Kör, sağır ya da ıslık

Kör, sağır ya da ıslık

17 Nisan 2022 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Uzun yıllar önce Karadeniz’in bir köyü haber olmuştu. Bu yakadan karşı yakaya kendilerinin "kuşdili" ya da "işlik" dediği yöntemle yani ıslıkla konuşanların köyü. Islığı sadece dikkat çekmek için çıkarılan basit bir ses olarak değil, basbayağı cümlelerden oluşan bir konuşma yöntemi olarak kullananların köyü. Sonra benzer haberler başka köylerden de yapıldı. O dağlarda ıslıkla iletişimin 500 senedir var olduğundan falan bahsedildi (!). Giresun’un Kuşköy köyü, köylerinin adıyla bile tescilleyerek, bayrağı göğüsledi: Islıklı iletişim 2017 yılında UNESCO tarafından kültürel miras listesine alındı.  

Bu yöntemi hiç duymamış olanlara ıslık çalarak örnekleyen köylülerle yakın zamanda yapılan video çekimlerinde, ellerindeki cep telefonunu göstererek eskiden bu yokken diye anlatmaları bana çok ironik geldi. Bu haberleşme yöntemini, bugün okuduğum çok alakasız görünen bir haber nedeniyle hatırladım ama ona gelmeden 10 sene önceki bir anımdan bahsetmek istiyorum: 

Kızımla Sydney şehrinin göbeğindeki bir parkta geziyorduk. Park deyince bizimkiler gibi apartmanların arasına sıkışmış birkaç metrekarelik beton/asfalt zeminli bir alan gelmesin aklınıza. Devasa bir ormandı diyeceğim, o da uygun olmayacak çünkü muhteşem ağaç ve bitkilerle dolu olmasına rağmen doğanın kalbinde vakit geçirmeye olanak sağlayan geniş çayırlar ve zevkli düzenlemeler de içeriyordu. Vee gerçekten de devasaydı.  

Bu parkta mest olmuş gezerken bir palmiye korusuna girdik. Dallanıp budaklanmadan dümdüz yükselen palmiye gövdeleri öyle yüksekti ki başımı geriye atmış, yelpazelenmiş yapraklarını izlerken garip bir görüntüyle şaşkınlaştım. Bütün ağaçlara kara kara torbalar asılmıştı. Bir iki tane değil yüzlerce torba sarkıyordu. Uzak keskinliğim epeyce iyidir ama onca yüksekteki torbaların ayrıntısını ışığın kamaştırıcı etkisi altında görememek yüzünden epeyce dikkat kesildim. Birden bir torbanın bir yanı açılır gibi oldu, sonra diğer yanı açıldı ve karaların içinde minik bir kırmızılık belirdi. Ay o da ne, torba sandığım şey kocaman bir yarasa değil miymiş? Diğer torbalarda da kıpırdanmalar başladı. Akşam olmak üzereydi, demek ki yarasaların uyanma vakti gelmiş. Panik halinde kızımı çekiştirerek koşmaya başladım. Tek hedefim yarasa şemsiyelerinin altından uzaklaşmaktı. Ancak açık bir alana ulaştığımızda aklım başıma geldi. Niye koşmuştum ki? Demek yarasalardan ödüm kopuyordu. İyi de niye? 

Amerika’nın ünlü çizgi roman kahramanı Batman’i duymayan yoktur. Adının “bat” yani yarasa olması, geceleri harekete geçiyor olmasından ve yarasa gibi kara kanatlı görüntüsünden. Çizgi romanlarla da filmlerle de pek ilgim olmadığından Batman’in de yarasadan korktuğunu bilmiyordum. Yarasa adamın yaratıcısı niye yarasadan korkan bir yarasa adam karakteri oluşturmuş ki? Kendisi de korktuğu için olmasın? Demek hem kahraman hem de korkak olmak onun gözünde garip bir şey değil.   

Batman uydurma bir hikâye ama gerçeği de varmış. Gerçeği korkak mı kahraman mı bilmiyorsam da oldukça ilginç biri. İsmi Daniel Kish. National Geographic ve de Smithsonian dergilerinde yazılanlara bakılırsa, kapkaranlıkta bisikletiyle dolaşan hatta basketbol oynayan bir adam bu. Ancak onun yaşadığı derin karanlık gece yüzünden değil, 1 yaşındayken kör olmasından. 1966 doğumlu olan ve ışık dâhil hiçbir şey göremeden büyüyen Daniel, körlüğüne rağmen birçok görenden daha gezgin ve zengin bir hayat sürüyor ve bu başarısını da yankıya borçlu. Çünkü o ses dalgalarının yankılanmasını kullanarak etrafındaki şeylerin mesafesini yani yerini tayin edebiliyor. Üstelik de “o şeyin” malzemesini bile bilebiliyor. Örneğin 5 metre mesafedeki bir arabanın hatta 50 metre ilerideki evin varlığını anlayabildiği gibi evin çitlerinin demir parmaklık mı tahta perde mi olduğunu da anlayabiliyor. Bunu da bir alet sayesinde değil kendi dili sayesinde yapıyor. Saniyede iki ya da üç kez şaklattığı dili sayesinde ağzından çıkan sesin yankısını değerlendirerek bunu yapabiliyor. Kendi geliştirdiği bu yönteme “FlashSonar” adını vermiş ve isteyene de öğretiyor.  

Psikoloji alanında derecesi de olan bu gerçek Batman'in söylediğine göre, körlerin çoğu bunu pasif olarak az buçuk zaten yaparmış. Onun tekniği bu yeteneğin geliştirilip aktif olarak yapılmasına dayanıyor. Kör olmaya gerek yok, her gün birkaç saat düzenli egzersiz yapan herkes bir ay içinde bu yeteneğini geliştirebilir, diyor. Bu beceriyi edinmek kör olmayan birinin ne işine yarar ki diyenlere de özellikle itfaiyecileri örnek gösteriyor. Dumanla kaplı bir alanda göz gözü görmediğinde dilin çıkardığı ses sayesinde kulaklar görme işlevini üstlenebilir diyor…    

Ben kör değilim, hatta yakın görmeyi saymazsak epeyce de iyi görürüm. Kulağım ise pek keskin değildir. Ancak benzer bir yöntemi (epeyce kabasını ama) ben de kullandım. Kişisel yeteneğim olduğu için değil, Daniel Kish gibi bir nedenle de değil, sadece doktor olduğum için. Doktor muayenesi deyince, herkesin aklına stetoskop gelir. Bu meşhur alet vücudun sesli organlarını dinlemeye yarar ki bu işlemin adına oskültasyon denir. Ancak sessiz çalışan organlar için steteskop/oskültasyon işe yaramaz. Doktorların sessiz organları dinlediği yöntemin adı perküsyondur. Evet, bire bir davul çalma yöntemini kullanır hekimler. Karındakiler başta olmak üzere muayene edecekleri organın üzerine parmaklarını dayar diğer ellerinin parmakları ile kendi parmaklarının üstüne vururlar. Böylece yarattıkları ses dalgası altta yatan organa çarparak geri yankılanır. Bu sesi dinleyerek de o organ hakkında bazı kararlar verirler. Tıpkı ağaçkakanların ağaç gövdelerini gagalayıp çıkan sesten içerde kovuk yani kurtçuk olup olmadığını anlamaları gibi.  Ağaçkakanınki doğal bir yetenekse de insanlar da kendi yarattıkları sesin yankısını dinleyerek görmediğini anlama becerisi geliştirebilir ve bu yöntemi kullana kullana epeyce de ustalaşabilirler. Ancak ne kadar geliştirilse de hayvanlarınkine kıyasla epeyce güdük kalır.  

Hayvanların pek çok yetenekleri ile yarışıyorsak da çoğunlukla yaya kaldığımız ortada. Koşma hatta yürüme yeteneğinin kısıtlılığı yüzünden arabayı, uçamayışı yüzünden uçağı icat eden insan, göremediklerini anlamada yankı dinlemenin yararını anlayınca da ultrason denilen aleti icat etmiştir. Bu yöntemi kullanan işleme “USG: Ultra Ses Dalgası ile Görüntüleme” denir. USG aleti çok beceriklidir çünkü insan kulağının kısıtlı ses frekansının dışında kalan dalga boyunda ses dalgaları gönderebildiği gibi yankıları kaydetme yeteneği de insan kulağı ve beyninin sınırını aşmaktadır. Ultrasonografi tekniği, insanın yarasa gibi doğuştan bu yeteneği olan hayvanları kabaca taklit etmesidir. Bu okyanustan “ultra ses” gönderip, dünyanın ta öteki ucundaki okyanustaki soydaşının verdiği cevabı dinleyen balinanın, bunca uzağa sadece seslenmediği, basbayağı cümleler kurarak konuştuğu anlaşılmıştır. Bu yetenekle kıyaslanınca insanın geliştirdiği taklit USG aletleri oyuncak sayılır.  

Hiçbir alet kullanmadan, sadece dilini şaklatıp çıkardığı sesin yankısını dinleyerek önünü görebilen, bu sayede bisiklet bile kullanıp top bile oynayabilen bu kör adamın hikâyesi şaşırtıcı olduğu kadar da ibretliktir. “Yerim dar, yenim dar” bahanecilerine verilen en güzel cevaptır. Ancak benim gibi kulağı kör olanlara ne yazık ki bu yöntem çare değildir. Neyse ki benim de gözlerim sağır değil… 

Her şakanın altında bir gerçek gizlidir denir. Kör-sağır şakamın altındaki gerçek de beynin kıvrımlarında gizlidir: Beynin birçok başka bölümü gibi  navigasyon (yön-yönelti) belirleme merkezi de “görsel” verilerin yanı sıra “işitsel” verileri de kullanır. Navigasyon merkezinin böyle zengin veri girişi olması sayesinde, kısmen de olsa, görerek duymak ve işiterek görmek mümkün olabilmektedir. Vee, beynin sağladığı bütün beceriler gibi navigasyon becerisi de eğitimle geliştirilebilir. Yeter ki eğitimin yolu yöntemi bilinsin. Çağdaşımız Daniel Kish, bu konudaki yöntemi bilen ve öğreten ilk adam olma onuruna sahiptir.  

Unutmadan ekleyeyim. Yarasa korkusu da bir çeşit fobidir. İnsanlığın antik çağlarından kalma gereksiz ve anlamsız korkulardan biridir ve tedavi edilebilir. Yarasalar hakkında anlatılanların çoğu da şehir efsanesidir. Zaten hayvanları korkunç gösteren hikâyelerin çokluğu, insanlığın korkunçluğunu bilmezden gelmekle koşuttur.   

İnsan hem çok korkunç hem de çok harika bir yaratıktır. Üstelik hangisi olacağına karar verme şansına sahip tek canlıdır. Uzaktakine sesini duyuramayınca kuş gibi ötmeyi deneyenlere, gözüyle göremeyince duyarak görmeyi seçenlere, hele hele öğrendiklerini öğretmeyi görev bilenlere en içten hürmetlerimi sunarım. Sydney, Berlin, Londra, New York gibi devasa şehirlerin göbeğindeki devasa parkları görünce bizde yapılan doğa kıyımın elemiyle, rant uğruna yaşam alanlarını betona boğarken bir gıdımlık nefes alanı bırakmayanların hak ettiklerine (!) erişmelerini dilerim.  

Bilimi ve teknolojiyi geliştirip insanlığın yararına sunan “gerçek” insanlara saygılarımla… 

Yarasa adamın TED konuşması: https://www.ted.com/talks/daniel_kish_how_i_use_sonar_to_navigate_the_world