Kusurlarımızı da sevmek

Kusurlarımızı da sevmek

29 Ağustos 2021 Pazar  |   Serbest Kürsü

Melek Ay

Özellikle son yıllarda küresel, toplumsal, siyasal ve çevresel ne çok duruma tanıklık ettik. Sanıyorum ki etmeye de devam edeceğiz. 

Şahit olduğumuz bu olaylar ve süreçler birçoğumuzun dengesini bozdu. Bir taraftan birleşirken bir taraftan yine ayrıştık. Bazılarımız hissizleşirken bazılarımız aşırı hissiyat içerisinde kayboldu.  

Bu bağlamda “bir musibet bin nasihatten evladır” atasözü aklıma geliyor. Bu musibetler neden yaşanmıştır? Dengemizi bozup, acılar içinde kıvranalım diye mi?  

Çoğumuz başımıza gelen olumsuz deneyimlerin tam karşına ızdırap çekme veya çektirme seçeneklerini gösteren haritalar ile büyütüldük. Peki ya bu sahte bir kabul ise yani harita bizi doğru yola koymuyorsa? Yani düşünsenize televizyonu açtığınızda bir diş macunu reklamı bile bize “kusursuz dişler ve gülüşler” vaat ediyor. 

Yoga yaparken hem uygulamayı hem de uygulatmayı en sevdiğim duruşlar, denge duruşlarıdır. Çünkü bana, dengenin bu dünya şartları içerisinde her zaman kusursuz olamayacağını öğretti. Kusurlarımı da sevebileceğimi fark ettirdi. Düşmenin kıymetini ve düştüğüm yerden kalkıp devam etmenin, çabanın kıymetini öğretti ve öğretmeye devam ediyor. Hepimiz başarılarımız kadar başarısızlıklarımız ile de insanız. Dengeli olduğumuz kadar dengesiz hâllerimiz ile de insanız. 

Felsefe öğretmeni olan Mecit Ömür Öztürk’ün çok sevdiğim bir tanımı var:

“Dengede kalmanın sırrı anlamaktır, çözümlemektir, başımıza gelen en küçük şeyin bile görünen ve görünmeyen anlamları üzerinde durabilecek bir kabiliyete ermektir. İnsanın ilerleme tarzıyla teknolojinin ilerleme tarzı birbirini tutmaz. İnsan zamanın gerisinde, kadim zamanlarda elde edilmiş ruhsal dengeye ermeyi yeniden öğrendikçe dingin olur.”  

Yine Öztürk, ızdırap karşısında da üç yaklaşım olduğunu düşündüğünü ifade eder. Birincisi onları yok etmeye çalışmak, ikincisi onları bir şey yapmadan seyretmek yani sabır ve tahammül etmeye çalışmak, üçüncüsü de onlardan faydalanmaya çalışmak. Sağlıklı olan yaklaşımın üçüncüsü olduğunu şöyle izah ediyor: "Izdırap karşısında acaba bundan nasıl faydalanabilirim, bunu altında ezildiğim bir yük olarak değil de üzerine bastığım bir basamak olarak nasıl kullanabilirim diye derin tefekkür etmek gerekir. Alıcı gözle bakmaktır.” 

Kadim zamanlarda elde edilmiş ruhsal dengenin doğasını anlamanın yolu olarak yoga bize zihinsel olarak dönüşümün önemini anlatmaya çalışmaktadır.  

Bu bağlamda, daha önce “Zihnin nitelikleri” başlıklı yazımda paylaştığım detayları, dengenin doğasına giden yolu hatırlamak adına aşağıda tekrar sunmak isterim: 

Kişinin kendini gün içerisinde uzun süre kendi bedeninde yani evinde rahat hissetmesi mümkün müdür? Evet, bunu öğrenmemiz mümkündür. Meditasyon çalışmalarının, nefes pratiklerinin nihai amacı budur.  

Başlarda bu değişim insana fiziksel olarak ağır gelebilir ve hatta acı verebilir. Çok doğaldır. Ancak doğru çaba ile değişimin etkisi fiziksel düzeyde kalmayacaktır. Zihinsel olarak bu dönüşümü gerçekleştirebiliriz. Ancak önce zihnin nitelikleri hakkında bilinçli olmamız gerekir.  

“Yoga Sutralar”ın birinci bölümünde “Patanjali”, yogayı kendisinin “Nirodha” dediği zihinsel etkinliğin bir durumu olarak tanımlar. Zihnin beşinci ve en yüksek aşamasıdır. Eksiksiz olanın içinde olmaktır. 

Yazının başına dönüyorum yani “Farkındalık” veya “Mindfulness” diye günümüzde pazarlanan öğretidir. 

Zihnin 5.seviyesi: “Nirodha”, zihni sakinleştirmek, iki düşünce arasındaki boşluğun farkına varmak, "an"ı algılamak demektir. Zihin, diğer düşünceler veya dış uyaranlara karşı tahrik edilemez hâlde ve tek bir şeye odaklıdır. Zihin ne ile meşgul olursa olsun, artık eksiksiz bir biçimde görür ve bilirsiniz.  

“Nirodha” için yoga bilgeliğinin temelidir denir. Zihnin bu aşamasında, bir yogi veya yogini, diğer bireylerin asla göremeyeceği şeyleri görmez, diğerlerinin henüz göremediğini görür. 

“Patanjali”, “Yoga Sutralar” 1.2. bölümünde, yukarıda belirtilen zihnin 5. seviyesine kadar takip edilecek yolu dört aşamada şöyle tanımlamaktadır: 

Zihnin 1. seviyesi: Zihnin en düşük seviyesi olan bu seviyede, zihin vahşi bir maymuna benzetilir. Bir o daldan bir o dala atlayan bu maymun, düşüncelerin, hislerin, algıların çok hızlı bir sıralamayla gelip gitmesidir. Bu seviyede düşünce, his ve algıların nadiren farkına varır ve aralarında olan bağı bulamayız. Bu seviyeye Sanskrit dilinde “Kşipta” denir. Bu bağı bulamama, bir duraksama halidir. 

Zihnin 2. seviyesi: Zihin bu aşamada bir yerde, sabit bir şekilde ayakta duran mandaya benzetilir. Çok derinden istediğimiz bir şeyi defalarca deneyip, ona ulaşamadığımız zaman yaşadığımız hayal kırıklığında, çatlayacak gibi yediğimizde, ağır ilaçlar kullanıldığı zaman, sevdiğimiz bir kişiyi kaybedince veya çok az uyku ile geçen günlerin ardından böyle hissetmek mümkündür. Gözlem, eylem ve tepki eğilimi neredeyse yok olmuştur. Bu seviyeye Sanskrit dilinde “Mudha” denir. Bir donukluk halidir. 

Zihnin 3. seviyesi: En yaygın zihin durumudur. Zihin yine hareket halindedir. Elinde bir harita vardır ama bakmaya çekinir, güven duymaz. Baksa bile şüphe duyar. Bu seviyeye Sanskrit dilinde “Vikşipta” denir. Bir kısmen kararlı hâldir. 

Zihnin 4. seviyesi: Zihin burada daha berraktır. Konsantrasyon sağlayabiliyordur. Artık yön belirgindir, haritaya güven tamdır. O yönde ilerleyebiliyor ve dikkatimizin niteliğini oraya yönlendirebiliyoruzdur. Bu seviyeye Sanskrit dilinde “Ekagrata” denir. Yoga yaparak kendimizi, 3. aşama olan “Vikşipta” dan aşama aşama “Ekagrata” seviyesine taşıyacak şartları yaratırız. 

“Aslında zihin yoktur. Sadece düşünceler var, düşünceler öyle hızlı hareket ediyor ki, sen sürekliliği olan bir şeyin var olduğunu düşünüyor ve hissediyorsun. Boşluk o kadar küçüktür ki bir düşünceyle diğeri arasındaki aralığı göremezsin, iki düşünce birleşir, bir süreklilik arz eder ve süreklilik yüzünden bir zihin olduğunu düşünürsün. Öyleyse zihni kontrol etmeye çalışma. Kimse kontrol edemez, düşünceyi durdurmak için uyanık olup zihinden geçenleri izle. İzlemek kavrayışın yerine geçer.” Osho 

Namaste...