Küresel hiyerarşi

Küresel hiyerarşi

22 Nisan 2021 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

Dünyanın ekonomik yapısında hep var olmakla beraber, 2. Dünya Savaşından sonra iyice belirginleşen; gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler, geri kalmış ya da üçüncü dünya ülkeleri de denen toplumlar biçimindeki küresel ekonomik hiyerarşi olgusu, günümüzde de aynı şekilde ve belki daha da keskinleşmiş bir hâlde sürmekte. 

Gelişmiş zengin ülkelerin merkezini, az gelişmiş ve geri kalmış ülkelerin ise çevresini oluşturdukları mevcut ekonomik sistem, kendisini sürdürmesini ve yeniden üretmesini sağlayan mekanizmaları özenle işler vaziyette tutmakta ve yarattığı merkezkaç etkisiyle, çevre ülkelerinin merkezin sınırlarını zorlamalarına izin vermemekte, onları sürekli dışarı doğru itmektedir. 

Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeleri gelişmiş olanlar karşısında astlaştıran, tepede karar verici konumda kalarak bunun getireceği eşsiz avantajlardan yararlanmayı sürdürmek isteyen merkez, işte bu ayrıcalıklı konumunu her ne pahasına olursa olsun devam ettirme gayretindedir. 

Ekonomik gücün askeri ve dolayısıyla da siyasi gücü peşi sıra getireceğini iyi bilen ekonomik merkez, yatay bir ekonomik sistemin ve bunun yaratacağı çok merkezliliğin, mevcut durumu ortadan kaldıracağını gördüğü içindir ki, statükonun devamı adına zaman zaman gemi azıya almaktan çekinmemektedir.  

2. Dünya Savaşının ardından birer birer bağımsızlıklarına kavuşan eski sömürge ülkelerinin, 1955 yılında topladıkları Bandung Konferansında; dünya ekonomik sisteminin merkeziyle bağlarını kopararak bağımsız ulusal gelişme amacına vurgu yapmaları ve bu vizyondan yola çıkılarak adına "Bağlantısızlar Hareketi" denilen hareketin kısa sürede sönmesi ve böylece Bandung ruhunun kaybolmasıyla mevcut hiyerarşik yapı süregitti. 

Öte yandan bazı istisnalar dışında, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin gerek kalkınma sürecinde geç kalmış olmaları, gerekse de zaman zaman “ donma” denen durağanlık sürecine girmeleri, gelişkin ekonomik merkezle olan mesafeyi kapatmalarını oldukça zorlaştırmıştı. 

1990'lı yılların başında "soğuk savaş"ın sona ermesi ve iki kutuplu dünya düzeninin bitmesiyle de büyük sosyalist rakibinden kurtulan Batı merkezli sistem, rakipsiz tek bir ekonomik merkez olmanın keyfini sürmeye başlamış oldu. 

Ülkemizin de içerisinde bulunduğu kimi ülkelerin son çeyrek yüzyılda mevcut hiyerarşik ekonomik yapıyı kırabilmek adına zaman zaman başlattıkları girişimler, kaya gibi sert olan ekonomik gerçeklere çarparak dağıldı maalesef. Örneğin; ülkemiz mevcut iktidarın, özellikle 2004-2010 yılları arasındaki başarılı ekonomi yönetiminin verdiği öz güvenle, mevcut sistemin dışında inisiyatif alabilme, bölgesel bir ekonomik ve de siyasi güç olabilme adına yürüttüğü çabalar, merkezin şimşeklerini üzerine çekmesine neden olmuş ve beklenen sonuçları vermemişti. 

Ancak Çin’in uzun süredir kararlılıkla uyguladığı ve adına “devlet kapitalizmi” diyebileceğimiz ekonomi politikasının başarısı, ülkeyi hızlı bir biçimde büyütmüş oldu. ABD’nin başını çektiği ekonomik merkez için büyük bir meydan okuma anlamına gelen ve yeniden iki kutuplu bir dünyaya doğru giden yolun taşlarını döşeyen Çin’in işte bu başarıları, "ekonomik amir" konumundaki Batı'nın hırçınlaşmasına neden olmuş, Çin’i durdurabilme ya da en azından yavaşlatabilme adına, amentüsü saydığı "serbest piyasacılık"tan dahi sık sık tavizler vererek, kotalara ya da başka bir takım korumacı uygulamalara başvurur olmuştur. 

Yine de bugün itibarıyla, Çin’in bahsettiğimiz güçlü meydan okumasına rağmen, Batı'nın üstünlüğüne dayanan hiyerarşik ekonomik sistem süregitmektedir.

Tıpkı o ünlü sözde söylendiği gibi; “ Güneşin altında yeni olan bir şey yok..."