Kıbrıs Türk demokrasisi iyice garipleşti!

Kıbrıs Türk demokrasisi iyice garipleşti!

17 Ocak 2021 Pazar  |   Köşe Yazıları

Hasan Erçakıca

Kıbrıslı Türkler, “kendi kendini yönetmeye” çok düşkündür. Gerektiğinde Kıbrıslı Rumlara, bazense Türkiye’ye karşı “siyasal duruş” ifadesi olarak yaygın bir şekilde kendi kendini yönetmekten söz edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar, demokrasiyi garipleştirdi ve sorgulanır hale getirdi. 

Mart 2020’den bu yana yaşanan Covid-19 salgını, salgına karşı alınan önlemlerin adaletsizliği ve bu sürede yaşanan siyasal alt-üstlükler bu sorgulamayı haklı çıkarıyor: Kıbrıslı Türkler, kendileri bir yönetime sahip olmayı hak ediyorlar mı?

İlk tartışma, Covid-19 salgının gündeme gelmesi ile yaşandı. Zamanın Cumhurbaşkanı Akıncı, Bakanlar Kurulu’na “olağanüstü durum” ilan edilmesini önerdi. Bakanlar Kurulu, kontrol Cumhurbaşkanı’na geçecek gerekçesi ile bu öneriyi kabul etmedi. Bakanlar Kurulu, her akşam toplanarak salgını kendine göre yönetmeye çalıştı. Ana muhalefet partisi lideri Tufan Erhürman’ın “işbirliği” ve “kriz yönetimi” çağrıları da karşılıksız kaldı. Bir ara, bir “bilim kurulu” oluşturuldu ama dağıldı. Bir de koordinatör atandığını hatırlıyorum ama bir süre sonra o da ortadan kayboldu. Garip şeyler yaşadık! 

Uzun bir süreden beridir Sağlık Bakanlığı bünyesindeki müdürlerden oluşan Bulaşıcı Hastalıklar Üst Komitesi ile Bakanlar Kurulu’nun çatışmalarına tanık oluyoruz. Daha cumartesi günü (16 Ocak), Bakanlar Kurulu gece sokağa çıkma yasağı kararı alırken, birkaç saat sonra toplanan Bulaşıcı Hastalıklar Üst Komitesi, bütün ülkede “kapanma” ilan etti. Ne garip değil mi? 

Salgının içine denk düşen Nisan 2020’de yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri, KKTC Meclis kararı ile ekim ayına ertelenmişti. Bu ertelenmenin Anayasa’ya uygunluğu tartışılırken seçim Türkiye Hükümeti’nin etkin müdahalesine sahne oldu. Aday olan Başbakan Ersin Tatar kazandı; Akıncı kaybetti. Tartışması hala devam ediyor tabii... 

Seçim UBP-HP koalisyonun da yıkılmasına neden oldu. Seçim sürecinde yaşananları onaylamayan Halkın Partisi (HP), 6 Ekim 2020 tarihinde koalisyondan çekilme kararı aldı. HP çekilme kararı aldı ama hükümet devam etti. Çok garipti doğrusu! 

Seçimi kazanan Tatar Cumhurbaşkanlığı’na çıkarken Başbakan’ın kim olacağı boşlukta kaldı; vekalet bile verilmedi. Başbakan’ın güçlü yetkileri ile yönetilen KKTC, Ersan Saner’in başbakanlığı devraldığı 9 Aralık 2020 tarihine kadar, iki ay süresince başbakansız kaldı. Sonuçlarından korkuldu; bu süreçte alınan kararların geçerliliği tartışma konusu bile yapılamadı. Bu da garip değil mi? 

Saner başbakan oldu ama fazla bir şey değişmedi. UBP liderliğinde oluşan koalisyon yeni Meclis Başkanı’nı seçtiremedi. KKTC siyasi tarihinde bir ilk yaşandı ve tek aday durumundaki Gazimağusa Milletvekili Resmiye Canaltay’ın adaylığı Meclis çoğunluğu tarafından reddedildi. Adaylarının 50 kişilik meclisin 27 üyesi tarafından reddedilmesi üzerine kürsüye çıkan Başbakan Saner, muhalefete “erken seçim tarihini belirlemesi” çağrısı yaptı ve erken seçime gidileceği mesajı verdi. Ana Muhalefet Partisi CTP, birkaç gün sonra, Nisan 2021’de erken seçim yapılabileceğini açıkladı. Ama Saner pişman olmuş görünüyor; bu çağrıya henüz daha yanıt vermedi. Meclis Başkanlığı seçiminin ne olacağı da boşlukta... Bunlar da bana biraz olsun “garip” değil mi?

Kendin için siyaset

Bu süreçte salgın yönetiminin nasıl sürdürüldüğünü ise kimse sormasın. İsteyen istediği kararı alıp açıklıyor. Alınan kararların uygulanıp uygulanmaması ise sadece şikayet konusu. Gariplik işte! 

Bu süreçteki en önemli sorunlar, Türkiye tarafından inşa edilen Acil Durum Hastanesi’nin devreye konulamaması veya Türkiye ile Avrupa Birliği’nden aşı temin edilmesi olarak ortaya çıktı. Bu iki konuda da konuşan çok ama uygulama yapan yoktur. Tartışmalar devam edip dururken, Türkiye’den 20 bin Çin aşısı geldi; AB’den gelecek 2 bin Biontech aşısının ise hafta içinde Türk tarafına ulaştırılması bekleniyor. Bu da garip; yönetilmiyoruz ama aşılanabiliyoruz. 

Saymaya devam etmeyeyim; çünkü KKTC’deki gariplikler bitmeyecek! 

Açıktır ki, siyasi ve bürokratik mekanizma, KKTC yurttaşları için herhangi bir hizmet üretemiyor. Bu arada ayda 400 milyon TL kadar bir miktar, siyasilerin de dahil olduğu kamu görevlilerinin maaşlarının ödenmesi için harcanıyor. Ve bu harcama, KKTC bütçesinin % 85’ni oluşturuyor; KKTC sadece bunu yapıyor, başka şey yapamıyor! 

"Kendi kendini yönetim” 

Kıbrıs Türk halkının gündeminde her zaman için “kendi kendini yönetmek” olmuştur. İngiltere’nin Ada’yı Yunanistan’a devretmesine karşı çıkarken, Rum Yönetimi’nin baskı ve saldırılarına karşı direnirken veya Türkiye’nin KKTC’nin içişlerine müdahale sayılan girişimleri eleştirilirken “Kıbrıs Türk halkının kendi kendini yönetmeye layık olduğu” dile getiriliyor. Tarihe bakarsak öyle olduğuna hükmedebiliriz. Yunanistan’la birleşmek istemedi; gizli teşkilatlar oluşturdu. Türkiye’den “bizim Kıbrıs diye bir sorunumuz yoktur” sesleri geldi, baskı yaptı “Kıbrıs davasını” yarattı. Bütün bunları kendi öz kapasitesi ile hayata geçirdi. 2020’de ise Covid-19’a yakalandık ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dediğimiz yönetim aygıtının hiçbir işe yaramadığını öğrendik. 1963’teki Rum saldırıları bile Kıbrıs Türk halkını bu kadar hazırlıksız yakalamamıştı.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, şimdiki yönetim aygıtı, 1950’lerdeki örgütler ve 1963’teki Türk Mukavemet Teşkilatı kadar olamadı!

Bugünlerde, “kendi kendini yönetim”; kamu görevlilerinin kendilerini iyi yaşatan kaynakları, KKTC vasıtası ile elde etmeleri demektir. KKTC siyaseti de bu düzeni korumaya çalışmaktadır. Buna “demokrasi” demek ve yaşatmaya çalışmak, gerçekten garip değil mi?