Küresel 'patlama' tehlikesi

Küresel 'patlama' tehlikesi

1 Haziran 2021 Salı  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

Dünyanın en büyük dört ekonomisi ABD, Çin, Japonya ve Almanya’nın ortak bir sıkıntısı var: Demografik yapıları ciddi ölçüde bozulma eğiliminde ve bu eğilimin ivmesi artıyor. Bu dört ekonomiden ikisi, ABD ve Almanya küçülen ve hızla yaşlanan nüfus yapısının yarattığı potansiyel pazar daralmasını ve istihdam açığını göçmenler sayesinde kapatıyorlar. 

Çin’in nüfus daralması şimdilik alarm vermemekle birlikte ülke bir nesil sonra hızla artan yaşlı nüfusu besleyecek faal iş gücü ordusunu yaratamama tehdidiyle karşı karşıya. (Tam bu satırların yazıldığı sırada, Pekin’den yapılan açıklamada, Çin hükümeti, yeni nüfus politikasını açıkladı. Devlet Başkanı Xi Jinping’in bizzat yönettiği Politbüro toplantısında alınan kararda, sadece beş yıl önce yenilenmiş olan nüfus politikası değiştirildi. 1970‘li yılardan beri her aileye verilen bir çocuk sahibi olma izni 2016’da iki çocuğa sahip olunabilmesi için değiştirilmişti.) 

Japonya’nın sorunu ise en acil olanı: Nüfus çok hızla yaşlanırken yeni nesil üremiyor ve doğum oranı, nüfusun bugünkü düzeyinin devamını sağlayacak oranın çok gerisinde seyrediyor. Üstelik Japonya kültürel olarak dış etkenlere karşı dirençli bir toplum olduğundan göç almaya da pek eğilimli değil. Bu nedenle Japonya hükümetinin doğum oranını yükseltmek için Japonların yabancılarla evlenmelerini özendirmek için yasal düzenleme yapması yönünde öneriler dile getirilmiş olsa da, kültürel nedenlerle bunun çok başarılı olamayacağı anlaşılıyor. Eldeki son istatistiklere göre, zaten ancak mercekle görülebilecek kadar küçük olan Japonların yabancılarla evlenme oranı son yıllarda iyice düşmüş. 

Buna karşılık, yoksul veya gelişmekte olan ülkelerin nüfusu artmaya devam ediyor. Bu Güney Asya, Güneydoğu Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri için rahatlıkla verilebilecek genel bir yargı. 

Gerçekçi ve irdeleyici bir bakış açısıyla bakıldığında aslında bu durumun, dünyanın geleceği için "patlama" sözcüğüyle bile nitelenebilecek büyük bir bunalımın habercisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü yerkürenin nüfusun yoğun olarak artış göstermeye devam ettiği bölgeleri doğal kaynaklar açısından hızla yoksullaşırken, nüfus açısından daralma eğilimindeki ülkeler kaynaklarının hem bolluğu hem de görece daha akılcı kullanımı açısından avantajlı durumdalar. 

Söz gelimi su: Türkiye’de kötü yönetimin ve rant politikalarının sonucu olarak orman örtüsünün hızla yitirilmesi ve tarımın ihmal edilmesi sonucu çölleşme dört nala yol alırken, çölleşmenin kaçınılmaz sonucu olarak kuraklık ülkenin en önemli tarım havzalarını tehdit ediyor. En son olarak basında yer alan haberlerde, Eskişehir’in 20 günlük tüketilebilir su kaynağı kaldığı bildiriliyordu. 

Bu tabloyu, Brezilya’nın "embesil" Devlet Başkanı Bolsanaro’nun Amazon ormanlarının katledilmesi için verdiği açık çekten, Endonezya’da ve Afrika’da tropikal ormanların tarım ve hayvancılığa arazi açmak için buldozerlerle yok edilmesine kadar genişletirsek, sorunun ne kadar vahim olduğunu anlamak kolaylaşır. 

Ormanlar yağmur için vazgeçilmez bir öneme sahip olduğundan, tropikal bölgenin de ötesine uzanan çölleşmenin, küresel ısınmanın da katkısıyla çok geçmeden ne denli büyük sorunlara, hatta savaşlara yol açacağını görmek için kahin olmak gerekmiyor. 

Öte yandan, dünyanın en büyük tatlı su kaynaklarına sahip olan Kanada'da ve Rusya’nın Sibirya bölgesinde nüfus yoğunluğu kilometrekare başına sadece dört kişiden ibaret. 

Elbette su bu dengesizliğin sadece bir yönü. Su hayat ise, bu çarpıklığın öteki yaşamsal kaynaklara nasıl katlamalı olarak yansıyacağını düşünmek zor olmasa gerek. 

Üstelik, bu dengesizlik sağlıksız ekonomik süreçleri de ağırlaştıracak. Örneğin nüfus artışının hızla devam ettiği Müslüman nüfuslu ülkelerde, plansız ve kontrolsüz kentleşme dar alanlara sıkışan milyonlarca insanın eğitim ve sağlık gibi temel sosyal hizmetlerden yararlanabilmesini engellerken, var olan kaynakların israf edilmesine yol açıyor. 

Bu noktada bir durup genç ve dinamik nüfusun, iddia edildiği gibi, sağlıklı bir ekonomi için bir avantaj olup olmadığına bakalım... 

Son yapılan araştırmalar artık reel ekonominin istihdam yaratma potansiyelinin baş aşağı bir iniş sürecinde olduğunu doğruluyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri teknolojik sıçrama: Artık fabrikalar üretim için insan gücüne ihtiyaç duymuyor. Mal üretimi toplam istihdamın yüzde 20’sini sağlarken, istihdamın ağırlığı büyük ölçüde hizmet ekonomisine kaymış durumda. Yani artık işçilerin çoğu ya berber dükkanlarında, otellerde veya lokantalarda çalışır ya da taksilerde şoförlük yaparken, sadece teknolojik okuryazarlığı yüksek, bilgisayar teknolojilerini ve dillerini iyi bilen "seçkin" insanlar üretim sektörlerinde devamlılığı ve güvencesi olan işler bulabilecekler. Hizmet sektörü çalışanları ise, büyük olasılıkla ya yarım zamanlı ya sosyal güvencesiz ya da geçici işlerle yaşamı sürdürmek zorunda kalacaklar. 

Burada hizmet sektörünün istihdam yaratma kapasitesinin de üretim sektörlerinin yaratacağı katma değere bağlı olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu bağlantının koptuğu durumlarda, şu anda başta ABD olmak üzere tüm dünya ekonomisinde görüldüğü gibi karşılıksız para yaratma ve enflasyonist süreçlerin girdabına girmek kaçınılmaz oluyor. 

Biraz dağılmış gibi görünse de konunun özeti şu: 

Dünyanın en büyük ekonomileri, teknolojik ilerleme sayesinde azalan/yaşlanan bir nüfus yapısına sahip olmalarına karşın, katma değer üretmeye ve bununla kendi hizmet sektörlerini desteklemeye devam edebilecekler. Buna karşılık, ekonomik gelişimleri nüfus artışının gerisinde kalan çoğunluğu Müslüman nüfuslu gelişmekte olan ülkeler bu süreçte bugünkü konumlarından daha da geriye düşecekler. Küresel refahın bölüşümündeki dengesizlik böylece tırmanırken, küresel ısınma ve doğal çevrenin akılsızca tahribatı bu uçurumun daha da açılmasına yol açacak.

Hiç iç açıcı olmayan bir tablo...