'Maviçayır Delikanlıları'nın mandolini

'Maviçayır Delikanlıları'nın mandolini

5 Haziran 2022 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Pek çok enstrüman çalan ama en çok tulum çalan Birol Topaloğlu’nun bir konserine gitmiştim. O konserde Laz ve Gürcü müzikleri yerel danslar eşliğinde sunuldu. Gürcü köylü kadınlar korosunun çok sesli türküler söylemesi de deyim yerindeyse aklımı başımdan aldı. Ancak şaşkınlığım bununla sınırlı kalmadı. Bir de İskoç korosu sahne aldı ki Gürcülerden ayır ayırabilirsen. Yetmedi halk oyunları ekibi çıktı; gene aynı benzerlik. Eee, bir de tulumun elbise giymişi olan gayda çalındı. Bütün bu benzerlikler yüzünden “nasıl yaa, nerdeeen nereye” demekten bir hal oldumdu yirmi sene önce o gece… 

Amerika’nın doğu tarafının dağlık iç kesimine Appalachian bölgesi deniyor. Buralarını Karadeniz’in arka yüzü gibi düşünmek mümkün. Çünkü tıpkı Bayburt, İspir, Kelkit, Alucra,  Şebinkarahisar coğrafi bandı gibi gözden ve teknolojinin nimetlerinden uzak bölgeler. Her şeyde “ennn” olmakla övünen Amerika’da elektrik olmayan köyler bile varmış oralarda. İşte böyle bu coğrafyada, Kentucky’de yetişmiş Bill Monroe ve kurduğu müzik grubuna “Maviçayır Delikanlıları” adını vermiş. Mavi çayır oralara özgü, dayanıklı bir bitkiymiş çünkü. Tarih 1940.   

Appalachian bölgesi Amerika’ya göçen Keltlerin yurdu. Keltler Lazlara, Gürcülere çok benzeyen bir halk. Yeni kıtada da eskisi gibi dağlık bölgelere yerleşmeleri olağan. Keltler Amerika kıtasına göçerken müzik aletlerini de beraberlerinde getirmişler. Bunlardan biri tamburun kuzeni olan banjo, diğeri de mandolin. Evet, ilkokul enstrümanı olarak hatırladığımız mandolin.  

Müziğe düşkünlüğüm olmadığımdan mandolin çalmayı denemişliğim de yok ama başlamak için ilk adım olduğunu düşünürdüm ki bu doğruymuş. Ancak ilk adım lafı basitliği çağrıştırıyor ki bu doğru değilmiş. İlkokul enstrümanı diye küçümsenen mandolin sanılanın çok ötesinde kapasiteye sahip gerçek (!) bir enstrümanmış. Üstelik mandolin hakkında yeni öğrendiklerim ülkemin değişim ve dönüşüm sürecinin izleriyle de örtüşüyor.  

Mandolin aslen kemanla yakın akraba imiş. Perdeli olması farkıysa da keman gibi dört telli olması tek benzerlik değilmiş. Nasıl kemanın akrabaları viyola, çello ve kontrbas ise, mandolinin de mandola, mandoçello ve mandobas şeklinde kuzenleri varmış. Benim gibi dudak bükenler yanılıyormuş; keman ne kadar önemli bir enstrümansa mandolin de o kadar önemli, o kadar zengin tınılıymış. Dört tellilerin aralarındaki fark öğrenme ve ses çıkarma zorluğuna dayanırmış, ötesi de moda olup olmama farkıymış. Moda deyince, kemanı moda eden İspanyol ve Fransızlar aslında bu enstrümanı Araplardan almış. Biz mandoline dönersek: 

Tarih gene 1940. Cumhuriyetin kurucu kadrosu, kalkınmayı köyden filizlendirmeyi amaçlayan Köy Enstitülerini kuruyor. Parlak zekâlı ilkokul mezunu köy çocuklarını toplayıp, bu okullarda eğitip, köylere öğretmen olarak göndermeyi hedefliyor. Bu büyük projenin muhtemelen fikir babası ama kesin uygulayıcısı olan da Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel. Bu okullarda hayatın hemen her alanında eğitilen çocuklara müzik öğretilirken seçilen enstrümansa mandolin.  Çünkü mandolinin öğrenmesi ve öğretmesi kolay ama çok sesli müzik yapmaya da uygun. O günün yokluk/yoksunluk ortamındaki hedefe bakar mısınız? Köyden ve çocuktan başlayarak çok sesli müziğe erişmek… 

Bunu Rusya başarıyor. Devasa ülkenin dört bir yanında yaygın olarak sanat ve kültür eğitimi veriliyor. O sayede sadece ayrıcalıklı olanlar değil uzak dağların köylerinden bile sanatçılar yetişiyor. O yüzden Birol Topaloğlu Konserinde, Gürcistan’ın bir köyünden gelen kadınlar çok sesli müzik yapıyor. Bunu Amerika başarıyor. O yüzden Appalachian dağlarında elektriksiz yetişen köylü çocukları bile çok sesli müzik yapıyor, hatta bir müzik akımına neden oluyor.  Aynı dönemde aynı hedefe yürüyen Türkiye’de köy öğretmenlerine mandolin öğretme fikri o kadar iyi bir fikir ki, mandolin çalmayı öğrenen bu öğretmenler yurdun dört bir yanındaki köylerde ilkokul öğrencilerine mandolin öğretmeye başlıyor. Ancak Türkiye başaramıyor. 

Hasan Ali Yücel bakanlıktan iniyor, iş bitiyor. Eğitimde söz Reşat Şemsettin Sirer’e geçiyor. Tarih 1946. Sadece 6 yaşında olan Köy Enstitülerinin adı gibi içeriği de onun yetkisi altında değişiyor. Artık adı Köy Öğretmen Okulu ama amacı köylü kültürü ve kalkınması falan değil. İkinci Dünya Savaşı tavizlerinden bir diğeri de İmam Hatip Okullarının açılması. O da Milli Şef (İnönü) döneminde ve aynı bakanın emriyle…   

Atatürk’ün gidişi, Rusya’dan (Sovyetler Birliği) alınan bütün kalkınma modellerinin tornistan edilerek yüzün Amerika’ya döndürülmesi anlamına geliyor. Her iki dünya devi de kendi kültürünü bize ihraç etme hevesinde ama bu ihraçların arasındaki farkın önemini yaşayarak öğreniyoruz.  İkinci Dünya Savaşı sırasında Batı'ya verdiği ödünlerle Cumhuriyetin kurucu kadrosu zaten kendi başını da yiyor ve seçimi ezici çoğunlukla kaybediyor. Ülke yönetimi açıkça Amerikancı olanların eline geçer geçmez de hala Sovyet kalkınma modelinin izlerini taşıyan Öğretmen Okulları kapatılıyor.  

Evet, Atatürksüz İnönü iktidarının Cumhuriyetin kazanımlarından geriye dönüş eğilimlerini ivmelendiren Menderes hükümeti, Öğretmen Okullarını kapatıyor ama onlar zaten artık Eğitim Enstitüsü olma vasfında değiller. O nedenle Eğitim Enstitülerinden dönüştürülen Öğretmen Okullarının kapatılması, tek başına ele alınabilecek, o parti bu parti kavgasına indirgenebilecek bir şey değil. Çünkü Mustafa Kemal’in ölümünün sonrasındaki iktidarların istisnasız olarak hepsi, toplumsal gelişmeye neden olabilecek bütün girişimleri adım adım durduruyor. Kurulan Cumhuriyeti hazmedemeyenler lokma lokma kemirdikçe elimizde Cumhuriyetin sadece C”si kalıyor ama uyanmamız hala mümkün olmuyor .  

Ceeee!  

Konudan mecburen saptım ama döneyim: Bu hızlı geri dönüşün bir meyvesi de ilkokullarda öğretilen mandolinin yerini plastik boru üflemeye (yan flüt) bırakması oluyor. Türkiye tek parti iktidarından gerçek demokrasiye geçmeyi beceremediği gibi, tek seslilikten çok sesliğe geçişi de beceremiyor…     

Kültür ve sanatı toplumsal ve de bireysel gelişimin olmazsa olmazı sayan devletler köylerinin müziğini susturmuyor, coşturuyor. Bizim köy çocuklarımızın elinde enstrüman görmekse hayal oluyor. Alevilerin bağlamaya tutkunluğu da olmasa Anadolu müziği bilmem ne hal olur? İcat çıkarmaya bayılan Amerikalılar mandolin tamburunun tepesine bir kulak ekleyip sesini daha rafine hale getiriyor. Appalacian köylüsü mandolin grupları kurup Bluegrass akımını oluşturuyor.  Oysa mandolinin tarihi ne Amerika’ya ne de Keltlere dayanıyor. İtalyan/Napolitan çalgısı olarak biliniyorsa da asıl yurdu Mezopotamya ve bu coğrafyada varlığı Sümerlerden bile eski… 

Yok etmek illa da ateş ederek olmuyor. Dallanıp budaklanarak gelişeni istemiyorsanız, açıkça saldırdığınız halde köklerinden koparamadıysanız, kökleri tek tek toprağından ayırmak, en etkin yöntem. Garanti öldürüyor… 

Kökleri kuruyasıcalar, kültürel kökleri kurutmayı iyi beceriyor… 

Not:

İlkin Deniz’in “Mandolin’in Öyküsü” başlıklı konuşmasından çok şey öğrendim. Benim politik çağrışımlarımla ilgisi olmayan ve mandolin hakkında ayrıntılı bilgi içeren bu konuşmayı Pompano Şehir Kütüphanesinde 28 Mayıs 2022’de yaptı. Kışın Florida’da yaşayan, yaz aylarını Türkiye’de geçiren sanatçı aynı konuşmayı bu yaz İstanbul ve Bodrum’da da yapacakmış. Aslen caz müzisyeni olan ve müzisyenliği kadar “yalnız kayık” resimleriyle de tanınan İlkin Deniz’in bizzat çalarak mandolini her yönüyle tanıttığı bu konuşmayı kaçırmamanızı öneririm.  Dilerseniz onun caz konserlerini de izleyebilir, boyadığı kayıklara da internetten erişebilirsiniz.