’nın etkileri, diğer yandan PKK terörü sektörü krize sokmuştu. 

Hasan, genel müdürümüz Tavit Köletavitoğlu ve ben, Pegasus ile Club Maris arasında bir sinerji oluşturmaya gayret ediyorduk. Rus piyasası o yıllarda yeni yeni oluşuyordu. Rusların, batı Avrupalılardan farklı olarak PKK terörü, savaş vs gibi olaylardan fazla etkilenmediklerini biliyorduk. Zira o zamanlar Moskova’da da Çeçen terörü etkisini hissettiriyor, metroda bile bombalar patlıyordu. Fikir kimden çıktı hatırlamıyorum ama Moskova’ya gidilmesine ve gerek Pegasus, gerekse Maris için pazar araştırması yapılmasına karar verildi. 

Sovyetlerin dağılmasından sonra pek çok Türk girişimci Rusya’ya akın etmişti. Turizmciler, inşaat şirketleri, ihracatçılar, maceraperestler hepsi yollara düşmüştü. Rusya o sıralar yeni yeni dünyaya açılıyordu. Ruslar da akın akın Türkiye’ye, özellikle İstanbul ve Trabzon’a gelip, başta tekstil olmak üzere her türlü tüketim malzemesini alarak uçak ve gemilerle Rusya’ya taşıyorlardı. Bavul ticareti adı verilen bu aktivite oldukça büyük boyutlara ulaşmıştı. YKB’nin bağlı olduğu Çukurova Holding’in inşaat şirketi Baytur da o dönemde Rusya’da faaliyet göstermeye başlamıştı. 

Rusya’ya gitmeden önce, elden geldiğince bilgi topladık. Rusya’da faaliyet gösteren ve Türkiye’ye turist getirmeye çabalayan Türk ve Rus seyahat acentelerinin isimlerini, adreslerini, kontak kurulacak kişilerin isimlerini vs toparladık. Rus Sivil Havacılık Dairesi’nden (RCAD) de randevu aldık. Ayrıca, bize Moskova’da rehberlik edecek birini bulmaya çalıştık. Viyana merkezli Gulet Turizm’in patronlarından Cem Kınay bir Rus hanımı tavsiye etti. 

Hasan, ben, Pegasus’tan Ticaret Müdürümüz Harika Akkent, Pegasus Genel Müdür Yardımcısı Eugene O’Reilly 11 Ocak 1995 tarihinde İstanbul’dan THY ile yola çıktık. Moskova-Şeremetyova Havalimanı’na (SVO) karlı bir günde indik. 

Terminale indiğimizde, hepimiz biraz çekingendik. Bilmediğimiz bir ülke, bilmediğimiz bir kültür, bilmediğimiz bir dil ve okuyamadığımız bir alfabe. Pasaport kontrolünden önce, sert bakışlı bazı görevliler bizi bazı formlara yönlendirdiler. Ülkeye giriş için doldurulması gereken bu formlarda sadece Rusça vardı ve Kiril alfabesiyle hazırlanmıştı. Ruslar Sovyet döneminde kendi dillerini İngilizce ile eş tutarmış. Zaten tüm Doğu Bloku ülkelerinde de ilk yabancı dil olarak Rusça okutulurmuş. Dolayısıyla konu biraz kibir, biraz da çağın değiştiğinin farkına varmamakla ilgiliydi. 

Yıllar sonra, 2013’te bir iş gereği sık sık Moskova’ya tekrar gitmeye başladığımda durum hâlâ aynıydı ve ben fazladan yanımda getirdiğim formu Türkiye’de şirkette doldurtup, yanıma alırdım. Bir keresinde Moskova’da Metropol Otel’de sabah kahvaltısında İngilizce basılan Moscow Times’ı okurken, bir okuyucu mektubu ve Rus mercilerin yanıtını görmüştüm. Okuyucu, niye formun sadece Rusça olduğunu soruyor, bürokrat da, “ABD’ye girerken de form sadece İngilizce” diye bir yanıt veriyordu. Sonunda nihayet bu uygulamadan vazgeçildi. 

Biz ise 1995’te Rusya’ya iş için giden ve bu konuda deneyim kazanmış işçi vatandaşlarımızın yardımlarıyla güç bela formları doldurabildik. Pasaport kontrollerinin yapıldığı yerler ise tam bir ana baba günüydü. Kuyruk filan hak getire… İte kaka, pasaporttan geçtik. Kargaşalıkta bazı Ruslar herkesi itiyor, bağırıp çağırıyor, zaman zaman kavgalar çıkıyordu. Neyse ki, pasaport görevlisi biraz lisan biliyordu. Doldurduğumuz formun bir parçası pasaportumuza zımbalandı ve ilk iş polise gidip kendimizi kaydettirmemizi söyledi. 

Arındırılmış alandan çıktığımızda, rehberimiz Nataşa, isimlerimizin yazılı olduğu bir kartonla bizi bekliyordu. Tipik bir Şikago aksanıyla, kusursuz İngilizce konuşan Nataşa bir anda tüm endişelerimizin ortadan kalkmasını sağladı. 

Terminalden çıktığımızda bizi bir Volga arabaya yönlendirdi. O zamanlar, Moskova’da taksi pek yaygın değildi ve ciddi şekilde fakirleşmiş olan Rus halkının özel arabası olanlarının bir bölümü bu araçlarıyla taksicilik yapıyordu. Nataşa şoförü tanıştırdı. Eşiymiş. Daha sonra hikayesini anlattı. 

Rus asıllı olan Nataşa ve eşi aslen Tiflisliymiş. Her ikisi de Tiflis Üniversitesi mezunuymuş. Ne okuyacaklarına Sovyetler döneminde devlet karar verirmiş ve Nataşa’nın şansına İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü çıkmış. Doğal olarak, Sovyet döneminde İngilizce pek işe yaramayan bir dilmiş. Bu duruma çok üzülmüş. Eşi ise elektronik ve telekomünikasyon bölümünde okuyormuş. Mezuniyetlerinden sonra Soyuz kapsüllerinin iletişim altyapısının kurulmasında yazılım mühendisi olarak çalışmış. O zamanın şartlarında iyi bir geliri varmış. Nataşa ise tercüme yaparak, aileye kısıtlı bir katkı yapabiliyormuş. Sovyetler çökünce, Nataşa ve eşi Gürcistan’dan ayrılarak, Moskova’ya gelmişler. O zamanlar Rusya’da yurt içi seyahat belgesi gerekiyormuş ve Nataşaların Moskova’ya seyahat izni de, Moskova’da ikamet etme izinleri de yokmuş. Uzun süre kaçak yaşamışlar. 
 

 

Moskova’da Yeltsin döneminde başlayan dışa açılma sayesinde pek çok yabancı firma iş olanaklarını araştırmak için Rusya’ya geldiğinden Nataşa’nın İngilizcesi birden önem kazanmış, serbest rehberlik ve tercümanlık yaparak, haftada 800 dolar civarı gelir elde etmeye başlamış. Ancak eşi Sovyet uzay programı çökünce işsiz kalmış ve Nataşa’nın hizmet verdiği yabancılara, Moskova içinde kendi araçlarıyla şoförlük yapmaya başlamış. 

Nataşa ile sohbet ederek havalimanından kalacağımız Kievskaya Oteli’ne ulaştık ve pasaportlarımızı resepsiyonda verdik. Resepsiyon görevlisi, polis kayıt işleminin kendilerince yapılacağını söyledi. Ancak, pasaportlar gelene kadar başımız dışarıda derde girmesin diye de geçici bir belge verdiler. 

O zamanlar Moskova son derece güvenliksiz bir kentti. Önünüzü kesip soyabilecek küçük çetelerden, daha organize mafyatik yapılara kadar sokakları ve iş yaşamını güvensiz kılan pek çok oluşum vardı. Ayrıca Kiril alfabesini okuyamadığımızdan sokak isimleri bile bizim için bir problemdi. Nataşa’nın bizi geç vakit otelde bırakıp metroyla gitmesi gerektiği durumlarda, eve vardığında bizi cepten aramasını söylerdik. Aramasa ne yapardık bilmiyorum. 
 

Ertesi günden itibaren, program gereği Türkiye’ye turist gönderen acentelerle olan randevularımıza gitmeye başladık. Nataşa her randevuya bizimle gelemediğinden, bazı randevulara ben ve Hasan kendi başımıza gidiyorduk. Trek, Uniropa, Svetal ve Exotour isimli firmaları tek tek dolaştık. Her biri şehrin bir tarafındaydı. Kimisi şehrin merkezinde ünlü Arbat Caddesi’ndeyken bazılarına ancak metroyla gidilebiliyordu. Metro sudan ucuzdu. 30 kopeke (o zamanın kuruyla 3 cent) galiba her yana gitmek olasıydı. Buna karşılık şehirde oldukça merkezi bir konumda olan otelimizden, şehrin yine ana caddelerinden olan Trevskaya’ya gitmek için taksi hizmeti veren bir araca binerseniz durum değişiyordu. Bu yolculuk yanımızda Nataşa varken 3 dolara yapılırken, Hasan’la ben araca yabancı olarak binmek istediğimizde 30 dolara kadar fiyat öneriliyordu. Ayrıca başımıza araçta neler gelebileceği de meçhuldü. 

O dönem Rusya’nın en sıkıntılı zamanlarıydı. 1968’de annemin Türk Hukukçu Kadınlar Derneği üyesi olarak, Av. Süreyya Ağaoğlu liderliğinde, Moskova’ya davetli olarak yaptığı seyahatin dönüşünde anlattığı izlenimleriyle, yer isimleri dışında hiçbir şey benzemiyordu. Yukarıda Nataşa ve eşinin hikayesinde anlattığım gibi yerleşik bir sistem çökmüş, yerine yeni bir sistem henüz oluşmamıştı. Sokaklarda biraz dolaştığınızda, bir şekilde zenginleşenler, dövizle geliri olanlar veya mafyatik ilişkiler içerisinde bulunan bir grubun Mercedes 600SL’ler, Cadillac’larla dolaştığını, Galeri Lafayette gibi mağazalardan alışveriş yaptığını, buna karşılık Volga ve Lada’larla dolaşan bir zümrenin olduğunu ve bunların bir stadyumun tribünleri altında açılan Türk pazarından giyim kuşam ve tüketim ürünleri satın aldığını görebilirdiniz. 

Bu grubun altında ise yoksulluk sınırında yaşayan Rus ve eski Sovyet vatandaşları da vardı. Örneğin akşamları, otelin hemen yanındaki, Ukrayna’dan gelen trenlerin terminali olan Kievskiy Vokzal’ın kapısında yaşlı kadınlar, örülmüş tek bir kazak veya trenle Ukrayna’dan getirdikleri birkaç kilo patates ya da sebzeyi buz gibi havada satmaya çalışırken görülebiliyordu. Fiyat dengeleri oluşmamış olduğundan saatlerce trenle gelip patates satmak ekonomik bir anlam ifade ediyordu. Zira tren biletleri çok ucuzdu. 

Bu insanlar, Sovyet sisteminde, tüm temel hizmetler devlet tarafından ücretsiz sağlandığından, yıllarca düşük ücretlerle çalışmış, emekliliklerinde devletin sağlayacağı ücretsiz hizmetler ve emekli maaşlarıyla rahat edeceklerini düşünmüşlerdi. Ancak, sistem çöküp, ruble şiddetli bir devalüasyona uğrayınca, ayrıca ülkeleri de parçalanınca, emeklilik maaşları kuşa dönmüş, sağlık hizmetleri paralı olmuş, her şeyin fiyatı artmış ve insanlar yokluk içine düşmüşlerdi. 

Öte yandan, Ukrayna’dan getirilen bu ürünleri pek alan da olmuyordu, zira o sıralar Çernobil kazası nedeniyle Ukrayna’dan gelen tarım ürünlerinde radyasyon olmasından korkuluyordu. Nataşa’nın anlattığına göre Moskova’da herkesin mutfağında bir Gayger sayacı bulunuyor, alınan her sebze veya meyve radyasyona karşı evde kontrol ediliyordu. 
 

 

Hasan’la otelden, sokakların ve metro istasyonlarının isimlerinin hem Kiril’le hem de Latin alfabesiyle yazılı olduğu bir harita bulmuştuk. Bizim için hazine değerinde olan bu haritayla metroya biniyor, istediğimiz yere gidiyorduk. Yolculuk şöyle gelişiyordu: Yakınımızdaki Kievskaya istasyonundan metroya binerken, aktarma yapacağımız istasyonun adının Kiril alfabesiyle ilk üç karakterini ben aklımda tutuyordum, izleyen üç karakteri de Hasan. Örneğin, Kropotkinskaya istasyonuna gideceksek, ki adı Kiril alfabesiyle Кропоткинская yazılıyor, ben ”Kpo”yu aklımda tutarken, Hasan da “пот”’u aklında tutuyordu. Zira metrolarda tüm işaretlemeler ve isimler Rusça yazılmıştı. Tıka basa dolu olan metro istasyonları ve metrolarda, bu işi kağıt kalemle yapmak mümkün değildi. Haritayı bile açmak olanaksızdı. Bu sayede, hem aktarmaları hem de metrodan çıktıktan sonra aradığımız sokağı bulmakta oldukça başarılı olduk ve hiç kaybolmadık. Metro istasyonlarında yanlış kapıdan farklı bir caddeye çıkmak veya Moskova metrosunda istasyonlar arası alttan bağlantı olan yerlerde ortaya çıkan isim değişiklikleri bile bizi engelleyemedi. 

Ziyaret ettiğimiz acentelerin bazıları otelden bozma han gibi binalarda, birkaç odada faaliyet gösteriyordu. Bu köhnemiş, bakımsız binalarda, birkaç kat tırmanıp acentenin ofisinin önüne geldiğinizde, bazen sizi demir parmaklıklı kapılar ve ellerinde silahlar olan, askeri kamuflaj üniforması giyen güvenlikçiler karşılıyordu. 

Bu seyahatin, Pegasus için RCAD’ye gittiğimiz bölümünde bize, Enternasyonel’in bir diğer genel müdür yardımcısı Gökhan Menteş’in yakın bir akrabası olan Olcay Özdemir de refakat etmişti. Olcay Hanım Dağıstan kökenli olması nedeniyle mükemmel Rusça konuşuyordu. Ayrıca Rus kültürünü, Moskova’da iş yapış şeklini ve tehlikeleri çok iyi biliyordu. Zaten, başta THY’nin Moskova ofisinin kurulması olmak üzere, Moskova’ya gelen pek çok büyük Türk şirketine danışmanlık yapmıştı. Bize de deneyimleriyle çok katkı sağladı. 

Olcay Hanım’dan bahsedince, bize aktardığı bir anekdotu anlatmadan geçemeyeceğim. Türk şirketlerine danışmanlık için Moskova’ya ilk geldiğinde, Olcay Hanım kendine tek odalı ufak bir ofis tutuyor. Bir gün kapısı çalınıyor ve serseri kılıklı bir adam içeri giriyor. Adam Olcay Hanım’a, "Bana ayda 200 dolar ödeyeceksin, ben de iş yerini koruyacağım, yoksa burada yangın çıkar" diyor. Olcay Hanım mecburen adamı maaşa bağlıyor. 

Ancak, aradan bir süre geçtikten sonra bir gün yine kapı çalınıyor. İçeri başka biri giriyor ve o da benzer şekilde para istiyor. Olcay Hanım, bana bir iki gün süre ver, yanımda para yok deyip o an için adamdan kurtuluyor. Derhal, daha önce gelen ve maaşa bağladığı kişiyi arıyor, durumu anlatıyor ve "Ben her gelene ödeme yapamam, hani beni koruyacaktın" diyor. "Sen hiç merak etme, sözüm söz" yanıtını veren adam, diğer adamın tekrar geleceği gün ofise geliyor ve bir sandalyeye oturarak beklemeye başlıyor. 

Nihayet kapı çalınıyor ve Olcay Hanım’ın ofisini korumaya talip bu iki kişi karşılaşıyor. İşi alan adam fazla konuşmadan belinden tabancasını çıkarıp ikinci geleni alnından vurup öldürüyor. Anlaşılan polisle ve yargıyla da ilişkisi olmalı ki, bu cinayetten dolayı başı fazla derde girmiyor. Uzun bir süre ortalarda görünmeyen adam, iki yıl sonra yine Olcay Hanım’ı ziyaret ediyor. Bu sefer üzerinde bir takım elbise, elinde de bir evrak çantası var. Kısa bir sohbetten sonra çantasından çıkardığı yangın sigorta poliçesini pazarlamaya başlıyor. Kapitalizm Rusya’ya işte böyle gelmiş. 

13 Ocak’ta RCAD’nin ofisine gittik. Randevumuz, Afrika ve Orta Doğu bölgesi şefi Kamil Feizahmanov’laydı. Bildiğimiz kadarıyla, karar verici birisi olmamakla birlikte iç raporlamayı hazırlayıp, tepe yönetime sunan oydu. Sohbet esnasında Tatar asıllı olan bu genç yönetici şirketimizi tanımak istedi. Biz de mali yapımızın gücünü vurgulamak amacıyla, Doğu Almanya’dan dönmekte olan Rus askerleri için Baytur’un Rusya’da konut inşa etmekte olduğunu da anlattık. Kamil Bey hemen bize evinde tadilat yapmakta olduğunu ve Baytur’un banyoyu yenilemek konusunda yardımcı olup olamayacağını sordu. Biz de RCAD’den gerekli uçuş iznin alınıp alınamayacağını bilmediğimizden kesin bir yanıt vermedik. Nitekim, Pegasus’a uçuş izni verilmedi. Nedeniyse Dışişleri Bakanlıkları arasında yapılan Türk Rus sivil havacılık görüşmelerinden bir sonuç alınamamasıydı. Biz de Kamil Bey’in banyosunu yenileyememiş olduk. 

Moskova seyahatimden hatırladığım bir başka anekdot ise Harika Hanım’la ilgili. Yorucu bir günün akşamı hep birlikte otele döndük ve odalarımıza çıktık. Bir saat sonra lobide buluşup, otelin restoranında yemek yiyecektik. Hasan’la ben lobiye hemen hemen aynı anda indik ve o sırada Harika’nın bir Rus kadınla çok şiddetli bir ağız dalaşında olduğunu hayretler içerisinde gördük. Harika aynı zamanda ağlıyordu. Biz gelince tartışma sona erdi ve Rus kadın gitti. Harika göz yaşları içerisinde kadının kendisine, "Burası benim bölgem, burada çalışamazsın" diye tepki gösterdiğini anlattı. Harika tüm çabasına rağmen bir türlü iş arkadaşlarını beklediğini kadına anlatamamış. Biz aşağı inince durum anlaşılmış olacak ki kadın Harika’yı rahat bırakıp, çekip gitti.

Rusya’nın bu çalkantılı döneminde yaptığımız Moskova seyahati 14 Ocak’ta sona erdi ve İstanbul’a geri döndük. 

Not: Bu yazıyı hazırlarken kendisine bazı bilgiler almak için mesaj attığımda, bana o seyahatin sonunda birlikte hazırlamış olduğumuz seyahat notlarını derhal bulup yollayan Hasan Çağlayan’a teşekkür ederim. 1995’te yapılan bir seyahatin notlarını saklaması ve bir sorum üzerine beş dakika içerisinde bulup yollamasını, çalışma ve dosyalama disiplinini çok iyi bilmeme rağmen yine de şaşkınlıkla karşıladım. Çıkınında kim bilir daha neler var?..

Yazının orijinalini okumak için tıklayın

Etiketler:  Rusya Alper Eliçin